25 Ekim 2026 Pazar

 İskeleler

YALOVA İSKELESİ

Yalova’da yaşam tarih öncesine kadar gider. O zamanın en bilinen devletleri Bitinya Krallığı ile Roma İmparatorluğu’dur. M.S. 395’te Roma İmparatorluğu bölünür. Yalova Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalır. Bölge 1326 yılında Osmanlı İmparatorluğu egemenliğine geçmiştir. 1920-1921 arasında kısa bir süre Yunan işgali yaşanmış.

1929 yılında Kocaeli’nin Karamürsel ilçesine bağlı bucak iken ilçe yapılarak İstanbul’a bağlanmıştır. Bu kararda Yalova’yı çok seven Atatürk’ün etkisi büyüktür. Kendisi her yıl yaz mevsimlerini burada geçirip burayı yazlık başkent gibi kullanırmış.

Yalova 1995 yılında il olur. 847km2 ile Türkiye’nin en küçük ilidir. Yüzölçümünün kabaca %10’unda yerleşim vardır. Gerisi dağ, tepe, orman, çayır, tarla vs dir. 127km uzunluğunda deniz kıyısına sahiptir. Yalova’da güneş denizden doğar denize batar. 43 adet köyü, 2000 yıllık Termal Kaplıcaları vardır. Nüfusu 311635’tir.

1878’de Kafkasya ve Dağıstan’dan gelenler olmuş. 1924 yılındaki mübadelede (takas) Selanik mübadilleri gelmiş. Dedem, babaannem, babam, amcalarım mübadildir. 1970’lerde yurt içinden göç almış.

Yalova İskelesi…

1898 Yılında 2. Abdülhamid döneminde İstanbul’dan Yalova’ya seferler başlatılır. Padişah, babaannesi için Termal Kaplıcaları’nı onarımdan geçirtmiştir

1929 Yılında Atatürk Yalova İskelesi’ne inerek Yalova’ya ilk ziyaretini gerçekleştirmiştir.  

1940’lı yıllarda İskele denize uzanan bir durumdadır. Gişelerin de bulunduğu kumsaldaki yolcu salonu ahşaptır.

                                                   1940’larda Yalova İskelesi                                                                                                

1950’li yıllarda arabalı vapur için ekleme yapılır, iskele binası kagir olur. Bu arada iki yandaki kumsalın üzerine beton rıhtım yapılmıştır.

1950’lerdeki İskele.

1960’larda İskele denize uzamış, yolcu salonu biraz daha büyümüştür.

1960’larda Yalova İskelesi

1970’lerde kıyıya yeme-içme tesisleri eklenmiştir.

1970’lerde Yalova İskelesi.

1990’larda bu iskeleye İDO’nun deniz otobüsü seferleri de yapılır.

2004 yılında kıyı doldurulur. İskele ve alanı yenilenir, genişletilir.

Ayrıca yaklaşık 800m doğusuna Feribot İskelesi yapılır.

2013 yılında Deniz Otobüsü İskelesi yeniden inşa edilir.

İlerideki Feribot İskelesi de büyültülerek yenilenir.

2017 Yılında Deniz Otobüsü İskelesi devreden çıkarılır.

Feribot İskelesi tek kalır.

        
2026 Hava Fotoğrafı. Cengiz Koçal Caddesi’nin Önü Doldurulmuş Alan.

2026 yılında yani günümüzde Yalova’da sadece Feribot İskelesi bulunmaktadır. Buradan Pendik ve Yenikapı’ya arabalı vapur seferleri yapılmaktadır.

Yalova’yı 1950’li yıllardan beri bilirim. O zamanlar Galata Köprüsü üzerindeki Köprü İskelesinden kalkan vapurlar Ekspres ve Posta seferleri yaparak Yalova’ya gelirlerdi. Ekspres seferde, sadece Heybeliada ve Büyükadaya uğranır dolayısıyla ulaşım çabuk olurdu. Posta seferinde ise Kadıköy dahil tüm adalara uğranır, bu arada her iskeleye oranın postaları bırakılırdı.   

1950’ler ve 1960’lar… İskeleden indiğinizde otobüs çığırtkanlarının ‘Bursa… Bursa…’  seslerini duyardınız. Her biri sahildeki kendi firmasının otobüsüne yolcu bindirmeye çalışırdı. Küçük bir kasabaydı Yalova. Sahildeki Gazi Paşa ve Yalı (Cengiz Koçal) Caddelerini saymazsak iki cadde vardı. İstanbul Caddesi ile Fatih Caddesi. Ötesi boştu ve oralarda elektrik-su da yoktu. İskele Meydanında Paşaköyden gelen Paşasuyu’nun musluklarının olduğu küçük yapı bulunurdu… Meydandaki seyyar köfte-ekmekçiyle iskeledeki vapura dışarıdan yanaşan sandaldaki balık-ekmekçi lezzetleriyle aklımda yer etmiştir...

  Paşa Suyu Yapısı

İstanbul Caddesi’nde babamın bir arkadaşının kasap dükkanı vardı. Ona uğrayıp sohbeti severdi. Selanik, Drama, Demirciören Köyünden tanış olurlardı. Onlar küçükmüş mübadelede. Arkadaşının babasının Selanik’te Atatürk’le çocukluk arkadaşı olduklarını konuşurlardı. Hayranlıkla dinlerdim onları… Fatih Caddesi tarafı Karamürsel’deki NATO Tesislerinde çalışan Amerikalıların mahallesiydi. Bir ve iki katlı bahçeli evler vardı. O bahçelerde yerlere atılmış bisikletler ilgimi çekerdi. Benim için çok önemli bir oyuncaktı onlar çünkü… O zamanlar Sazlık adıyla bilinen Hacı Mehmet Ovası’nı keşke günümüz yöneticileri görmüş olsaydı. Şimdiki Adnan Menderes Mahallesi. Diyarbakır’ın Hevsel Bahçeleri gibiydi. Anlayın. O cennet gibi alan şimdi binalarla dolu oldu… Gazi Paşa Caddesi’nde PTT ve yerini zorlukla anımsadığım kaymakam evi vardı. Bu cadde Atatürk’ün Araştırma’daki Yürüyen Köşkü ile Termaldeki Atatürk Köşkü arasındadır. Atatürk iki yanına çınar ağaçları diktirerek burayı Hıyaban (iki yanı ağaçlı yol) haline sokmuş. Arada bir Termal minibüslerinin geçtiği sakin bir yoldu. Hemen altı da denizdi. Ben buradan rahmetli Hasan Amcamın kullandığı öküz arabasıyla geçtiğimi anımsıyorum. 7 veya 8 yaşımdaydım. Demiştim ki amcama ‘İleride Yalova kalabalık olursa ağaçları keserler belki.’ İlkokul mezunu bile olmayan amcamın cevabı ülkenin tüm belediye başkanlarına ders niteliğindeydi. ‘Ağaçlar olmazsa bu yolun tadı mı kalır be Arif.’ Ben o gün de bu gün de o yola bayılırım. Yalovalı için hayattır orası. Sevgili Atamıza ‘Teşekkür ederim’ hepimiz için…

Gazi Paşa Caddesi

Mümin Amcam ise hergün koyunların ve ineklerin sütünü güğümlerle ata yükleyip merkezdeki süthaneye götürürdü. Yıllar sonra öğrendim ki hayatım boyunca bayıldığım iki yoğurt markası Yalova’nınmış ve onların üretiminde bizim sütler de varmış. Turnalar ve Tikveşli yoğurtları…  Top Sahası. Yani futbol sahası. Şimdiki stadyumun ve tüm çevresinin bulunduğu alan. Büyük bir çayırdı. Küçük Amcam belediyeden mera olarak kiralardı. Evi tepedeki eski değirmenin üst tarafındaydı. O arazi bizim sülalenindi. Top Sahası, çayırın ortasında etrafı uzun tomruklarla çevrili bir alandı. Amerikalılar burada 60-70cm ebadındaki maket uçaklarını uçururlardı. Bazen bağladıkları ip kopar uçak dağda bayırda bir yere düşerdi. Birgün tepelerdeki böğürtlenlere takılmış bir uçak bulmuştum. Kanadı kırıktı. İnce çıtalarla yapılmış iskeletin üzerine grafon kağıdı kaplanmış. Minik bir motoru ve pervanesi vardı. Uçurmayı beceremedim. İstanbul’a götürdüm. Odamdaki çizim masamın üzerine tavana astım. Dekor olarak…  

Günümüze gelirsek… İki caddesi olan Yalova dağlara kadar büyümüş neredeyse. Üstelik en yukarılardaki köylerde bile elektrik-su-doğalgaz var. Eski İskele yok. Paşasuyu da yok. Babamın arkadaşının kasap dükkanı Fatih Caddesi’ne taşınmıştı. Onlar da kapattı 5-6 yıl önce. Yoğurthaneler kapatılmış. Top Sahası stadyum olmuş. Çevresi de başka yapı ve tesislerle dolmuş. En güzel haber Hıyabanın yayalaştırılmış olması.

Yalova’da eskiye ait hiçbir şey kalmamış. 1957 yılında yapılışını bildiğim Amcamın tek katlı evini görüyorum sadece. Apartmanların arasında aramanız gerek. O da yakında inşaata verilir zaten.   

Evin Soluna Yapılan Eki Görmeyin. Verandadaki Yaşamdan Roman Olur.

Yaşamım boyunca İstanbul-Kadıköy’de tüm yeşilliğin nasıl yok olduğuna şahit oldum. 13 yıl önce Yalova’ya ev yaptığımda bir çok alan tarlaydı. İnce köy yolları vardı. Yok oldular. Olmaya devam ediyorlar. Özetle buranın da yeşilliğinin yok olmasına şahit oluyorum.

Yalova İstanbul’un en uzak iskelesi idi. Günümüzde İstanbul’un değil. Yalova İskelesi Yalova’nın artık.,

ARİF ATILGAN 2026 EKİM 

https://atilganblog.blogspot.com/2026/10/yalova-iskelesi-yalovada-yasam-tarih.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/yalova-i%CC%87skelesi%CC%87

 


11 Ekim 2026 Pazar

 Köşe Yazısı

MALTEPE’DE ÇÖKEN BİNA

1987 yılında inşa edilmiş bir bina geçtiğimiz günlerde çöktü. Gelin bu binanın durumunu inceleyelim. Medyada izledim. Herkes yazdı konuştu. Ama her konuya olduğu gibi buna da perde arkasından bakılıyor. Ben yine toplumun ‘Kral Çıplak’ diyen çocuğu olacağım.

Bina yasal haliyle 3 kat olarak inşa edilmiş. Söylenenlerin bir bölümüne göre iskan alındıktan sonra, bir bölümüne göre iskan alınmadan, üzerine 4 kaçak  kat daha ilave edilmiş. İskan alındıktan sonra olamaz. Zira o durumda projede imzası olanların sorumluluğu olmaz. Sorumluluk belediye yetkilililerinde olur. Projede imzası olanları mahkemeye aldıklarına göre iskan alınmadan 4 kat ilave edilmiş.

Yıkılan Bina

Bunu inceleyelim… Kat alanı kaç m2, kaç daire bilmiyorum. Ortalama yazacağım. Amacım yapılan işin gizliden şıp diye yapılamayacağını göstermektir.

Kaçak olarak dört adet kat inşa ediliyor. Kabaca işlere bakalım… Her kat betonu için kamyonla kereste ve demir gelecek, o katın kalıpları hazırlanacak, demirler kalıbı yapılmış kata çekilecek ve döşenecek, beton dökülecek ki o yıllarda hazır beton da yoktu önce kamyonlarla çakıl ve çimento gelecek sonra sokakta harç karılıp kazanlarla yukarı taşınarak hazırlanmış kalıba dökülecek, 21 gün sonra kalıp sökülecek ve bir üst kata çıkarılıp aynı işlemler orada tekrar yapılacak. Yani her katın sadece betonunun dökülmesi 1 ay, 4 katınki 4 ay sürecek. Çatının yapılması da 1 ay sürse 5 ay sadece kaçak 4 katın betonu ve çatının örtülmesine gidecek. 2 ay da tuğlalarının örüldüğünü farz edelim. Bu iş için de her kamyonda 200 torba çimento olmak üzere birkaç kamyon çimento ve kabaca bir o kadar kum geldiğini farz edelim. Bunlar sokağa dökülecek orada harç yapılıp kazanla yukarı çekilecek. Atıyorum 4-5 kamyon da tuğla gelsin. Onlar da sokağa indirilip yukarı çekilecek. Yani herşey herkesin gözü önünde olacak. 7 ay sonra 4 kaçak katın kaba inşaatı bilmiş olacak. Geçelim ince işlere… Yerlere şap ve duvarlara sıva için kamyonlarla kum, çakıl, kireç ve yeteri kadar su harcanacağını düşünelim. Bunlar da sokağa gelecek, yere dökülecek, yerde karılacak, yukarı çıkarılacaktır. 2 ay da bu işlere koyalım. Etti 9 ay… İnce işlere gelelim. Mermer, seramik, parke, marley, kapı-pencere doğrama, boya-badana, dolap, mufak-banyo takımları gelmesi-montajı ve diğer işler. 2 ay koyalım. 1 ay da ıvır zıvır. Yani tam 12 ay. Özetle en az 1 yıl burada inşaat devam etmiş. Belediye görmemiş. Komşulardan şikayet te olmamış. Halbuki mıntıka mühendisleri neredeyse hergün temel, temel üstü, kaba bitimi, iskan vs gibi kontrollar için bölgelerinde göreve çıkarlar. Burası gözlerine ilişmemiş. Yazdıklarımın eksiği var fazlası yok.  

Medyada açıklanan bilgilere göre durumun gerisini tahmin etmeye çalışalım. Bina bittikten sonra yani 1 yıl sonra 4 kaçak kat tespit edilmiş. Zapıt tutulmuş, encümene gitmiş ve yıkım kararı çıkmış. Sonra… Yıkılamamış. Çünkü belediyelerin yıkım ekibi yoktur. Bütçeleri de yoktur. Bu sebeple İBB’ye yazılır. İş oraya havale edilir. İBB kendisinin de yıkım ekibi olmadığını söyler. Prosedüre göre yıkım işi ihaleyle müteahhitlere verilecektir. Parası kabahatliden alınacaktır. Belli ki bu ihale yapılmamıştır. Bina da bugünlere gelmiştir.

Sonuç… “Herkes görevini yapmıştır. Ama bina yıkılmamış kullanılmaya devam etmiştir.”  Sonuçta 1987’de yapılan bina 2026’da çökmüştür.

Diğer yandan…

Bir bina 39 yıl ayakta durduysa kendi kendine çökmez. Betonarmede yanlışlar eksikler olabilir. Ancak yapı yığma inşaat gibi çalışır. Üstelik 1999 yılındaki depremi bile yaşamıştır. Bence taşıyıcı sistemde (kolon, kiriş, duvar) eksiltme olmuştur. Şişeleri piramit gibi üst üste koyup alttan birini çekerseniz hepsi yıkılır ya… Onun gibi.   

Bu tip binalar çoktur. Her yerde görebilirsiniz. Bunlara Kentsel Dönüşüm de uygulanamıyor. Örneğimize bakalım. Yasal kat sayısı üçtür. Ama yerinde yedi kat vardır. Kaçak dört kattakilere daire nereden verilecektir? Verildiğini farz etsek bile kaçak kattakiler konutu ucuza almışlardır. Ama diğerleriyle eşit sıfır daire isterler. Pekiyi de yasal konutu pahalı alanlar ne yapsın?

O yıllardaki inşaat piyasasına bakalım. Mimar veya mühendis projeye imza atar. Ruhsat işlemleri için gereklidir çünkü. Ama o imzaya göre ömür boyu herşeyden sorumlu olurlar. Gelecekte neler olacağını düşünmezler o sırada. Aslında bilmezler de. Belediye çalışanları ise yukarıda anlattığım gibidir. Bir yıl süreyle kaçak inşaatı görmezler. Sonra da kağıt üzerinde gerekeni yaparlar. Sorumlulukları yoktur. Pekiyi de pratikte öylemidir?

Pekiyi meslek örgütleri… Kamuda çalışanların meslek odasına kayıt zorunluluğu yoktur. Yani onlara odalar herhangi bir şey soramazlar. Buna karşın serbest çalışanların kayıt zorunluluğu vardır. Dolayısıyla onlara meslek örgütü de onur kurulu vasıtasıyla hesap sorar.

SONUÇ…

30-40 yıl önceki inşaatın sorumlusu olarak projede imzası olan 70-80 yaşına gelmiş meslek insanlarını yakalayıvermek yanlıştır. Esas kağıt üzerinde temize çıkan ama pratikte gerekeni yapmamış olan belediye yetkililerine bakılmalıdır. Ama onları 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu korur. Serbest çalışan mimar mühendisin ise koruyanı yoktur.

AYRICA…

Mimar, mühendis hatta müteahhit yaptığı işten ömür boyu sorumlu olmamalıdır. Her projenin başında nöbet mi tutacaklardır. Devlet ihalelerinde Kati Kabul yapıldıktan sonra bu insanların işi biter. Serbest piyasada da öyle olmalıdır.

Üşenmeyin. Alttaki LİNKlere tıklayın ve bu konudaki önerilerimi okuyun. Özetle diyorum ki bitmiş binaların ömür boyu bir yetkili teknik sorumlusu olmalıdır. Sorumlu teknik elemana haber vermeden çivi çakılmamalıdır. Ama bu iş ayrı bir yapılanmayla olmalıdır.   

https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/kose-yazs-deprem-konusu-2000-2010.html

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/deprem-konusu

ARİF ATILGAN 2026 EKİM

 

https://atilganblog.blogspot.com/2026/10/yazs-maltepede-coken-bina-1987-ylnda.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/maltepe-de-%C3%A7%C3%B6ken-bi-na

  

 

 

 

 

 

 

 


2 Ekim 2026 Cuma

 İskeleler

ADALAR İSKELELERİ

Adalar, 4. Jeolojik zaman başlarında jeolojik ve topoğrafik yapı olarak bir çöküntü ile Kocaeli Yarımadasından ayrılmış kara parçalarıdır. Tarihte Cin Adaları, Çamlı Adaları, Marmara Adaları, Keşiş Adaları, Prens Adaları gibi isimlerle anılmışlardır. Bizans’la birlikte Sürgün Adaları olarak kullanılmışlar ve duyulmuşlardır. Adalarda 8. Yüzyıldan itibaren Bizans Manastırları ama daha sonraki dönemlerde malikânelerin yer aldığı gözlemlenebilmektedir. Yani bu kara parçalarında acı ve tatlı günlerin geçtiği belli olmaktadır.

Yer Biliminde Penoplen (Yontukdüz), yüksekliklerin aşınma ile düzlük hale gelmesi anlamında kullanılan bir kelimedir. Dünya oluşumu sırasında Trakya- Kocaeli Penoplenlerinin yüzeyde kalan kara parçaları olarak tarif edilen Adalarımızın en yüksek tepeleri şunlardır: Büyükada-Yücetepe (202MT), Heybeliada-Değirmentepe (136MT), Burgazada- Hristostepe (170MT), Kınalıada-Çınartepe (155MT) dir. Ayrıca diğer Adaların isim konulmamış en yüksek tepeleri Sedefadası’nda 55MT, Yassıada’da 45MT, Sivriada’da 90MT, Tavşanadası’nda ise 40MT yüksekliklerdedir.

9 adet olan bu kara parçaları tarihte Büyükada (Prinkipo), Heybeliada (Halki), Burgazada (Antigon), Kınalıada (Proti), Sedefadası (Androvite), Kaşıkadası (Pita), Sivriada (Oxia), Yassıada (Plati), Tavşanadası (Neandros) adları ile anılmışlardır. Aslında tarihte bunların dışında bugün artık olmayan 10. Ada olarak Batık Ada, Kayıp Ada adlarıyla anılan Vordonisi Adası’ndan da bahsedilmektedir. Bostancı açıklarındaki Çakarın altında olduğu bilinen bu ada için balıkçılar Dilek Kayalıkları, Manastır Kayalıkları gibi isimler takmışlardır.

1846 yılında vapur seferlerinin düzenlenmeye başlamasından itibaren Adalarda yerleşimin hareketlendiği gözlemlenmektedir. Daha önce 3000 kişi yaşarken vapurlardan sonra bu sayının 5000 kişiye çıktığı tespit ediliyor. Adalar 1867 yılında Vilayet Nizamnamesiyle İstanbul’un ilçesi olmuşlar. İstanbul’un en küçük ilçesi olan Adaların nüfusu 2025 yılı ADNSK sayımına göre 17489’dir.

Bir benzetme yaparsak Büyükada ilçe, Heybeliada belde, Burgazada köy, Kınalıada sayfiye yeri konumundadır.

Bütün adaların her yanını yaşadım diyebilirim. Deniz kıyılarını da koruluk alanlarını da tarihi binalarını da yeme-içme yerlerini de…

Büyükada:

Prens Adalarının en büyüğü olduğu için Büyükada denmiş. Birinci Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrası Rum Halkının azaldığı görülmektedir. 1940’lı yıllarda Cumhuriyet’in ileri gelenlerinin köşkler yaptırdığı görülmektedir. 1970- 1980’li yıllarda Rum vatandaşlarımızın sayısında tekrar bir azalma gözlemlenmektedir. Tarihi binalar olarak Hristos, Aya Yorgi Kilise ve Manastırları, Ayios Dimitrios Kilisesi ile 2. Abdülhamit tarafından inşa ettirilmiş olan Hamidiye Camii hemen akla gelenleridir. Sedefadası dâhil 2 mahallesi, 9071 nüfusu, 538HE (5.4KM2) yüzölçümü bulunmaktadır.

İskele…

İlk ulaşm ve nakliye Pazar Kayıklarıyla yapılıyormuş. Bunlar 11m uzunluk 2.80m’ye varan genişlikte teknelerdir. Kürek çekilerek ilerlemektedirler.

1846 yılında Adalara ilk vapur seferleri yapılmış. İskele şimdiki belediye binasının civarındaymış.

1867 yılında Saat Meydanı önü doldurularak iskele buraya taşınmış. Yani eski iskelenin batısına alınmış.

1899’da ahşap Vapur İskelesi yapılmış,

1914-1915 arasında Mimar Mihran Azaryan’ın eseri olan iskele yapılmış. Kurşun kubbeli sekizgen yolcu salonu vardır. Dış cephe kaplamasındaki çiniler Kütahyalı Mehmet Emin Efendi tarafından yapılmış. Binanın üst katı çeşitli amaçlar için kullanılmıştır.

1999-2001 yıllarında restorasyon yapılmıştır.       

  

Büyükada İskelesi

Yücetepedeki Ayia Yorgi Kilisesi’ne 23 Nisan tarihinde çıkılır. Orası için kutsal bir gündür. Tepeden deniz ve Sedefadası’nın seyri doyumsuzdur. Manastır (İsa) Tepesindeki Rum Yetimhanesi ise Avrupa’nın en büyük ahşap yapısıdır. Umarım iyi bir restorasyon yapılır.

Eskiden 1 Mayıs Bahar Bayramında gitarlarımızla Büyük Adaya gider, yer içer eğlenirdik. Babam her defasında ‘Aman bugün ortalıkta gezmeyin. Olaylara karışmayın’ diye tembih ederdi. Aklım ermezdi. Büyüdüğümde o günün aslında İşçi Bayramı olduğunu anlamıştım. 1977 yılındaki Taksim Meydanı olaylarını orada yaşayanlardanım.

Heybeliada:

Uzaktan bakıldığında heybeye benzemesi dolayısıyla Heybeliada denmiş. 1820’li yıllarda 800 nüfusu bulunurken 1846 yılında vapurların çalışmasından sonra bu sayı 2000’lere çıkmış. Burada da Kurtuluş Savaşı ve mübadele sonrasında sakinlik oluştuğu görülmektedir. 1950’li yıllarda yaşamda tekrar canlanma olmaya başlamıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi, Abbas Hilmi Paşa Köşkü, Deniz Lisesi (Deniz Harp Okulu), (1773), Sanatoryum (1924), Ruhban Okulu, Heybeliada Camii (1935) tarihi binalarıdır. Ayrıca bugün artık olmayan, 1828 yılında inşa edilmiş Bahriye Mektebi Camii varmış. 4661 nüfusu, 251HE (2.5KM2) yüzölçümü bulunmaktadır.

İskele…

1846 yılında iskele kurulur,

1933 yılında Akay Şirketi devralır,

1937 yılında Akay Şirketi bırakır, Şehir Hatları alır,

1940’larda ahşap oymaları olan eski iskele yıkılır yeni beton iskele yapılır,

1959 Yılında onarılır,

1984-1986 arası onarımlar yapılır,

1993 yılında o iskele de ihtiyaca yetmez. Yıkılarak betonarme kazıklar üstüne yenisi yapılır,

İskele 63 metre uzunlukta, vapur yanaşan yer 14m,  iskelenin denizden yüksekliği 1,2m, ucundaki derinlik 4,2m dir.

Heybeliada İskelesi (Yeni)

2000’li yıllardı. Heybeliada Deniz Lisesi binasındaki değişikliklerin iznini veren Koruma Kurulunda Mimarlar Odasını temsilen Gözlemci Üye idim. Oy hakkım yoktu ama konuşma hakkım vardı. Bu bina ile ilgili toplantıya alınmamıştım. Çok sayıda subay vardı. Karar onların istediği gibi olmuştu. Bina cephesindeki 7/30=210m2 alanı olan, sanatçı Ferruh Başağa’ya ait 1953-1955 yılları arasında yapılan Preveze  Deniz Zaferi isimli dev mozaik pano ait olduğu binayla birlikte yıkılıp yok oldu. Binanın 1999 depreminde hasar görmesi dolayısıyla yıkılması gerektiği ifade edilmişti. O tablo Heybeliada’nın işaretiydi bana göre. Çocukluğumdan beri her vapur yanaştığında o tabloyu görürdüm. Küçükken posta vapuruyla Yalova’ya giderken hep babama sorardım.

Mozaik Tablo

Burgazada:

Adadaki eski bir kaleden dolayı kale-burç anlamında Pyrgos denmiş. Sonra Türkçe Burgaz olmuş. Kendi içinde bir köy gibi yaşantısı olan Burgazada’da Hristos ve Ayios Yeorios Manastırı, Aya Yani Kilisesi, Avusturya Saint Georges Hastahanesi, Ayios Loanis Ayazması  ile İstanbul’un Fethinin 100. yılı olan 1953 yılında inşa edilmiş olan Burgazada Camii tarihi yapıları olarak bilinmektedir. Ama bu adada yaşamış olan Sait Faik Abasıyanık’ın Evini ayrıca belirtmekte yarar vardır. 1713 nüfusu, 146HE (1.46Km2) yüzölçümü bulunmaktadır.                                                                                                                                                         

İskele…

1846 da diğerleri gibi inşa edilmiş,

Tarihini bulamadığım bir yılda  demir kazıklar üzerinde beton iskele yapılmış,

1993 yılında eski iskele yıkılıp yerine betonarme bina yapılır.

Yeni iskelenin uzunluğu 81m, vapur yanaşma yeri 24m, sudan yüksekliği 1,3m, önündeki su derinliği 4.75m dir.

Burgazadası İskelesi (Yeni)

Burgaz Adasını severim. Köy gibidir. İskeleden çıkıp sol tarafa gittiğinizde denize girecek yer vardır. İlk gidişimdi sanırım. Denize atlamak için iskelemsi bir yer vardı. Gençler kullanıyordu. Ellili yaşlardaydım. İskele boşalınca ben de atlamak için ucuna doğru yürüdüm. Denizdeki gençlerin alçak sesle beni gırgıra aldıklarını hissediyordum. Yana Cek yaparak atladım. Fenerbahçe DDY Kampında bir ben bir de sokak ve ilkokul arkadaşım Raşit Çam yapabilirdi bu atlayışı. Sudan çıktığımda gençlerde ses yoktu.

Kınalıada:

Adadaki toprak rengi demir, bakır madenlerinden dolayı kızıl olduğu için Kınalıada denmiş. Ağaçlık, mesire yeri olarak ilgi çeken bir adadır. Kınalıada’nın en dikkat çekici yapısı sahildeki modern camisidir.1958 yılında Karaköy Meydanı düzenlenmesi esnasında yıkılan, İtalyan Mimar D’arancoya ait Karaköy Camii Kınalıada’ya taşınmak istenir. Ancak taşınma esnasında Cami “kaybolur”. Bunun üzerine Kınalıada Camii Derneği, 1964 yılında Turhan Uyaroğlu ve Başar Acarlı isimli iki mimarın eseri olan şimdiki modern Camiyi inşa eder. Kınalıada’ya elektrik 1946 yılında, su ise 1981 yılında gelmiştir. Ağırlıklı olarak Ermeni vatandaşlarımızın yaşadığı Kınalıada’nın nüfusu 2044, yüzölçümü 136HE (1.36KM2) dir.

İskele…

Yıllarca demir kazık üzerindeki ahşap iskele kullanılmış,

1929 yılında iskele fırtınadan etkilenip harap olmuş. İdareten iskele görevi görmesi için Neveser isimli vapur bağlanmış. Ancak 6 Mart tarihindeki şiddetli fırtınada gemi (yani iskele) çımasını koparıp adadan uzaklaşmış. Gelen gemi yanaşacak iskele bulamayınca yolcularını Burgazada’ya indirmiş. Oradan binbir zorlukla motorlarla Kınalıada’ya taşınmışlar.

1993 yılında eski iskelenin yerine betonarme olarak yenisi yapılmış.

İskelenin uzunluğu 53m, vapur yanaşma yeri 24m, sudan yüksekliği 1.3m, iskele önündeki derinlik 4.8m dir.

Kınalıada İskelesi (Yeni)

1980’li yıllarda eşimle Suadiye Plajından denize giriyorduk. Kıyılar doldurulunca yer aramaya başladık. Şile, Ağva gibi yerlere gidiyorduk ama oraları uzaktı. Bir arkadaşımız Kınalıada’yı önerdi. O hafta sonu gittik. İskelenin sol tarafı doğal plajdı. Çok beğendik. Çarşı da vardı. Öğle yemeği için midye tavacıdan çubuk midyeleri alıp tam karşısındaki fırından aldığım sıcak ekmeğin arasına koyuyordum. Bakkaldan da ayranları alıyorduk. Akşam denizden çıkınca dondurmacıdan dondurmalarımızı alıp vapur saatine kadar ada turu yapıyorduk. İskelenin sağ tarafına doğru gidince camiden sonra yine aynı çakıllık kıyı devam ediyordu. Birkaç yıl sonra o tarafı kullanmaya başladık. Yıllarca denize girdik buradan. Adalılar bizi tanıyor hatta Adalı kabul ediyorlardı.

Birkaç defa kış mevsiminde gitmiştik Kınalıya. Bomboştu. Sadece fırın, bakkal, kahvehane açıktı. Ada kendi olmuştu. Hele akşam karanlık bastığındaki ıssızlık. Çocukluğumdaki Yeldeğirmeni semtini hissetirmişti. Laf aramızda Kınalı’nın bu halini sevmiştim. Bende bir tuhaflık var belki de.

2000 yılında Çanakkale’ye gidiyorduk ama arada burayı da kullanıyorduk. 2014 yılında Yalova’ya ev yaptıktan sonra Kınalıada’ya gidemiyoruz.   

Sedef Adası…

Sedef Adası (Androvita/Terebinthos), adını üzerindeki maki örtüsünün güneşte sedef gibi parlaması olayından almıştır. Diğer Prens Adaları gibi tarih boyunca sürgün yeri olarak kullanılmış olan ada, 33 hektarlık bir alana sahiptir.

Ada 1850 yılında, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın mülkiyetine geçmiş, 1957 yılında Fethi Ahmet Paşa’nın sülalesinden Şahsuvar Menemencioğlu ve kız kardeşi Rey’an Şahsuvaroğlu tarafından burada 110 evlik bir yerleşim gerçekleştirilmiş. Orada evi olan bir arkadaşım kooperatif olduklarını söylemişti bana. 1970’li yıllara kadar özel mülkiyet olduğu için ulaşımı kendi imkanlarıyla yapıyorlardı. Bu yıllarda adanın 200-300 metrelik bir bölümünü plaj olarak halka açmışlar,  bu şekilde vapur çalışmasını sağlamışlardı.

Sedefadası İskelesi

Sedefadası’nı 1970’lerde bekarken kullanıyordum. İskelenin karşısındaki merdivenleri çıkarak ulaşılan bir bakkal vardı. Adanın tek bakkalıydı. Vapur boşaldığında önünde uzun kuyruk olurdu. Oradan alışveriş yapıp sağ tarafa yaklaşık 100m civarı yürüyerek plajın kapısına gelinirdi. Giriş ücretliydi. Bu yol ve plaj adalı olmayanlara açık olan kısımdı. Diğer taraflara geçmek yasaktı. Yani Adalılar yabancılara bu kısa mesafeyi açarak hem kendilerine vapur sağlamışlar hem de bakkal ve plajdan kooperatiflerine gelir sağlamışlardı. Deniz çok güzeldi.

Mesleğim dolayısıyla keşif yapmadan duramıyordum. Yasak kısımlara geçip evleri incelemiştim. Oldukça eskiydi hepsi. Adalıların anlattığı bir öyküyü paylaşayım bu arada. Martıların sesinden ve kakalarından rahatsızmışlar. Tüfekle onları korkutup adadan uzaklaştırmışlar. Bu sefer her yanı yılanlar sarmış. Onları uzaklaştırdıklarında ise ortalığı fareler istila etmiş. Martılar yılanlarla, yılanlar farelerle besleniyornuş meğer. Anlamışllar ki doğanın kendi dengesi var ve o dengeye müdahele edilmemeli. Hepsini kendi haline bırakmışlar tekrar.

Yassıada…

Cumhuriyet tarihinin ilk darbesi olan 27 Mayıs 1960 (eski tanımla) ihtilali sonrası hükümet yetkilileri burada yargılanmıştı. İlk o zaman duymuştum bu adayı. İlkokul 5.sınıftaydım. Akşamları radyoda (TV yoktu o zamanlar) mahkeme yayınlanırdı. Başvuran vatandaşlar Dolmabahçe’den kalkan vapurla adaya götürülüyor, mahkeme izettiriliyordu. Annem ve babam gitmişti. Halktan devlete yardım istenmişti. Herkes takısını götürüp vermişti. Annem ve babam da nikah yüzüklerini vermişti devletimize yardım olsun diye. Onlara nikel yüzük vermişlerdi. Keşke saklayabilmiş olsaydık. O adaya gitmedim. Merak ta etmedim. Yargılamalar sonrası üç kişi idam edildi. Yıllar sonra da 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası benim de içinde olduğum 68 Kuşağından üç genç idam edildi. Rövanş olarak… Darbelerin başlangıcını aklıma getirir bu ada bana. Sevmem.

Sivri Ada…

Sivri Ada diğer adıyla Hayırsız Ada… 1910 yılında İstanbul’daki sokak köpekleri toplanıp bırakılmış bu adaya. Vahşet… O tarihten sonra Hayırsız Ada olmuş adı. 1980’lerde İstanbul’un kıyıları doldurulunca dolgu alanının önüne konan kayalar Sivri Ada’dan getirilmişti. Yani adanın sivriliği de kalmadı o tarihten sonra. Diğer adaların balıkçıları bu adayı kullanırlarmış. Muhitim Yeldeğirmeninden büyüğüm eski FB’li milli futbolcu Nedim Günar ağbiden dinlemiştim. Onun Kurbağalıdere’de teknesi vardı. Sabah erken saatte balığa çıkardı. İşte o zamanlar Hayırsız Adada mola verirmiş. Ateş yakıp  birşeyler yermiş. Doğrusu bu adaya çıkmayı çok isterdim. Nedim Ağbi davet te etmişti de sabah çok erken kalkıp gitmek zor gelmişti bana.

Kaşık Adası…

Bayıldığım bir adadır. Çocukluğumda vapur Burgazada’ya yanaşınca seyretmeye doyamazdım. Hele vapur kalktığında Kaşıkadası’na daha da yakın olurdu. Şu adada yaşasaydımın hayallerini kurardım. 2016 yılında oğlum bir tekne almıştı arkadaşlarıyla. Bir gün bindik ve adaların görmediğimiz kıyılarını gezdik. Kaşıkadası’nın arka tarafını gördüğümde çok beğenmiştim. O ada orada bir süstür bana göre.

Tavşanadası…

Büyükada’nın arkalarındadır. Deniz Otobüsü geçerdi yakınından. Gözlerden ırak…

Vordonisi Adası…

Batık veya Kayıp Ada da denir. Bostancı açıklarındaki çakarın altındadır. 1970’lerde birkaç arkadaşla ortak kayığımız vardı. Balığa çıktığımızda bu adanın üzerine gelir, sığ olan kayanın üzerine çıkar midye toplardık. Öyküsünde sır olan şeyleri severim. Bu adayı yazmıştım Bloglarımda.

Özetle… İskelesi olanları yazarken olmayanları da yazdım.

ARİF ATILGAN 2026 EKİM

SEDEFADASI

http://atilganblog.blogspot.com/2014/04/sedef-adasi.html

VORDONİSİ ADASI

http://atilganblog.blogspot.com/2014/07/adalarve-vordonisi-adasi-arifatlgan.html

 

https://atilganblog.blogspot.com/2026/10/adalar-iskeleleri-adalar-4.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/adalar-i%CC%87skeleleri%CC%87








21 Eylül 2026 Pazartesi

 İskeleler

SALACAK İSKELESİ

Salacak Mahallesi, Üsküdar ilçesinde Kız Kulesi’nin karşısındadır. Doğusunda Doğancılar, batısında Marmara Denizi, kuzeyinde Üsküdar Merkez, güneyinde Harem İskelesi bulunur. Yüzölçümü 0.44 km2, nüfusu 12000 kişi, denizden ortalama yüksekliği 22 metredir. Fatih Sultan Mehmed zamanında oluşan  ilk yerleşim bölgelerindendir. Coğrafi anlamda Salacak falez bölgesidir. Yani denize dik kayalıktır.  

Salacak kelimesi sandalların-teknelerin denize indirildiği yani salındığı yer anlamında Kayık Salınan yer, Salınacak yer ve Sal-acak olarak oluşmuş. Başka tarifler de vardır ama en gerçekçisi bana göre budur.  

Salacak İskelesi.

Burada çok sayıda tarihi eser vardır. Konaklar, yalılar, çeşmeler, hamam, türbe, Paşakapısı Cezaevi gibi. Bazılarından bahsetmek istiyorum.

Kız Kulesi Adası M.Ö. 341 yılında anıt mezarmış, M.Ö. 411'de kaleye dönüşmüş ve tarih boyunca gümrük, karantina, depo, fener gibi pek çok farklı amaçla kullanılmış. Günümüzde anıt-müze olarak yararlanılıyor... Çürüksulu Yalısı (Köşkü) 1790 yılında Tırnakçızade ailesi tarafından yaptırılmış.  Tarih boyunca sahiplerinin adıyla anılmış. Sırasıyla Çürüksulu Yalısı, Belkıs Hanım Yalısı, Muharrem Nuri Birgi Yalısı. Mimar Turgut Cansever (1921-2009) tarafından 1968-1971 yıllarında restore edilmiş…  Salacak Camii olarak ta bilinen Fatih Camii’ni Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin adına yaptırmış... Teşrifatçı Akif Efendi Camii günümüze kalamamış. 1761 yılında yapılmış 1940 yılında evkaf tarafından kadro dışına çıkarılmış. Minaresi yok edilerek ev haline getirilmiş, 1980’lerdeki sahil düzenleme çalışmalarında istimlak edilerek üzerinden yol geçirilmiş…

Çürüksulu Yalısı. (Yukarıda).

İskele…

1852 yılında Şirket-i Hayriye’nin kurulması ile inşa edilmiş,

1859 yılında ilk vapur yanaşmış,

1954 yılında şiddetli lodos iskeleye zarar vermiş. İskele  yeniden inşa edilmiş.

1970’lere kadar vapur çalışır.

1980’lerde sahil dolduruldu. Falez görüntüsü artık kendini hissettirmiyor. İskele denizden 30m içeride kaldı. Yarıya kadar toprağa gömüldü. Salacak Sahili Güzelleştirme ve Balıkçılarını Koruma Derneği’nin işletmesine verildi. 2.Derece Tarihi Eser olan binayı bu dernek toparladı. Günümüzde Dernek Lokali ve çay bahçesi olarak halka hizmet etmektedir.

Salacak İskelesi. Eski ve Yeni Hali.

Salacak Plajı.. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1930’lar) İskelenin Üsküdar tarafındaki boşluğa taşıma kum serilerek oluşturulmuş. Üst tarafında aile gazinosu bulunuyordu. Sahil doldurulduğunda plaj ortadan kalkmıştı. Gır Gır ve FIRT mizah dergilerini çıkaran (1970’ler ve 1980’ler) Oğuz Aral ile kardeşi Tekin Aral Üsküdarlıydı. Ben Akbaba mizah dergisiyle büyüdüm. O dergileri pek okumazdım. Ancak okudukça bağımlısı olmuştum. Tekin Aral’ın Salacak Plajı ile ilgili anılarından derlenmiş öyküleri müthiş kere müthişti. Plajın sahibi Talat Bey ile mahallenin bitirimleri Piç Yavuz, Camgöz Taci, Tilt Mahmut arasındaki bitmeyen “savaş” öyküleri gerçekten mizahın tavanıydı. Bir arkadaşım bu dergilerin kadrosundaydı. Arada bir gitmişliğim vardır ofislerine. Orada ve vapurda Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşlere denk gelmişliğim olmuştur. O komik yazı-karikatürlerin sahibi olan bu iki kardeş normal yaşamlarında olağanüstü ciddi insanlardı. İkisini de saygıyla ve rahmetle anıyorum.

Salacak Plajı

Plajın hemen üst tarafında Mimarlar Odasındaki büyüklerimden mimar Behruz Çinici’nin evi-bürosu bulunuyordu. Behruz Ağbi Ağa Han Mimarlık Ödülü (1995) ve Sinan Mimarlık Ödülü (2004) sahibidir. Daha yukarılardaki bir apartmanda ise yine meslek büyüğüm mimar Besim Çeçener ve eşi mimar Engin Çeçener yaşamaktaydı. Besim Ağbi Üsküdar’ın köklü ailelerinden olup Anıtlar Kurulunda yıllarca hizmet vermiştir. Üsküdar’da sokak sokak dolaşarak çektiği fotoğrafların keşke kıymeti bilinseydi. Eşi mimar Engin Çeçener’e sevgiler gönderiyorum. Evlerine de gittiğim bir gün kitaplarını vermişlerdi. Behruz Çinici (1932-2011), Besim Çeçener (1934-2017) ve yine Üsküdarlı mimar büyüğüm Engin Omacan’ı (1940-2003) saygıyla anıyorum.

1970’lerin ikinci yarısı… Arabaların az sokakların boş olduğu yıllar. Aralarda kaybolmayı seviyorum. Birgün Doğancılar’dan deniz tarafına daldım. Aşağıya kadar indim dolana dolana. Kıyıya geldiğimde Kız Kulesi’nin karşısında buldum kendimi. Arabadan denize bakıldığında sol tarafta Küçük Ev diye bir restoran var. Arabadan indim. Oraya gideyim derken arkamda Dörtel Lokantasını gördüm. Beğendim. Sonra arkadaşlarla da gittik defalarca. Güzel bir et lokantasıydı. Henüz deniz doldurulmamıştı. Yani gelinen yoldan başka yol yoktu geri dönüş için.

Karşıda Küçük Ev. Solda Arabaların Solunda Dörtel (Görünmüyor).

Kıyıdan yukarılara bakarken bir tabela görmüştük. Huzur Restoran. Bir sonraki seferde burayı aradık. Bulduk ta. Derli toplu. Lüks değil. Döküntü de değil. Bir meyhane. Bilinen adı Arabın Yeri. Manzarası müthiş. İstanbul’un en güzel manzaralı mekanlarından biri diyebilirim. Kalabalık değil. Her defasında cam kenarında masa bulabiliyorduk örneğin. Kız Kulesi’ne tepeden bakıyorsunuz. Karşınızda Topkapı Sarayı. Sağda Haliç-Karaköy solda Haydarpaşa-Kadıköy. Gece her tarafta ışıklar. Hele deniz. İrili ufaklı tekneler ışıl ışıl. Özellikle Şehir Hatları vapurları. Gelin Gibi deyimini hakeder görüntüdeler. Her pencerenin ışığı parlıyor. Beyaz gövdeleri suyun üzerinde öyle  güzel kayıyor ki. Ne hızlı ne yavaş. Nazlı nazlı… Garson siparişleri alıyor. Önce zeytinyağlılar ve salata geliyor. Dokunmuyoruz. Izgaralar gelince sofranın görüntüsü tamam oluyor. Birimiz Saki olup bardakları dolduruyor. Deli zamanımız. Rakıyı susuz içiyoruz. Başlangıç için Şerefe deyip bardaklarımızı tokuşturuyoruz. Uğur ve Ben karşımızdakinin bardağının altına kendi bardağımızın üstünü denk getiriyoruz hep. Anlamı karşımızdakine saygıdır. ‘Sen benden daha saygınsın’ demektir. Sıra ikimize gelince büyük bir mücadele oluyor aramızda. Bardaklar karşılıklı diğerinin altına geldikçe masaya kadar iniliyor. Masada bazen birinden bahsedilir. O zaman kadehin altı masaya vurulup içilir o yudum. Anlamı o kişiyi anmaktır. Yemeğe gelirsek... Önce ızgaralar yenir. Zeytinyağlılar uzayan muhabbete bırakılır. Günümüzde tersi yapılıyor. Uğur, Metin, Enver (Hans) diğerleri. Ülkeyi konuşuyoruz. Dünyayı konuşuyoruz. Konuşmakla kalmıyor kurtarıyoruz boyuna. İlerleyen yıllarda ülkeyi de dünyayı da tanıyoruz. Herşey kuralsızmış meğer. Bizim konuştuklarımız ütopyadan öte değilmiş. Arabın Yeri 1980’lerin sonunda kapanmış. O yıllarda sahil doldurulup Üsküdar Harem’e bağlanmıştı.

Arabın Yeri. (Huzur Restoran)

Moda Burnu kalabalıklaşınca sakince kendimi dinleyebileceğim bir nokta olarak Salacak sahilini bulmuştum. Arabanın içinden çıkmadan kıyıdaki büfeden çay söyleyip denizi, Topkapı Sarayı’nı seyredip düşüncelere dalıyordum. 2010’larda burası da kalabalıklaştı. Park yeri bile bulamıyorum artık.

Salacak İskelesi çay ocağı olmuş şimdi. İçeri girince çeşitli fotoğraflar var duvarlarda. Yaşı büyük olan ocakçıya eskileri soruyorum. Küçük Evi anımsıyor. Arabın Yerini bilmiyor. Daha da tuhafı İskelenin yanındaki Plajı da bilmiyor. Ben iskeleyi de plajı da kullanmadım. Ama araştırıp yazıyorum. Kız Kulesine gitmemeye kararlıyım. O küçük binayı hep eski beyaz haliyle anımsamak istiyorum. Ancak vapurla geçerken görülebildiği kadar görülebilen. Gerisi hayalimde…

O kadar mutluyum ki… Bu şehirde bu şehri yaşayarak yaşadım çünkü…

ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL

Not: Besim Çeçener’deki gibi bende de gün yüzü görmemiş çok sayıda fotoğraf var. Çoğunu kendim çektim. Güvenilir bir kurum arıyorum sergilemek için.

  https://atilganblog.blogspot.com/2026/09/salacak-iskelesi-salacak-mahallesi.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/salacak-i%CC%87skelesi%CC%87