İskeleler
SALACAK İSKELESİ
Salacak Mahallesi, Üsküdar
ilçesinde Kız Kulesi’nin karşısındadır. Doğusunda Doğancılar, batısında Marmara
Denizi, kuzeyinde Üsküdar Merkez, güneyinde Harem İskelesi bulunur. Yüzölçümü
0.44 km2, nüfusu 12000 kişi, denizden ortalama yüksekliği 22 metredir. Fatih
Sultan Mehmed zamanında oluşan ilk
yerleşim bölgelerindendir.
Salacak kelimesi
sandalların-teknelerin denize indirildiği yani salındığı yer anlamında Kayık Salınan
yer, Salınacak yer ve Sal-acak olarak oluşmuş. Başka tarifler de vardır ama en
gerçekçisi bana göre budur.
Burada çok sayıda tarihi eser
vardır. Konaklar, yalılar, çeşmeler, hamam, türbe, Paşakapısı Cezaevi gibi.
Bazılarından bahsetmek istiyorum.
Kız Kulesi
Adası M.Ö. 341 yılında anıt mezarmış, M.Ö. 411'de kaleye dönüşmüş ve tarih
boyunca gümrük, karantina, depo, fener gibi pek çok farklı amaçla kullanılmış. Günümüzde
anıt-müze olarak yararlanılıyor... Çürüksulu Yalısı (Köşkü) 1790 yılında
Tırnakçızade ailesi tarafından yaptırılmış. Tarih boyunca sahiplerinin adıyla anılmış. Sırasıyla
Çürüksulu Yalısı, Belkıs Hanım Yalısı, Muharrem
Nuri Birgi Yalısı. Mimar Turgut Cansever (1921-2009) tarafından 1968-1971
yıllarında restore edilmiş… Salacak
Camii olarak ta bilinen Fatih Camii’ni Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin
adına yaptırmış... Teşrifatçı Akif Efendi Camii günümüze kalamamış. 1761
yılında yapılmış 1940 yılında evkaf tarafından kadro dışına çıkarılmış. Minaresi
yok edilerek ev haline getirilmiş, 1980’lerdeki sahil düzenleme çalışmalarında
istimlak edilerek üzerinden yol geçirilmiş…
İskele…
1852 yılında Şirket-i Hayriye’nin kurulması ile inşa edilmiş,
1859 yılında ilk vapur yanaşmış,
1954 yılında şiddetli lodos iskeleye zarar vermiş. İskele yeniden inşa edilmiş.
1970’lere kadar vapur çalışır.
1980’lerde sahil dolduruldu. İskele denizden 30m içeride kaldı. Yarıya
kadar toprağa gömüldü. Salacak Sahili Güzelleştirme ve Balıkçılarını
Koruma Derneği’nin işletmesine verildi. 2.Derece Tarihi Eser olan binayı bu
dernek toparladı. Günümüzde Dernek Lokali ve çay bahçesi olarak halka hizmet
etmektedir.
Salacak Plajı.. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1930’lar) İskelenin Üsküdar
tarafındaki boşluğa taşıma kum serilerek oluşturulmuş. Üst tarafında aile
gazinosu bulunuyordu. Sahil doldurulduğunda plaj ortadan kalkmıştı. Gır Gır ve
FIRT mizah dergilerini çıkaran (1970’ler ve 1980’ler) Oğuz Aral ile kardeşi
Tekin Aral Üsküdarlıydı. Ben Akbaba mizah dergisiyle büyüdüm. O dergileri pek
okumazdım. Ancak okudukça bağımlısı olmuştum. Tekin Aral’ın Salacak Plajı ile
ilgili anılarından derlenmiş öyküleri müthiş kere müthişti. Plajın sahibi Talat
Bey ile mahallenin bitirimleri Piç Yavuz, Camgöz Taci, Tilt Mahmut arasındaki
bitmeyen “savaş” öyküleri gerçekten mizahın tavanıydı. Bir arkadaşım bu
dergilerin kadrosundaydı. Arada bir gitmişliğim vardır ofislerine. Orada ve
vapurda Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşlere denk gelmişliğim olmuştur. O komik
yazı-karikatürlerin sahibi olan bu iki kardeş normal yaşamlarında olağanüstü
ciddi insanlardı. İkisini de saygıyla ve rahmetle anıyorum.
Plajın hemen üst tarafında Mimarlar Odasındaki büyüklerimden mimar Behruz
Çinici’nin evi-bürosu bulunuyordu. Behruz Ağbi Ağa Han Mimarlık Ödülü (1995) ve Sinan Mimarlık Ödülü (2004) sahibidir. Daha
yukarılardaki bir apartmanda ise yine meslek büyüğüm mimar Besim Çeçener ve eşi
mimar Engin Çeçener yaşamaktaydı. Besim Ağbi Üsküdar’ın köklü ailelerinden olup
Anıtlar Kurulunda yıllarca hizmet vermiştir. Üsküdar’da sokak sokak dolaşarak
çektiği fotoğrafların keşke kıymeti bilinseydi. Eşi mimar Engin Çeçener’e
sevgiler gönderiyorum. Evlerine de gittiğim bir gün kitaplarını vermişlerdi. Behruz
Çinici (1932-2011), Besim Çeçener (1934-2017) ve yine Üsküdarlı mimar büyüğüm
Engin Omacan’ı (1940-2003) saygıyla anıyorum.
1970’lerin ikinci yarısı… Arabaların az sokakların boş olduğu
yıllar. Aralarda kaybolmayı seviyorum. Birgün Doğancılar’dan deniz tarafına
daldım. Aşağıya kadar indim dolana dolana. Kıyıya geldiğimde Kız Kulesi’nin
karşısında buldum kendimi. Arabadan denize bakıldığında sol tarafta Küçük Ev
diye bir restoran var. Arabadan indim. Oraya gideyim derken arkamda Dörtel
Lokantasını gördüm. Beğendim. Sonra arkadaşlarla da gittik defalarca. Güzel bir
et lokantasıydı. Henüz deniz doldurulmamıştı. Yani gelinen yoldan başka yol
yoktu geri dönüş için.
Kıyıdan yukarılara bakarken bir tabela görmüştük. Huzur
Restoran. Bir sonraki seferde burayı aradık. Bulduk ta. Derli toplu. Lüks
değil. Döküntü de değil. Bir meyhane. Bilinen adı Arabın Yeri. Manzarası
müthiş. İstanbul’un en güzel manzaralı mekanlarından biri diyebilirim. Kalabalık
değil. Her defasında cam kenarında masa bulabiliyorduk örneğin. Kız Kulesi’ne
tepeden bakıyorsunuz. Karşınızda Topkapı Sarayı. Sağda Haliç-Karaköy solda
Haydarpaşa-Kadıköy. Gece her tarafta ışıklar. Hele deniz. İrili ufaklı tekneler
ışıl ışıl. Özellikle Şehir Hatları vapurları. Gelin Gibi deyimini hakeder görüntüdeler.
Her pencerenin ışığı parlıyor. Beyaz gövdeleri suyun üzerinde öyle güzel kayıyor ki. Ne hızlı ne yavaş. Nazlı
nazlı… Garson siparişleri alıyor. Önce zeytinyağlılar ve salata geliyor.
Dokunmuyoruz. Izgaralar gelince sofranın görüntüsü tamam oluyor. Birimiz Saki
olup bardakları dolduruyor. Deli zamanımız. Rakıyı susuz içiyoruz. Başlangıç
için Şerefe deyip bardaklarımızı tokuşturuyoruz. Uğur ve Ben karşımızdakinin
bardağının altına kendi bardağımızın üstünü denk getiriyoruz hep. Anlamı karşımızdakine
saygıdır. ‘Sen benden daha saygınsın’ demektir. Sıra ikimize gelince büyük bir
mücadele oluyor aramızda. Bardaklar karşılıklı diğerinin altına geldikçe masaya
kadar iniliyor. Masada bazen birinden bahsedilir. O zaman kadehin altı masaya
vurulup içilir o yudum. Anlamı o kişiyi anmaktır. Yemeğe gelirsek... Önce
ızgaralar yenir. Zeytinyağlılar uzayan muhabbete bırakılır. Günümüzde tersi
yapılıyor. Uğur, Metin, Enver (Hans) diğerleri. Ülkeyi konuşuyoruz. Dünyayı
konuşuyoruz. Konuşmakla kalmıyor kurtarıyoruz boyuna. İlerleyen yıllarda ülkeyi
de dünyayı da tanıyoruz. Herşey kuralsızmış meğer. Bizim konuştuklarımız
ütopyadan öte değilmiş. Arabın Yeri 1980’lerin sonunda kapanmış. O yıllarda
sahil doldurulup Üsküdar Harem’e bağlanmıştı.
Moda Burnu kalabalıklaşınca sakince kendimi dinleyebileceğim
bir nokta olarak Salacak sahilini bulmuştum. Arabanın içinden çıkmadan kıyıdaki
büfeden çay söyleyip denizi, Topkapı Sarayı’nı seyredip düşüncelere dalıyordum.
2010’larda burası da kalabalıklaştı. Park yeri bile bulamıyorum artık.
Salacak İskelesi çay ocağı olmuş şimdi. İçeri girince çeşitli
fotoğraflar var duvarlarda. Yaşı büyük olan ocakçıya eskileri soruyorum. Küçük
Evi anımsıyor. Arabın Yerini bilmiyor. Daha da tuhafı İskelenin yanındaki Plajı
da bilmiyor. Ben iskeleyi de plajı da kullanmadım. Ama araştırıp yazıyorum. Kız
Kulesine gitmemeye kararlıyım. O küçük binayı hep eski beyaz haliyle anımsamak
istiyorum. Ancak vapurla geçerken görülebildiği kadar görülebilen. Gerisi
hayalimde…
O kadar mutluyum ki… Bu şehirde bu şehri yaşayarak yaşadım çünkü…
ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL
Not: Besim Çeçener’deki gibi bende de gün yüzü görmemiş çok
sayıda fotoğraf var. Çoğunu kendim çektim. Güvenilir bir kurum arıyorum
sergilemek için.
https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/salacak-i%CC%87skelesi%CC%87