15 Ağustos 2015 Cumartesi

HACI MEHMET OVASI
Arif Atılgan

Hacı Mehmet Ovası güneyinde Hacı Mehmet Köyü tepeliğinden kuzeyindeki denize doğru uzanan, doğusunda Karatepe, batısında Emir Bayırı tepelikleri bulunan alandır. Ovanın ortasından Safran Deresi akar.

                                                Uydudan Hacı Mehmet Ovası

Akarsuların denize döküldükleri bölgeler çoğunlukla düzlük alanlardır. Bu düzlüğe akarsuyun Taşma Alanı denir. Taşma Alanları çok önceleri denizdir. Zamanla akarsuyun getirdiği alüvyonlarla dolarak bataklık haline gelmişlerdir. Boş bırakılması gereken Taşma Alanları, çevredeki yerleşimler için sel afetine karşı sigortadırlar. Hacı Mehmet Ovası da ortasından akan Safran Deresinin getirdiği alüvyonlarla oluşmuş bir bataklıktır. Bu sebepten olsa gerek 1980 li yıllara kadar bu alana Sazlık denirdi. Taşma alanlarının çok bereketli topraklar olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Konunun uzmanlarına göre Yalova’nın jeolojik tarihindeki bilgiler, sadece Ovanın değil Stada kadarki alanın da çok eski yıllarda deniz olduğu şeklindedir.

Sazlık olarak adlandırılan Ova, Hacı Mehmetlilerin mülkiyetindeydi. Ortasından Safran Deresinin de geçtiği alan özellikle sulu tarım için çok elverişlidir. Ancak Yunanistan mübadili olan Hacı Mehmetliler, orada öğrendikleri iş olan, buğday-tütün yetiştirmekle uğraşmaktadırlar. Bu iş ise sırtlarda, tepelerde de yapılabilmektedir. Bu sebepten Ovadaki arazilerini burada sulu tarım yapmayı bilen Safran Köylülere satmayı tercih etmişlerdi.

                                         Hacı Mehmet Köyünden Hacı Mehmet Ovası

Ova 1970 li yıllara kadar mısır, fasulye, domates vs anlamında bahçecilik yapılan bir alandı. Safran Deresinden kolay sulanan bahçelerdeki bitkiler o derece uzun olurdu ki arasında dolaşan insanlar gözükmezdi. ‘İnsan eksen çıkar’ denilen kalitedeki toprakların olduğu alan 1970 li yıllarda Yalova’nın ünlü elmalarının yetiştiği elma bahçeleri ile kaplanmıştı. Meyvecilik yapılmaya başlanan alana, o yıllarda tepelik bir yerden bakıldığında, alabildiğine meyve ağaçları görünür, bu görüntü insanlara ferahlık verirdi.

Alan 1980 lerin sonlarında ama yoğun olarak 1990 larda imara açıldı. Artık, bataklık ve tarım toprağı özelliğini kaybeden Alan, Sazlık adıyla değil Hacı Mehmet Ovası adıyla anılmaktadır. 3 kat, 5 kat derken yer yer kaçaklarıyla daha da yüksek yapılan binaların oluştuğu Ova oldukça çirkin yapılaşmış bir bölge haline gelmişti.

17 Ağustos 1999 tarihinde yaşanan Marmara Depreminde korkulan hatta biraz da beklenen olmuş, bu binaların hepsi yıkılmıştı. Deprem sonrası Hacı Mehmet Ovasından 2.000 in üzerinde cenaze çıkmıştı. Yukarda bahsettiğim Ova topraklarının Hacı Mehmetlilerden Safranlılara satılması sebebiyle Hacı Mehmet Ovasında daha çok Safran Köylülerin can kayıpları olmuştu. İki köy arasında böyle garip, trajik bir kader kayması yaşanmıştı.

Deprem sonrası Ovada yine yapılaşma başladı. Günümüzde 3 kat imar verilen Alan Yalova’da müteahhitlerin en gözde bölgelerindendir. Buradaki TOKİ konutlarının 11 MT kazık temel yapılarak inşa edildiğini öğrendim. Belli ki zemin etüdü öyle gerektirmiş. Ancak bilinir ki bu anlamdaki bataklıklarda sağlam zemin genellikle 30-35 MT lerdedir. Bu derinlikte kazık temel yapılarak inşa edilen 3 katlı binaların kazançlı olmayacağı bellidir. Dolayısıyla Radye Temel usulüyle inşa edilerek güven elde edilmektedir. Yeni Yapı Yönetmeliğine göre inşa edilip Yapı Denetimi ile denetlenen binaların depremde yıkılmayacaklarını ama zemine gömülebileceklerini söyleyebiliriz. Deprem konusunda mühendislikteki amacın, bina ne kadar hırpalanırsa hırpalansın içindeki insanların sağ çıkmalarının sağlanabilmesi olduğu bilindiğine göre, "burada gerekenin yapıldığı düşünülebilinir".

                                       Hafriyatlarda Çıkan Bereketli Tarım Toprakları

Ben depremin dışında Ovada olacak başka sakıncalara da dikkat çekmek istiyorum. Yukarda bahsettiğim Taşma Alanlarının sel afetine karşı sigorta olabilme durumu yapılaşma dolayısıyla ortadan kalkmış olmaktadır. Dolayısıyla fazla yağış olduğunda Ovadaki yerleşim alanı sel afeti tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Diğer yandan Yalova’nın ortasından denize dökülen Safran Deresi temizdir. Kimseyi önceden kabahatli göstermek istemiyorum ama Hacı Mehmet Ovasında ortadan geçen Safran Deresinin çevresine, kaçak atık su bağlama anlamında dikkat etmek gerekir. Böyle bir durumda Safran Deresi İstanbul Kadıköy’deki Kurbağalıdere gibi olabilir.

Yazıyı hazırladığım günlerden 13 Ağustos 2015 tarihinde, Yalova’daki evimizde yaşadığımız bir olayı aktarmak isterim. Sabaha karşı komşumuzun ama artık bizim de sayılan köpekler ağlar gibi uzun uzun ulumuşlar ve havlamışlardı. Uyanarak dışarıda yanlış birileri mi var düşüncesiyle pencereden baktığımızda kimseyi görmemiştik. Akıl erdiremeyip yattığımızda ise önce dipten ‘Güm’ diye sert bir vuruşu, sonrasında da kısa süreyle sallandığımızı hissettik.  17 Ağustos 1999 Marmara Depreminin yıldönümü yaklaşırken Deprem, Yalova’ya ‘Beni Unutma’ diyordu.

Önceleri deniz sonraları sırasıyla bataklık, sazlık, bahçelik, meyvelik, ova ve sonunda yarıdan fazlası imarlı alan olan Hacı Mehmet Ovasının tarım alanı olarak kalmasını isterdim. Hiç değilse yeşil alan olarak değerlendirilseydi diye düşünürüm. O zaman Yalova’nın ortasında müthiş bir oksijen deposu sağlanarak, hem gözü hem de ciğerleri ferahlatan bir alan elde edilmiş olurdu.
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2015



12 Ağustos 2015 Çarşamba

Mimar Mektupları



GERÇEK ÖZGÜRLÜK VE GERÇEK SEVGİ
Arif Atılgan

  Özgürlük,  genellikle insanın aklına estiği gibi davranması ve yaşaması anlamında anlaşılmaktadır. Yani Özgürlük, daima o andaki çıkarının olduğu duruma göre karar vermek, halk tabiri ile rüzgârı arkasına alarak hareket etmek olarak bilinmektedir.
  Hâlbuki Gerçek Özgürlük, insanın kendi koyduğu ilkelerin bulunduğu hedefe doğru yürümesi demektir. Bu hedef koşullara göre değişmez, oynamaz. Dolayısıyla rüzgâr bu tip insanların arkasından değil, aksine çoğunlukla önünden ve yanlarından gelmek durumundadır.
 Gerçek Özgürlük, bireyin özgürlüğü anlamını taşımakta ve günümüz şartlarında çok ta kolay bir davranış şekli olmamaktadır.
  İnsanlar Gerçek Özgür olmadan şan, şöhret, para, makam sahibi olabilirler. Ancak bilinir ki bir insanın Dünyada aldatamayacağı tek kişi yine o insanın kendisidir. Yani insan sahip olduğu “değerlerin” nasıl kendisinin olduğunu en iyi kendisi bilir.
  Gerçek Özgür insanlar kendi yaşam koşullarının, herkese eşit uygulanan ve doğru kuralları olan bir toplumun içersinde daha üst düzeyde olacağı bilinci içerisindedirler. Onlar için olmazsa olmaz olan yaşam kuralı, tüm toplum mutlu ise kendilerinin de mutlu olacağı şeklindedir. Bu yaşam kuralının sağlanması ise sağlam yapılı kamu kurumları ile gerçekleştirilmek durumundadır.
  Dolayısıyla Gerçek Özgür insanlar, kamu ve toplum yararını en iyi savunan insanlardır.
Neo Liberal sistemde insanların birbirleri ile rekabet etmesi, yarışması ve önlerine çıkan fırsatları kaçırmaması kavramları bulunmaktadır ki, bu kavramlar asla Gerçek Özgür insanların kabul edebileceği kavramlar değillerdir
  Toplum, içersinde bulunan Gerçek Özgür insanların fikirlerinin serbestçe tartışılmasından çıkan sonuçlarla kurallarını üretmek durumundadır.
  Gerçek Özgürlük kavramının yanında Gerçek Sevgiyi de ele almakta yarar vardır.
  Genel olarak Sevgi, tüm canlılar arasında duyulan güzel duygular olarak tarif edilir. Ancak daha çok, Sevgi denilince insanların birbirlerine karşı duyduğu iyi duygular anımsanır. Bu duygular, onu düşünmek, onu mutlu etmek, ona saygı duymak, ona karşı özverili ve hoşgörülü olmak gibi herkesin kendince güzel bulduğu birçok davranışlar olarak tarif edilebilmektedir. Hatta daha ileri gidilerek ona karşı sabırla tutkulu kalabilmek te Sevgi olarak ifade edilebilmektedir. Seven birinin sevdiğine daima özlem duyması, ona karşı daima fedakârlıklarda bulunması da bu duygulara eklenebilmektedir. Bütün bunların Sevgiyi anlatan bazı tanımlar olduğuna kimsenin itirazının olamayacağı açıktır.
  Ancak bütün Sevgi tariflerinde her şeyden önce sevdiğine sahip olabilmek amacı bulunmaktadır. Hâlbuki Gerçek Sevgi, gerektiğinde sevdiğin için sevdiğinden vazgeçebilme erdemini gösterebilmektir.
    Sevgi sadece insanlara veya canlılara özel bir duygu değildir. Her şeye karşı oluşabildiği gibi insanlarla kurumlar arasında da bu duygu gerçekleşebilir.
  Gerçekten Seven, Gerçek Özgür insanların çoğalması dileğiyle herkese istedikleri gibi geçecek bir 2012 yılı dilerim.
ARİF ATILGAN OCAK 2012









KADIKÖY’DE GENEL KURUL TARTIŞMASI DEVAM EDİYOR
Arif Atılgan

18 Aralık 2011 günü yapılan Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliği seçimlerine iki liste halinde girilmiş, listelerden İstanbul Şubesi desteğinde olan Saltuk Yüceer ve ekibi kazanmıştı. Diğer liste ise birkaç dönemdir Anadolu 1. Bölge Temsilcilik Başkanlığını sürdüren Arif Atılgan ve ekibine aitti.

Seçim süreci ve seçimlerin yapıldığı sırada meydana gelen gelişmelerle ilgili olarak Arif Atılgan’ın öncülüğündeki “Katılımcı Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar” gurubu şu açıklamayı yapmıştır:



SAYGIDEĞER MESLEKTAŞLARIMIZ

  Anadolu 1. Bölge Temsilciliğimizdeki seçimlerin bizi üzen bir şekilde geçtiğini daha önceki açıklamamızda belirtmiştik. Ancak çeşitli ortamlarda bu konuda açıklama yapmamız gerektiğini söyleyenlerin olduğunu duymaktayız.
                                                                                     
Bu anlamda aşağıdaki satırları yazmak durumunda kaldık:

  Temsilciliğimizde 18 Aralık 2011 Pazar günü yapılan oy kullanma işlemi sonunda Bizim karşımızdaki Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar (ÇDTM) Listesi seçimi kazanmıştır.
Ancak oylama, Bizim lehimize rahat bir şekilde devam etmekte iken saat 13.45 te Mimarlar Odasından bütün üyelere oylamaya davet cep mesajı gitmiştir. Böyle bir Yönetmelik Maddesi veya Yönetim Kurulu Kararı bulunduğunu sanmıyoruz.
  Daha sonra saat 14.00-15.00 arasında nedense sadece karşı listedeki arkadaşlarımıza Tüm Mimarlar Platformu (TMP) adına Bizim Listemizin desteklenmesini öneren bir cep mesajı gittiği anlaşılmıştır. O saatten sonra da adeta olağanüstü hal oluşturulmuş, üyelerden duyduklarımıza göre kendilerine telefon edilerek Odayı TMP lilerin yani “Bizim” alacağımız ifade edilmiştir. Bir anda Temsilciliğimize alışılmışın dışında, eski ve yeni genel başkanlar, MYK nın yarısı, İstanbul Şubesinin ileri gelenleri ve çok sayıda çalışanları, çeşitli kesimlerden etkin kişilerin geldiği görülmüştür. Son 2, hatta 1 saatte oylamanın istikameti değişmiş ve sonuç bizim aleyhimize gerçekleşmiştir.
  Ancak görebildiğimiz kadarıyla Pazar günü oy kullanan TMP li meslektaş sayısı 6-7 yi geçmemektedir ve o arkadaşların da ne tarafa oy verdikleri bilinmemektedir.
  Yani geldiği söylenen bu cep mesajı Bize değil ÇDTM Listesine yaramıştır.
  Biz, ÇDTM Listesinde bulunan meslektaşların çoğunun Oda ile tanışmalarından çok öncesinden beri Mimarlar Odasında gönüllü hizmet veren insanlarız. Mimarlar Odasında en önemli görevlere gelmiş ve fedakârlıkla bu görevleri yerine getirmiş kişileriz. Davranışlarımızda daima açık ve saydam olmaya özen göstermişizdir. Dolayısıyla böyle bir olay karşısında, Arkadaşlarımızdan bu duruma aldırmamalarını ve ilgi göstermemelerini beklerdik. Onlar dâhil herkes bilir ki tersi bir durumda Biz öyle davranırdık.
  İsteyen iki Listeyi yan yana koyup solculuk sağcılık ve gönüllülük profesyonellik açılarından karşılaştırabilir.
  Biz bu olaya karşı ayrı bir provokasyon yaratıp Odayı yıpratmayı tercih etmedik.
  Gerçek Sevgi, gerektiğinde sevdiğinden sevdiğin için vazgeçebilme erdemini gösterebilmektir. Anlaşılmıştır ki Biz Mimarlar Odasını gerçekten herkesten daha çok sevmekteyiz Bu sebepten Mimarlar Odasında yönetici olmak Bizim olmazsa olmazımız olmamıştır.
  Seçilen meslektaşlarımızı daha baştan pirus zaferi kazanmış konuma sokmak istemiyoruz. Bu meslektaşlarımız, seçim bildirilerine yazılan işleri yapmak için çalışacaklardır. Onların enerjilerini eksiltmek istemeyiz.
  Aslında Bizimle yarışanın onlar olmadığını da herkes bilmektedir. Bu sebeple Temsilciliğimizin 12. Genel Kurulu Sürecinin tamamı, Mimarlar Odasının Tarihinde özel yerini almıştır.
  Saygılarımızla.

KATILIMCI ÇAĞDAŞ DEMOKRAT TOPLUMCU MİMARLAR





7 Ağustos 2015 Cuma

Kent Mektupları



HAYDARPAŞA’YI KORUMAK
Arif Atılgan

Haydarpaşa ile ilgili yazılı ve görsel medyada birçok defa gerek yazarak gerekse röportajlarda ve belgesellerde anlatarak konuyu işledim. Ayrıca çeşitli panel, basın açıklaması vs anlamında toplantılarda fikir beyan ettim.         

26.4.2006 Tarihinde 5 Nolu Kültür Ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından Sahanın tamamının Tarihi ve Kentsel SİT ilan edilmesi toplantısında Mimarlar Odasını temsilen Gözlemci Üye idim. Bu arada o günkü Kurul Üyelerine de teşekkür etmek gerektiğini ifade etmekte yarar vardır. Bu gün hala bu projeye karşı bir mücadele ortamı bulunabiliyorsa o karar sebebi iledir. Ayrıca Haydarpaşa Dayanışmasının kurulmasında görev alan 5-10 kişiden biri olduğumu da ifade etmek isterim.

Sanırım Haydarpaşa ile ilgili söz söyleme hakkı olan en önde gelen kişilerden biriyim.

Haydarpaşa’daki Plan her şeyden önce kentin hafızasını yok edecek örneklerden biri olması dolayısıyla asla gerçekleştirilmemelidir. Bu konuda yazılması ve söylenmesi gerekenlerin hepsini zamanında yerine getirdiğim için bu gün bunları tekrarlamayacağım. Ancak bu planı önleyebilmek için daha somut şeylerden bahsetmek istiyorum.


Haydarpaşa da düşünülen projeden ilk etkilenecek insanlar Yeldeğirmeni, Acıbadem, Kadıköy, Moda, Üsküdar bölgesinde yaşayanlardır. Ancak bu insanlarla konuştuğunuzda bu proje sayesinde bölgede oluşacak rant ile gayrimenkullerinin değerleneceğini ifade etmektedirler. Esnaflar ise ticaretin artacağını düşünürler. Aslında düşündükleri yanlış değildir. Ancak emlaklerinin sadece değeri artacaktır. Emlakleri doğurmayacaktır. Buna karşılık buraya üst düzey ekonomik durumda olan insanlar geleceği için çevrede yaşamak oldukça pahalı olacaktır. O zaman eskiler, değeri yükselmiş emlaklerinin içersinde yaşayamayacaklar ve daha ucuz yaşayabilecekleri kentin çeperlerine göç etmek zorunda kalacaklardır. Dolayısıyla bu insanlar eski oturdukları kent merkezindeki semtlerine gelebilmek için hem zaman hem de para harcamak gereği duyacaklardır. Esnaflar ise yeni gelen ekonomik durumu üst düzeyde olan insanlara hizmet edemeyecekler ve işyerlerini yeni tip esnaflara terk etmek zorunda kalacaklardır. Yani burada yaşayan insanlar sonunda zarar göreceklerdir. Sonuçta Haydarpaşa ve çevresinde, diğer bölgelerde olduğu gibi soylulaştırma ile kentsel dönüşüm gerçekleştirilecektir.

Birde trenleri kullanan insanlar bulunmaktadır. Onların ise kendileri ile ilgili ne olacağından bile doğru düzgün haberleri bulunmamaktadır. Hâlbuki onlar da zor durumda kalacaklardır. Hatta bu gün o insanlar, aksayan tarifelerle, kapanan büfelerle, otopark haline giren meydanla, giderek işlevsizleşen Gar ile oluşmuş olan defacto durumdan zarar görmeye başlamışlardır bile.

Bu gerçekleri insanlara anlatabilmek gerekirdi. Orada yaşayan halk bu plana itiraz ederse, dolayısıyla kentliler topyekûn karşı çıkarlarsa siyasetçiler vazgeçebilirlerdi. Zira her kes bilir ki siyaset popülisttir. Siyasetçiler halk kitlelerinin karşı çıktığı bir planı asla uygulamaya geçemezlerdi. Şimdiye kadar çıkarılan çok sayıda af kanunu siyasetin popülistliğinin kanıtı değil midir?

2005 yılında oluşan Haydarpaşa Dayanışması bu konuda çeşitli etkinlikler yapmıştır. Ancak görüldüğü kadarıyla, bugün 80 in üzerinde STK katılımcısı olduğu ifade edilen Haydarpaşa Dayanışması şimdiye kadar gerçekleştirdiği etkinliklerin çoğunluğunda 80 kişinin üzerinde bir katılım sağlayamamıştır. Bu platforma katılım sağlayan STK ların onlarca, yüzlerce, binlerce hatta on binlerce üyesi olanları bulunmaktadır. Bu STK lar üyelerinin %10 unu etkinliklerine katabilseler insanlar alanlara sığmazlardı. Ayrıca Dayanışmanın üyelerinin sayıları çoğalınca halka daha kolay konuyu anlatabilirler, halkla daha kolay iletişim kurabilirlerdi. Halka, karşı görüşte olanlar yani projeyi gerçekleştirmek isteyenler kendi fikirlerini daha ikna edici bir şekilde anlatabilmişlerdir maalesef. Bunu halkla konuştuğunuzda anlayabiliyorsunuz.

Dayanışmanın kurulduğu günden bugüne kadar ne olduğuna baktığımızda çeşitli söylemler, etkinlikler, bunlara bağlı olarak itirazlar, davalar görüyoruz. Çoğunda benim de bulunduğum bu çalışmaların hiçbirinin haksız ve samimiyetsiz olduğu söylenemez. Ama süreç devam etmektedir. Bugün ilk günlerden farklı olarak sadece o günlerde tanınmayan bazı insanların bu etkinlikler dolayısıyla günümüzde tanınan kişiler oldukları tespit edilebilmektedir.

O zaman bu mücadele şeklinde bir yanlışlık var demektir. Bu konuyu yeniden ele almak ve üzerinde samimiyetle tartışarak gerçekten kenti koruyabilecek yapılanma ve sistemleri bulabilmek gerekir.

Belki de STK lar kendi üyeleri ile gerekli iletişimleri sağlayamamakta, onları etraflarında toplayamamaktadırlar. STK lar da kendilerini sorgulamalıdır. Zira hâlihazır durumda görülmektedir ki kent mücadelesinde amaç ve araç yer değiştirmektedir. Etkinlikler ve kişiler kenti korumak için birer araç iken amaç haline girmekte, kenti korumak ise bu etkinlikleri yapabilmek için araç haline girmektedir.

Bir süredir kurumsal kimlik taşımadığım için düşüncelerimi daha rahat ifade edebilme özgürlüğüne kavuştuğumu söylemeliyim. Kurumsal kimlik altında itirazım olan konuları da dışarıda kurumsallığıma uygun olarak ifade etmek durumundaydım. Artık böyle bir kısıtlılığım olmadan düşüncelerimi açıklayabileceğim. Haydarpaşa mücadelesi, başından itibaren bir laboratuar olarak ele alınmalıdır. Kent mücadelesinde nasıl davranılacağı bu süreç incelenerek daha iyi anlaşılabilir. Başından itibaren yanlışlar ve doğrular tek tek gündeme getirilerek bundan sonraki konular için daha doğru yollar tercih edilebilir.

Sonuçta Haydarpaşa’yı bugüne kadar gerektiği gibi koruyabildiğimizi söyleyemeyiz sanırım. Henüz bitmemiş olan Haydarpaşa süreci örnek alınarak dersler çıkarılabilir. Bu dersler, bundan sonrası için bizlere doğru yolları gösterebilir. Dolayısıyla hem Haydarpaşa’nın hem de diğer bölgelerin kent mücadelelerinde, daha sonuç alıcı çalışmalar yapılabilir kanısındayım.
ARİF ATILGAN ŞUBAT 2012

   
Kent Mektupları




KENT MÜCADELESİ
Arif Atılgan

Son yıllarda özellikle İstanbul’da çeşitli planlar, projeler ortaya konmakta veya gerçekleştirilmektedir. Bunların çoğunluğunun kentlinin istediği yatırımlar olmadığı veya kentle ilgili bilimsel yatırımlar olmadığı yapılan itirazlardan belli olmaktadır. Bu anlamda bazılarının bölgede yaşayanlar tarafından desteklendiği bazılarının ise desteklenmediği görülebilmektedir.

Genellikle o bölgede yaşayan insanlar yapılacak projeye, kendilerine maddi zarar getiriyorsa karşı, yarar getiriyorsa taraf olmaktadırlar. Bu durumu insanlarımızın toplumsal düşünme reflekslerinin geliştirilmediği, aksine kişisel düşünme reflekslerinin geliştirildiğine verebiliriz. Yani bizim insanımız genelde kişisel çıkarına göre hareket etmektedir. Ancak toplumun çıkarına olmayan projelerin aslında kişinin de çıkarına olmadığını bilebilmek gerekir. İlk anda kişinin çıkarı varmış gibi görünse de daha sonra konunun daha büyük bir şekilde kişiye ve topluma zarar olarak döneceği bilinmelidir.


Genelde kentsel dönüşüm projeleri bulundukları alana rant kazandıracak şekilde üretilmektedirler. Buralarda yaşayan insanlar da bu ranttan kendilerine pay çıkacağını düşünerek o projelerin yapılmasından yana olabilmektedirler. Hâlbuki o projelerin kendileri için en iyi niyetlerle gerçekleştirildiğini bile düşünsek, bitirildiklerinde oralarda artık o insanların yaşayamayacakları bellidir. Zira buralara gelecek olan yeni üst düzey ekonomik durumdaki insanlar bölgeyi pahalı yaşanacak bir hale getireceklerdir. Dolayısıyla eski sahipler belki pahalı gayrimenkul sahibi olacaklar, ancak gelirleri artmayacağı için buralarda yaşayamayacaklardır. Zaten kentsel dönüşüm projelerinin amacı, kentin binaları ile birlikte halkını da dönüştürmektir.

İşte bu projelere karşı çıkan kentliler kent mücadelesinde öncelikle bu insanlara işin doğrusunu anlatabilmelidirler. Onlara kendilerinin kent dışına gönderilmek istendiklerini ve bir şekilde bu amacın gerçekleşeceğini açıklayabilmelidirler.

Kent mücadelesi yapanlar genellikle çeşitli etkinlikler düzenlemekte ve o şekilde konuya kamuoyunun dikkatini çekmek istemektedirler. Dolayısıyla son yıllarda ortaya kent mücadelesi etkinlikleri şeklinde yeni bir etkinlik cinsi çıkmıştır. Bu etkinlikler konser, sergi, basın açıklaması, yürüyüş, gezi vs şeklinde çeşitlenmektedir. Bunlara bağlı olarak ta sektörü bile oluşabilmektedir. Evet, çok iyi niyetle yapılan bu etkinliklere insanlar büyük emek sarf etmektedirler. Ancak etkinlikler, bir süre sonra etkilerinin azalması sebebi ile olsa gerek, proje sahipleri tarafından demokrasinin gereği olarak yapıldıkları ifade edilerek sempatiyle bile karşılanabilmektedirler. Bu etkinlikler dolayısıyla yapılan ufak tefek değişiklikler ise eleştirilerin göz önüne alındığı şeklinde gösterilebilmektedir. Yani projelere sanki daha bir meşruiyet kazandırılmaktadır. Öte yandan kent mücadelesi etkinlikleri dolayısıyla ünlenen etkinlik ve kişiler olabilmektedir.

Burada iyi niyetli, kentine sahip çıkan insanlar görevlerini yapmanın huzuru içersinde olmaktadırlar. Ancak projeler de gerçekleştirilmektedir.

Bu mücadelede amaç ve araç iyi tespit edilmelidir. Amaç projenin engellenmesidir. Yapılacak olan tüm etkinlikler ise bu amaç için araçtır. O zaman amaç için daha aklıselim düşünmekte yarar vardır. Yanlış bir projeye en etkin nasıl engel olunabilir?

Bence öncelikle orada yaşayan insanlar ele alınmalıdır. O insanlara proje çok iyi bir şekilde anlatılabilmeli ve ileriki zamanlarda kendilerinin uğrayacağı zararlar açıklanmalıdır. Bu insanlar ikna edildikten sonra, kentin diğer insanlarının uğrayacağı zararlar da onlara ayrıca anlatılmalıdır. Dolayısıyla, ikna olan halk kitleleri hep birlikte karşı duruşlarını sergilerlerse Projeleri yapacak olan siyasetçiler amaçlarından vazgeçebilirler. Siyaset Ülkemizde popilisttir. Halkın istemediği şeyi yapmaya asla cesaret edemez.

Yani gerçekten kent mücadelesinde başarılı olunmak isteniyorsa konu kentliyle birlikte kotarılmalıdır.

Örneğin: Fikirtepe ve Haydarpaşa projelerinde bu projelerden etkilenecek olan Fikirtepe, Kadıköy, Yeldeğirmeni, Üsküdar, Moda, Acıbadem semtlerinde yaşayan insanlar kendilerinin kazançlı çıkacaklarını düşünmektedirler. Siyaset ve şirketler onları bu konuda ikna etmişlerdir. Karşı duranlar o insanları tersine ikna edemezlerse ne kadar etkinlik yaparlarsa yapsınlar o projeler hayata geçirileceklerdir.

Yaşanmış örneklere bakılırsa yukarıda yazılanların doğruluğu ortaya çıkar sanırım. Ayrıca kent için mücadelenin sınırlarını da iyi tarif edebilmek gerekmektedir.

Kent mücadelesinin nasıl yapılması konusunda benim düşüncelerim bu şekildedir. Kesinlikle daha başka ve etkili, benimde saygı duyacağım fikirler de vardır. Bunların hepsinin tartışılması ve o şekilde sağlıklı sonuç alan kent mücadelelerinin bulunması şarttır. Bu şekilde daha bilinçli, daha etkili mücadele modelleri bulunabilecektir. Şurası bellidir ki şimdiye kadar yapılanlar sonuç alıcı olamamışlardır.

Aksi takdirde Kentimizde her gün kent mücadelesi etkinlikleri yapılacak, ama sonuçta hem karşı çıkılan projeler gerçekleşecek hem de o mücadeleler sırasında yapılan etkinliklerden bazıları ve rol alan kişileri ünlenecektir.

ARİF ATILGAN ŞUBAT 2012

2 Ağustos 2015 Pazar

Kent Mektupları



TAKSİM
Arif Atılgan

Taksim Meydanının bugünkü halinin geçmişine bakılırsa, ilk olarak burada1600 lü yıllarda mezarlıkların yer aldığı bir alan bulunduğu görülecektir. Bu mezarlıklar, Beyoğlu ve Galata’ya su dağıtımı için maksem yapılmasıyla, giderek yok olmaya başlamışlardır. Bir nevi su deposu olan maksemden, çevre semtlere suyun taksim edilmesi dolayısıyla alana da Taksim adı verilmiştir. Taksim Makseminin inşasına 3. Ahmet (1703-1730) döneminde başlanmış, 1. Mahmut döneminde (1730-1754) bitirilmiştir. 1839 yılında son şeklini alan Maksem 2008 yılında İBB tarafından sanat galerisi haline getirilmiştir.

                                                                  Taksim Maksemi

Bölgeye 1780 yılında 3. Selim zamanında Taksim Topçu Kışlası inşa edilmiştir. Şimdiki metro girişinin bulunduğu yerde ahırlarının yer aldığı Kışla, Cumhuriyetin ilanı sonrası önemini yitirmiştir. Bina 1923 yılında Türk Milli Futbol Takımının Romanya ile ilk milli maçını yapmasıyla stadyum olarak kullanılmaya başlanmıştır. Mimarının Krikor Balyan olduğu yazılan, Hint ve Rus mimarisinden izler taşıyan yapı 1940 yılında Vali Lütfü Kırdar tarafından yıkılmış, yerine o zamanki adıyla İnönü bugünkü adıyla Taksim Gezisi oluşturulmuştur. Taksim Gezisi ünlü Prost İmar Planında Maçka ve Dolmabahçe’ye kadar devam eden, kent içersinde yer alan yeşil bir vadi olarak planlanmıştı. Günümüze, Taksim- Maçka arasındaki yeşil kuşaktan sadece yıkılan kışlanın bulunduğu alan kalabilmiştir. Ayrıca parkın meydan tarafına İsmet İnönü’nün atlı heykelinin konulması düşünülmüştü. Ancak 1940 lı yıllarda kaidesi yapılan İnönü’nün atlı heykeli 1950 li yıllarda siyasi nedenlerle kaidesinin üzerine yerleştirilmemişti. Bu kaide 1982 yılında İnönü ailesinin Maçka’daki evinin karşısındaki Taşlık Parkına götürülmüş, depolarda bekletilen atlı heykel de üzerine konulmuştur.

                                                                    Taksim Kışlası

                                                             İsmet İnönü Heykeli
  
İstiklal Caddesi ile Sıraselviler Caddesi arasındaki üçgen şeklindeki alanda Aya Triada Rum Ortodoks Kilisesi bulunmaktadır. 1867 yılında inşasına başlanan, 14 Eylül 1880 tarihinde açılışı yapılan Kilise, Osmanlı zamanında kubbeli kilise yapılması yasağının kalkması sonrası inşa edilen ilk kilisedir. Fatih Sultan Mehmed bir söylentiye göre camilerle kiliseler birbirine karışmasın diye, başka bir söylentiye göre ise kiliseler camilerden daha heybetli olmasın diye böyle bir yasak koymuştu. Ancak bu yasak Tanzimat Döneminde azınlık haklarının öne çıkması dolayısıyla ortadan kaldırılmıştı.

                                                             Aya Triada Kilisesi

Bu arada elektrikli tramvayların çalışmaya başlamasına kadar, 1872-1914 yılları arasında şehir içi ulaşıma büyük katkısı olan atlı tramvayların atlarının dinlendirildiği ve nöbet değiştirdiği ahırı da geçmemek gerekir. Taksim Maksemi ile Fransız Konsolosluğu arasında bir yerde olan bu ahırı Dingo isimli bir Rum işletiyormuş. Ahırdaki yorgun hayvanların karmaşası dolayısıyla olsa gerek, insanlar karmaşa olan yerlerde Dingo’nun ahırı sözcüğünü kullanma alışkanlığını edinmişlerdir.

8 Ağustos 1928 tarihinde açılışı yapılan Taksim Meydanının ortasındaki Cumhuriyet Anıtı ise Cumhuriyet Dönemini aksettiriyordu. İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’nın eseri olan anıt büyük bir havuzun içersinde olacak, iki yanında bulunan çeşmelerden yalaklara akan sular büyük havuza taşacaklardı. Ancak çeşitli sebeplerden çeşmeler ve havuz eksik bırakılmıştır.

                                                              Cumhuriyet Anıtı

1946 yılında meydanın deniz tarafında, Haydarpaşa Garının ilk genel müdürü Alman uyruklu Bay Hügnen’in Köşkünün olduğu söylenen yere, Mimar Rüknettin Güney ve Mimar Feridun Kip tarafından projeleri çizilerek bir Opera Binası inşasına başlanmıştır. Daha sonra ödenek yokluğu ile ara verilen bu binaya 1956 yılında mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun tadilat projesi ile devam edilmiş ve 12 Nisan 1969 yılında bitirilmiştir. Binanın inşasına Opera Binası olarak başlanılmış, ancak bittiğinde açılışı İstanbul Kültür Sarayı olarak yapılmıştır. İstanbul Kültür Sarayı 27 Kasım 1970 tarihinde yanmış, gerekli onarımdan sonra 6 Ekim 1978 tarihinde Atatürk Kültür Merkezi olarak tekrar açılışı yapılmıştır. 2000 li yıllarda içersindeki faaliyetleri durdurulan binayı 2005 yılında yıkmak önerisi gelmiş ancak STK ların etkinlikleri ile bina 2007 yılında 1. gurup kültür varlığı olarak tescil edilmiştir. Bugün restore edilerek tekrar halkın hizmetine sokulacağı açıklanmaktadır.

                                               Opera Binası İnşaatı Ve Hügnen’in Evi

Bu arada 1975 yılında meydanın Kazancı yokuşu tarafında inşası gerçekleştirilen Oteli de unutmamak gerekir.

Taksim Meydanı Yayalaştırma Projesi adıyla askıya çıkarılan planlar dolayısıyla gündeme oturan Taksim Meydanı’nın belgesel geçmişi bu şekildedir. Adı geçen 1/5000 ve 1/1000 ölçekli planlar 14-02-2012 tarihinde İBB Meclisi tarafından oy birliği ile kabul edilmiştir.

Bugün İstanbul’daki tek meydan gibi meydan olan Taksimde, yayalaştırma adı altında trafiği yer altına almak ve 72 yıl önce yıkılmış kışlayı tescil ederek yeniden inşa etmek fikrinin savunulur tarafı bulunmamaktadır. Böyle bir uygulama her şeyden önce yıllarca sürecek inşaat çalışmaları dolayısıyla bu meydanı da ortadan kaldıracaktır. Yer altına arabaların girişi için açılacak tüneller ise meydana yayaların girişini engelleyecek, adeta buraya dar koridorlardan girilmesine sebep olacaklardır. Bu durum, mitingler için alana gelecek insanların adeta kapı haline gelen bu koridorlardan içeriye girerlerken kontrollerini sağlamak için düşünüldüğünü akıllara getirmektedir. Kışlanın içersine konacak fonksiyonları incelediğimizde kültür merkezi adı altında bir AVM olacağı belli olmaktadır. Yaklaşık 30 Bin m2 ye oturan 3 katlı kışla binası herhalde projenin finansını karşılamak için düşünülmektedir.

Kentlere ille de bir şey yapmak gerekmez. Özellikle meydanları, eskidikçe birçok anıyı da üzerlerinde biriktirdikleri için daha değerli olmaktadırlar. Taksimde sadece otobüslerin birikmesi dolayısıyla bir görüntü kirliliği bulunmaktadır.  O sorun da otobüslere ring yaptırılarak çözülebilir. Bir an önce AKM nin de açılmasıyla, Taksim anılarımızdaki gibi yaşamaya devam etmelidir.

Bu planla ilgili düşüncelerimin yanında, Taksim Meydanı ile ilgili anılarımı da ifade etmek isterim.

1950 li yıllarda Taksim Meydanında elinden tuttuğum babamla dolmuş veya otobüs beklerdik. Bu arada babam bana, Sular İdaresinin üzerindeki ışıklı panoda yürüyen yazılarla yazılan günün haberlerini okutarak, bir nevi sınav yapardı. Yine o yıllardan aklımda kalan anı, önünde törenler yapılan Cumhuriyet Anıtı ve meydanın deniz tarafında tahta perdelerin arkasındaki bitmeyen Opera Binası inşaatı idi. Bir de Taksim Gezisinin başındaki İsmet İnönü’nün heykelinin kaidesi. Yaşım büyüdükçe meydanın ortasındaki Otobüs durağında ve Maksemin önündeki saatin altında arkadaşlarla buluşmalar, üniversite yıllarımda bu alanda katıldığım yürüyüşler… Kanlı1 Mayıs1977 İşçi Bayramının ve 3 Haziran 1977 Bülent Ecevit’in mitingleri de meydanla ilgili unutamadığım anılarımın içersindedir.1960 İhtilalinden sonra Meydanın ortasına bir Süngü Heykeli dikilmişti. Başka bir askeri darbe sonrası, 1981 yılında kaldırılan bu heykelden sonra, Taksime Cami konusu yoğun olarak gündeme gelmişti. 2012 yılında ise eski kışlanın yeniden inşası düşünülmektedir.

                                                                 Süngü Heykeli

Liseyi Taksim’deki Atatürk Erkek Lisesinde okumuştum. Sıra arkadaşım Yücel Cavkaytar isimli güler yüzlü bir çocuktu. O, 1962 yılında 14 yaşındayken Avrupa gençler okçuluk şampiyonu olmuştu. Aynı yıl Ülkemizde birçok ünlü sporcuyu geride bırakarak Yılın Sporcusu seçilmişti. O yıl kötü bir hastalığa yakalanmış ve okula gelememeye başlamıştı. Ben üniversiteye giderken hayata veda ettiğini öğrenmiştim. Onunla da Taksimde yaşanmışlıklarımız vardı.

Görüldüğü gibi sadece benim bile bu meydanda birikmiş çok miktarda anılarım bulunmaktadır. Meydanlar kentlerdeki diğer eskimiş varlıklar gibi buraların hafızalarıdırlar. Bilinmelidir ki bu değerleri değiştirmek, yok etmek aslında kentlerin hafızalarını ortadan kaldırmakla eşdeğer uygulamalardır.

Siyasetçiler katılımcı demokrasinin gündeme oturduğu 21. Yüzyılda, özellikle halktan tepki çekeceği belli olan bu tip projelerde, kesinlikle halka danışmadan karar vermemelidirler.
ARİF ATILGAN MART 2012

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Kent Mektupları



TAKSİM MEYDANI
Arif Atılgan

Taksimde ilk olarak, şimdiki metro girişinin bulunduğu yerlere denk gelen, kışla ahırlarının yıkılması ile bir meydan oluşmaya başlamıştı. Daha sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında, kışlanın stadyum olarak kullanılması tercih edilmişti.

1928 yılında alana Cumhuriyet Anıtının konması meydanı anlamlandırmıştı.


1940 yılında kışla yıkılmış yerine İnönü Gezi Parkı oluşturulmuş, parkın başlangıcına ise Cumhuriyetin 2. Adamı İsmet İnönü’nün heykelinin konması planlanmıştı. Ayrıca Gezi Parkı ile Taksim-Maçka arasında bir yeşil kuşak oluşturulmak istenmişti. Bu yeşil kuşaktan günümüze sadece yıkılan kışlanın bulunduğu alan kalabilmiştir.


1946 yılında meydanın deniz tarafında Mimar Rüknettin Güney ve Mimar Ferudun Kip’in projelendirdiği Opera Binası inşaatına başlanmıştı. Opera Binası batılılaşmanın göstergesiydi. 

Ancak Cumhuriyet Anıtı heykeltıraş Pietro Canonica’nın düşündüğü gibi iki yanındaki çeşmelerden akan suların taştığı büyük havuzla birlikte gerçekleştirilmemişti. İnönü Gezisine ise İsmet İnönü’nün heykelinin kaidesi konmuş, kendisi bir türlü konamamıştı. İnönü Gezisi adı ise Taksim Gezisi olarak değiştirilmişti. Heykel, 1982 yılında kaidesi ile birlikte İnönü ailesinin Maçka’daki evinin karşısındaki Taşlık Parkına konmuştu. Opera Binası inşaatı ise bir süre durmuş, daha sonra 1956 yılında mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun tadilatı ile devam etmişti. İnşaat 1969 yılında bitirilmiş, İstanbul Kültür Sarayı adıyla açılmıştı. Ancak bir yıl sonra yanmış, 1978 yılında Atatürk Kültür Merkezi olarak tekrar açılmıştı. 2000 li yıllarda AKM’nin faaliyetine son verilmiş, 2005 yılında yıkılması düşünülmüş, 2007 yılında tescil edilmişti. Bugün restore edilerek faaliyete geçeceği günü beklemektedir.


Eğer, Taksim Gezisi Parkı, Cumhuriyet Anıtı ve Atatürk Kültür Merkezi üçlüsüne tarihsel süreç içersinde bakılırsa, başından beri Taksim Meydanında sanki Cumhuriyet ve Osmanlı çekişmesi yaşanmaktadır.

Diğer yandan, 2012 yılında 72 yıl önce yıkılmış Osmanlı Kışlasının tescil edilerek yeniden inşası gündeme gelmektedir. Hâlbuki bugün orijinali ile ilgisi olmayan bir mimari ile gerçekleştirilmesi düşünülen yeni kışlanın yerine, 72 yıl önce yıkılan eski kışla muhafaza edilmiş olsa idi meydan çok daha anlamlı ve güzel olmaz mıydı? Burada Osmanlının Kışlası, Cumhuriyetin Anıtı, batılılığı temsil eden AKM ile tarihi yansıtan daha anlamlı bir meydan oluşturulurdu sanırım. Ancak bugün bunlar geçmişte kalmıştır. 72 yıl önce bu kışlayı yıkmak ne kadar yanlışsa bugün benzerini inşa etmek te o kadar yanlıştır.

İstanbul’da çocukluğumdaki meydanları düşündüğümde, şimdi bunların çoğunun olmadığını veya olanların da meydan özelliklerini hissettirmediklerini ifade etmeliyim. Bugün meydan özelliğini kaybedenler olarak Şişli, Çağlayan, Karaköy, Tophane, Aksaray, Mecidiyeköy Meydanlarını sayabiliriz. Özelliğini her şeye rağmen kaybetmeyenler ise Taksim, Eminönü, Sultanahmet, Beşiktaş, Bakırköy, Beyazıt ve Eyüp Meydanlarıdır. Ancak itirazsız bir şekilde bellidir ki, bunların içinde Taksim Meydanı tek meydan gibi meydandır.

Son yıllarda, gerçekleştirilmek istenen bir konu önce ortaya atılmakta, daha sonra olumlu olumsuz birçok görüş ile tartışılması sağlanmaktadır. Toplum konuyu tartışırken farkında olmadan onu kabullenmektedir. Dolayısıyla da sonunda bir şekilde ortaya atılan konu gerçekleştirilmektedir. Burada da Taksim Meydanının yeniden düzenlenmesi konusu ortaya atılmış bulunmaktadır. Tartışılırken ortaya atılan görüşlerin neredeyse tamamı Taksim’in yeniden ele alınması gerektiğini ifade etmektedirler. Fikir ileri sürenler, sadece düşünülen düzenlemenin doğru olmadığını söylemektedirler. Yani bugün gelinen noktada Taksim Meydanının yeniden düzenlenmesi adeta kamuoyu tarafından kabul edilmiş olmaktadır.     Hâlbuki Taksim Meydanı, anıları ile kalabildiği takdirde kimliğini muhafaza edebilecektir. Meydanda sadece bekleyen otobüslerin kalabalık olması sebebi ile bir görüntü kirliliği bulunmaktadır. Bu da onlara ring yaptırarak pekâlâ ortadan kaldırılabilir.

Kentin hafızası olan alanlarımızı inşaat yerine döndürerek aslında özelliklerinden uzaklaştırmaktayız. Taksim, uzun yıllar çeşitli düzenlemeler dolayısıyla, en son da metro inşaatı sebebi ile özelliğini kaybetmişti. Adeta bir inşaat alanı görünümündeydi. Metro İnşaatının sona ermesinden sonra tekrar tarihi kimliği ile meydan özelliğine dönmüşken, önce inşaat alanına, sonra da değişik bir kimliğe büründürmenin hiç gereği yoktur.

Kentler geçmişteki anıları ile değerlenirler. Yapılan değişiklikler bu anıları silmekte, dolayısıyla kentleri kimliksiz yapmaktadırlar.
ARİF ATILGAN MART 2012