2 Ekim 2026 Cuma

 İskeleler

ADALAR İSKELELERİ

Adalar, 4. Jeolojik zaman başlarında jeolojik ve topoğrafik yapı olarak bir çöküntü ile Kocaeli Yarımadasından ayrılmış kara parçalarıdır. Tarihte Cin Adaları, Çamlı Adaları, Marmara Adaları, Keşiş Adaları, Prens Adaları gibi isimlerle anılmışlardır. Bizans’la birlikte Sürgün Adaları olarak kullanılmışlar ve duyulmuşlardır. Adalarda 8. Yüzyıldan itibaren Bizans Manastırları ama daha sonraki dönemlerde malikânelerin yer aldığı gözlemlenebilmektedir. Yani bu kara parçalarında acı ve tatlı günlerin geçtiği belli olmaktadır.

Yer Biliminde Penoplen (Yontukdüz), yüksekliklerin aşınma ile düzlük hale gelmesi anlamında kullanılan bir kelimedir. Dünya oluşumu sırasında Trakya- Kocaeli Penoplenlerinin yüzeyde kalan kara parçaları olarak tarif edilen Adalarımızın en yüksek tepeleri şunlardır: Büyükada-Yücetepe (202MT), Heybeliada-Değirmentepe (136MT), Burgazada- Hristostepe (170MT), Kınalıada-Çınartepe (155MT) dir. Ayrıca diğer Adaların isim konulmamış en yüksek tepeleri Sedefadası’nda 55MT, Yassıada’da 45MT, Sivriada’da 90MT, Tavşanadası’nda ise 40MT yüksekliklerdedir.

9 adet olan bu kara parçaları tarihte Büyükada (Prinkipo), Heybeliada (Halki), Burgazada (Antigon), Kınalıada (Proti), Sedefadası (Androvite), Kaşıkadası (Pita), Sivriada (Oxia), Yassıada (Plati), Tavşanadası (Neandros) adları ile anılmışlardır. Aslında tarihte bunların dışında bugün artık olmayan 10. Ada olarak Batık Ada, Kayıp Ada adlarıyla anılan Vordonisi Adası’ndan da bahsedilmektedir. Bostancı açıklarındaki Çakarın altında olduğu bilinen bu ada için balıkçılar Dilek Kayalıkları, Manastır Kayalıkları gibi isimler takmışlardır.

1846 yılında vapur seferlerinin düzenlenmeye başlamasından itibaren Adalarda yerleşimin hareketlendiği gözlemlenmektedir. Daha önce 3000 kişi yaşarken vapurlardan sonra bu sayının 5000 kişiye çıktığı tespit ediliyor. Adalar 1867 yılında Vilayet Nizamnamesiyle İstanbul’un ilçesi olmuşlar. İstanbul’un en küçük ilçesi olan Adaların nüfusu 2025 yılı ADNSK sayımına göre 17489’dir.

Bir benzetme yaparsak Büyükada ilçe, Heybeliada belde, Burgazada köy, Kınalıada sayfiye yeri konumundadır.

Bütün adaların her yanını yaşadım diyebilirim. Deniz kıyılarını da koruluk alanlarını da tarihi binalarını da yeme-içme yerlerini de…

Büyükada:

Prens Adalarının en büyüğü olduğu için Büyükada denmiş. Birinci Dünya Savaşı ve Cumhuriyet sonrası Rum Halkının azaldığı görülmektedir. 1940’lı yıllarda Cumhuriyet’in ileri gelenlerinin köşkler yaptırdığı görülmektedir. 1970- 1980’li yıllarda Rum vatandaşlarımızın sayısında tekrar bir azalma gözlemlenmektedir. Tarihi binalar olarak Hristos, Aya Yorgi Kilise ve Manastırları, Ayios Dimitrios Kilisesi ile 2. Abdülhamit tarafından inşa ettirilmiş olan Hamidiye Camii hemen akla gelenleridir. Sedefadası dâhil 2 mahallesi, 9071 nüfusu, 538HE (5.4KM2) yüzölçümü bulunmaktadır.

İskele…

İlk ulaşm ve nakliye Pazar Kayıklarıyla yapılıyormuş. Bunlar 11m uzunluk 2.80m’ye varan genişlikte teknelerdir. Kürek çekilerek ilerlemektedirler.

1846 yılında Adalara ilk vapur seferleri yapılmış. İskele şimdiki belediye binasının civarındaymış.

1867 yılında Saat Meydanı önü doldurularak iskele buraya taşınmış. Yani eski iskelenin batısına alınmış.

1899’da ahşap Vapur İskelesi yapılmış,

1914-1915 arasında Mimar Mihran Azaryan’ın eseri olan iskele yapılmış. Kurşun kubbeli sekizgen yolcu salonu vardır. Dış cephe kaplamasındaki çiniler Kütahyalı Mehmet Emin Efendi tarafından yapılmış. Binanın üst katı çeşitli amaçlar için kullanılmıştır.

1999-2001 yıllarında restorasyon yapılmıştır.       

  

Büyükada İskelesi

Yücetepedeki Ayia Yorgi Kilisesi’ne 23 Nisan tarihinde çıkılır. Orası için kutsal bir gündür. Tepeden deniz ve Sedefadası’nın seyri doyumsuzdur. Manastır (İsa) Tepesindeki Rum Yetimhanesi ise Avrupa’nın en büyük ahşap yapısıdır. Umarım iyi bir restorasyon yapılır.

Eskiden 1 Mayıs Bahar Bayramında gitarlarımızla Büyük Adaya gider, yer içer eğlenirdik. Babam her defasında ‘Aman bugün ortalıkta gezmeyin. Olaylara karışmayın’ diye tembih ederdi. Aklım ermezdi. Büyüdüğümde o günün aslında İşçi Bayramı olduğunu anlamıştım. 1977 yılındaki Taksim Meydanı olaylarını orada yaşayanlardanım.

Heybeliada:

Uzaktan bakıldığında heybeye benzemesi dolayısıyla Heybeliada denmiş. 1820’li yıllarda 800 nüfusu bulunurken 1846 yılında vapurların çalışmasından sonra bu sayı 2000’lere çıkmış. Burada da Kurtuluş Savaşı ve mübadele sonrasında sakinlik oluştuğu görülmektedir. 1950’li yıllarda yaşamda tekrar canlanma olmaya başlamıştır. Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi, Abbas Hilmi Paşa Köşkü, Deniz Lisesi (Deniz Harp Okulu), (1773), Sanatoryum (1924), Ruhban Okulu, Heybeliada Camii (1935) tarihi binalarıdır. Ayrıca bugün artık olmayan, 1828 yılında inşa edilmiş Bahriye Mektebi Camii varmış. 4661 nüfusu, 251HE (2.5KM2) yüzölçümü bulunmaktadır.

İskele…

1846 yılında iskele kurulur,

1933 yılında Akay Şirketi devralır,

1937 yılında Akay Şirketi bırakır, Şehir Hatları alır,

1940’larda ahşap oymaları olan eski iskele yıkılır yeni beton iskele yapılır,

1959 Yılında onarılır,

1984-1986 arası onarımlar yapılır,

1993 yılında o iskele de ihtiyaca yetmez. Yıkılarak betonarme kazıklar üstüne yenisi yapılır,

İskele 63 metre uzunlukta, vapur yanaşan yer 14m,  iskelenin denizden yüksekliği 1,2m, ucundaki derinlik 4,2m dir.

Heybeliada İskelesi (Yeni)

2000’li yıllardı. Heybeliada Deniz Lisesi binasındaki değişikliklerin iznini veren Koruma Kurulunda Mimarlar Odasını temsilen Gözlemci Üye idim. Oy hakkım yoktu ama konuşma hakkım vardı. Toplantıya alınmamıştım. Çok sayıda subay vardı. Karar onların istediği gibi olmuştu. Bina cephesindeki 7/30=210m2 alanı olan, sanatçı Ferruh Başağa’ya ait 1953-1955 yılları arasında yapılan Preveze  Deniz Zaferi isimli dev mozaik pano ait olduğu binayla birlikte yıkılıp yok oldu. Binanın 1999 depreminde hasar görmesi dolayısıyla yıkılması gerektiği ifade edilmişti. O tablo Heybeliada’nın işaretiydi bana göre. Çocukluğumdan beri her vapur yanaştığında o tabloyu görürdüm. Küçükken posta vapuruyla Yalova’ya giderken hep babama sorardım.

Mozaik Tablo

Burgazada:

Adadaki eski bir kaleden dolayı kale-burç anlamında Pyrgos denmiş. Sonra Türkçe Burgaz olmuş. Kendi içinde bir köy gibi yaşantısı olan Burgazada’da Hristos ve Ayios Yeorios Manastırı, Aya Yani Kilisesi, Avusturya Saint Georges Hastahanesi, Ayios Loanis Ayazması  ile İstanbul’un Fethinin 100. yılı olan 1953 yılında inşa edilmiş olan Burgazada Camii tarihi yapıları olarak bilinmektedir. Ama bu adada yaşamış olan Sait Faik Abasıyanık’ın Evini ayrıca belirtmekte yarar vardır. 1713 nüfusu, 146HE (1.46Km2) yüzölçümü bulunmaktadır.                                                                                                                                                         

İskele…

1846 da diğerleri gibi inşa edilmiş,

Tarihini bulamadığım bir yılda  demir kazıklar üzerinde beton iskele yapılmış,

1993 yılında eski iskele yıkılıp yerine betonarme bina yapılır.

Yeni iskelenin uzunluğu 81m, vapur yanaşma yeri 24m, sudan yüksekliği 1,3m, önündeki su derinliği 4.75m dir.

Burgazadası İskelesi (Yeni)

Burgaz Adasını severim. Köy gibidir. İskeleden çıkıp sol tarafa gittiğinizde denize girecek yer vardır. İlk gidişimdi sanırım. Denize atlamak için iskelemsi bir yer vardı. Gençler kullanıyordu. Ellili yaşlardaydım. İskele boşalınca ben de atlamak için ucuna doğru yürüdüm. Denizdeki gençlerin alçak sesle beni gırgıra aldıklarını hissediyordum. Yana Cek yaparak atladım. Fenerbahçe DDY Kampında bir ben bir de sokak ve ilkokul arkadaşım Raşit Çam yapabilirdi bu atlayışı. Sudan çıktığımda gençlerde ses yoktu.

Kınalıada:

Adadaki toprak rengi demir, bakır madenlerinden dolayı kızıl olduğu için Kınalıada denmiş. Ağaçlık, mesire yeri olarak ilgi çeken bir adadır. Kınalıada’nın en dikkat çekici yapısı sahildeki modern camisidir.1958 yılında Karaköy Meydanı düzenlenmesi esnasında yıkılan, İtalyan Mimar D’arancoya ait Karaköy Camii Kınalıada’ya taşınmak istenir. Ancak taşınma esnasında Cami “kaybolur”. Bunun üzerine Kınalıada Camii Derneği, 1964 yılında Turhan Uyaroğlu ve Başar Acarlı isimli iki mimarın eseri olan şimdiki modern Camiyi inşa eder. Kınalıada’ya elektrik 1946 yılında, su ise 1981 yılında gelmiştir. Ağırlıklı olarak Ermeni vatandaşlarımızın yaşadığı Kınalıada’nın nüfusu 2044, yüzölçümü 136HE (1.36KM2) dir.

İskele…

Yıllarca demir kazık üzerindeki ahşap iskele kullanılmış,

1929 yılında iskele fırtınadan etkilenip harap olmuş. İdareten iskele görevi görmesi için Neveser isimli vapur bağlanmış. Ancak 6 Mart tarihindeki şiddetli fırtınada gemi (yani iskele) çımasını koparıp adadan uzaklaşmış. Gelen gemi yanaşacak iskele bulamayınca yolcularını Burgazada’ya indirmiş. Oradan binbir zorlukla motorlarla Kınalıada’ya taşınmışlar.

1993 yılında eski iskelenin yerine betonarme olarak yenisi yapılmış.

İskelenin uzunluğu 53m, vapur yanaşma yeri 24m, sudan yüksekliği 1.3m, iskele önündeki derinlik 4.8m dir.

Kınalıada İskelesi (Yeni)

1980’li yıllarda eşimle Suadiye Plajından denize giriyorduk. Kıyılar doldurulunca yer aramaya başladık. Şile, Ağva gibi yerlere gidiyorduk ama oraları uzaktı. Bir arkadaşımız Kınalıada’yı önerdi. O hafta sonu gittik. İskelenin sol tarafı doğal plajdı. Çok beğendik. Çarşı da vardı. Öğle yemeği için midye tavacıdan çubuk midyeleri alıp tam karşısındaki fırından aldığım sıcak ekmeğin arasına koyuyordum. Bakkaldan da ayranları alıyorduk. Akşam denizden çıkınca dondurmacıdan dondurmalarımızı alıp vapur saatine kadar ada turu yapıyorduk. İskelenin sağ tarafına doğru gidince camiden sonra yine aynı çakıllık kıyı devam ediyordu. Birkaç yıl sonra o tarafı kullanmaya başladık. Yıllarca denize girdik buradan. Adalılar bizi tanıyor hatta Adalı kabul ediyorlardı.

Birkaç defa kış mevsiminde gitmiştik Kınalıya. Bomboştu. Sadece fırın, bakkal, kahvehane açıktı. Ada kendi olmuştu. Hele akşam karanlık bastığındaki ıssızlık. Çocukluğumdaki Yeldeğirmeni semtini hissetirmişti. Laf aramızda Kınalı’nın bu halini sevmiştim. Bende bir tuhaflık var belki de.

2000 yılında Çanakkale’ye gidiyorduk ama arada burayı da kullanıyorduk. 2014 yılında Yalova’ya ev yaptıktan sonra Kınalıada’ya gidemiyoruz.   

Sedef Adası…

Sedef Adası (Androvita/Terebinthos), adını üzerindeki maki örtüsünün güneşte sedef gibi parlaması olayından almıştır. Diğer Prens Adaları gibi tarih boyunca sürgün yeri olarak kullanılmış olan ada, 33 hektarlık bir alana sahiptir.

Ada 1850 yılında, Tophane Müşiri Fethi Ahmet Paşa’nın mülkiyetine geçmiş, 1957 yılında Fethi Ahmet Paşa’nın sülalesinden Şahsuvar Menemencioğlu ve kız kardeşi Rey’an Şahsuvaroğlu tarafından burada 110 evlik bir yerleşim gerçekleştirilmiş. Orada evi olan bir arkadaşım kooperatif olduklarını söylemişti bana. 1970’li yıllara kadar özel mülkiyet olduğu için ulaşımı kendi imkanlarıyla yapıyorlardı. Bu yıllarda adanın 200-300 metrelik bir bölümünü plaj olarak halka açmışlar,  bu şekilde vapur çalışmasını sağlamışlardı.

Sedefadası İskelesi

Sedefadası’nı 1970’lerde bekarken kullanıyordum. İskelenin karşısındaki merdivenleri çıkarak ulaşılan bir bakkal vardı. Adanın tek bakkalıydı. Vapur boşaldığında önünde uzun kuyruk olurdu. Oradan alışveriş yapıp sağ tarafa yaklaşık 100m civarı yürüyerek plajın kapısına gelinirdi. Giriş ücretliydi. Bu yol ve plaj adalı olmayanlara açık olan kısımdı. Diğer taraflara geçmek yasaktı. Yani Adalılar yabancılara bu kısa mesafeyi açarak hem kendilerine vapur sağlamışlar hem de bakkal ve plajdan kooperatiflerine gelir sağlamışlardı. Deniz çok güzeldi.

Mesleğim dolayısıyla keşif yapmadan duramıyordum. Yasak kısımlara geçip evleri incelemiştim. Oldukça eskiydi hepsi. Adalıların anlattığı bir öyküyü paylaşayım bu arada. Martıların sesinden ve kakalarından rahatsızmışlar. Tüfekle onları korkutup adadan uzaklaştırmışlar. Bu sefer her yanı yılanlar sarmış. Onları uzaklaştırdıklarında ise ortalığı fareler istila etmiş. Martılar yılanlarla, yılanlar farelerle besleniyornuş meğer. Anlamışllar ki doğanın kendi dengesi var ve o dengeye müdahele edilmemeli. Hepsini kendi haline bırakmışlar tekrar.

Yassıada…

Cumhuriyet tarihinin ilk darbesi olan 27 Mayıs 1960 (eski tanımla) ihtilali sonrası hükümet yetkilileri burada yargılanmıştı. İlk o zaman duymuştum bu adayı. İlkokul 5.sınıftaydım. Akşamları radyoda (TV yoktu o zamanlar) mahkeme yayınlanırdı. Başvuran vatandaşlar Dolmabahçe’den kalkan vapurla adaya götürülüyor, mahkeme izettiriliyordu. Annem ve babam gitmişti. Halktan devlete yardım istenmişti. Herkes takısını götürüp vermişti. Annem ve babam da nikah yüzüklerini vermişti devletimize yardım olsun diye. Onlara nikel yüzük vermişlerdi. Keşke saklayabilmiş olsaydık. O adaya gitmedim. Merak ta etmedim. Yargılamalar sonrası üç kişi idam edildi. Yıllar sonra da 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası benim de içinde olduğum 68 Kuşağından üç genç idam edildi. Rövanş olarak… Darbelerin başlangıcını aklıma getirir bu ada bana. Sevmem.

Sivri Ada…

Sivri Ada diğer adıyla Hayırsız Ada… 1910 yılında İstanbul’daki sokak köpekleri toplanıp bırakılmış bu adaya. Vahşet… O tarihten sonra Hayırsız Ada olmuş adı. 1980’lerde İstanbul’un kıyıları doldurulunca dolgu alanının önüne konan kayalar Sivri Ada’dan getirilmişti. Yani adanın sivriliği de kalmadı o tarihten sonra. Diğer adaların balıkçıları bu adayı kullanırlarmış. Muhitim Yeldeğirmeninden büyüğüm eski FB’li milli futbolcu Nedim Günar ağbiden dinlemiştim. Onun Kurbağalıdere’de teknesi vardı. Sabah erken saatte balığa çıkardı. İşte o zamanlar Hayırsız Adada mola verirmiş. Ateş yakıp  birşeyler yermiş. Doğrusu bu adaya çıkmayı çok isterdim. Nedim Ağbi davet te etmişti de sabah çok erken kalkıp gitmek zor gelmişti bana.

Kaşık Adası…

Bayıldığım bir adadır. Çocukluğumda vapur Burgazada’ya yanaşınca seyretmeye doyamazdım. Hele vapur kalktığında Kaşıkadası’na daha da yakın olurdu. Şu adada yaşasaydımın hayallerini kurardım. 2016 yılında oğlum bir tekne almıştı arkadaşlarıyla. Bir gün bindik ve adaların görmediğimiz kıyılarını gezdik. Kaşıkadası’nın arka tarafını gördüğümde çok beğenmiştim. O ada orada bir süstür bana göre.

Tavşanadası…

Büyükada’nın arkalarındadır. Deniz Otobüsü geçerdi yakınından. Gözlerden ırak…

Vordonisi Adası…

Batık veya Kayıp Ada da denir. Bostancı açıklarındaki çakarın altındadır. 1970’lerde birkaç arkadaşla ortak kayığımız vardı. Balığa çıktığımızda bu adanın üzerine gelir, sığ olan kayanın üzerine çıkar midye toplardık. Öyküsünde sır olan şeyleri severim. Bu adayı yazmıştım Bloglarımda.

Özetle… İskelesi olanları yazarken olmayanları da yazdım.

ARİF ATILGAN 2026 EKİM

SEDEFADASI

http://atilganblog.blogspot.com/2014/04/sedef-adasi.html

VORDONİSİ ADASI

http://atilganblog.blogspot.com/2014/07/adalarve-vordonisi-adasi-arifatlgan.html

 

https://atilganblog.blogspot.com/2026/10/adalar-iskeleleri-adalar-4.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/adalar-i%CC%87skeleleri%CC%87







21 Eylül 2026 Pazartesi

 İskeleler

SALACAK İSKELESİ

Salacak Mahallesi, Üsküdar ilçesinde Kız Kulesi’nin karşısındadır. Doğusunda Doğancılar, batısında Marmara Denizi, kuzeyinde Üsküdar Merkez, güneyinde Harem İskelesi bulunur. Yüzölçümü 0.44 km2, nüfusu 12000 kişi, denizden ortalama yüksekliği 22 metredir. Fatih Sultan Mehmed zamanında oluşan  ilk yerleşim bölgelerindendir. Coğrafi anlamda Salacak falez bölgesidir. Yani denize dik kayalıktır.  

Salacak kelimesi sandalların-teknelerin denize indirildiği yani salındığı yer anlamında Kayık Salınan yer, Salınacak yer ve Sal-acak olarak oluşmuş. Başka tarifler de vardır ama en gerçekçisi bana göre budur.  

Salacak İskelesi.

Burada çok sayıda tarihi eser vardır. Konaklar, yalılar, çeşmeler, hamam, türbe, Paşakapısı Cezaevi gibi. Bazılarından bahsetmek istiyorum.

Kız Kulesi Adası M.Ö. 341 yılında anıt mezarmış, M.Ö. 411'de kaleye dönüşmüş ve tarih boyunca gümrük, karantina, depo, fener gibi pek çok farklı amaçla kullanılmış. Günümüzde anıt-müze olarak yararlanılıyor... Çürüksulu Yalısı (Köşkü) 1790 yılında Tırnakçızade ailesi tarafından yaptırılmış.  Tarih boyunca sahiplerinin adıyla anılmış. Sırasıyla Çürüksulu Yalısı, Belkıs Hanım Yalısı, Muharrem Nuri Birgi Yalısı. Mimar Turgut Cansever (1921-2009) tarafından 1968-1971 yıllarında restore edilmiş…  Salacak Camii olarak ta bilinen Fatih Camii’ni Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin adına yaptırmış... Teşrifatçı Akif Efendi Camii günümüze kalamamış. 1761 yılında yapılmış 1940 yılında evkaf tarafından kadro dışına çıkarılmış. Minaresi yok edilerek ev haline getirilmiş, 1980’lerdeki sahil düzenleme çalışmalarında istimlak edilerek üzerinden yol geçirilmiş…

Çürüksulu Yalısı. (Yukarıda).

İskele…

1852 yılında Şirket-i Hayriye’nin kurulması ile inşa edilmiş,

1859 yılında ilk vapur yanaşmış,

1954 yılında şiddetli lodos iskeleye zarar vermiş. İskele  yeniden inşa edilmiş.

1970’lere kadar vapur çalışır.

1980’lerde sahil dolduruldu. Falez görüntüsü artık kendini hissettirmiyor. İskele denizden 30m içeride kaldı. Yarıya kadar toprağa gömüldü. Salacak Sahili Güzelleştirme ve Balıkçılarını Koruma Derneği’nin işletmesine verildi. 2.Derece Tarihi Eser olan binayı bu dernek toparladı. Günümüzde Dernek Lokali ve çay bahçesi olarak halka hizmet etmektedir.

Salacak İskelesi. Eski ve Yeni Hali.

Salacak Plajı.. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1930’lar) İskelenin Üsküdar tarafındaki boşluğa taşıma kum serilerek oluşturulmuş. Üst tarafında aile gazinosu bulunuyordu. Sahil doldurulduğunda plaj ortadan kalkmıştı. Gır Gır ve FIRT mizah dergilerini çıkaran (1970’ler ve 1980’ler) Oğuz Aral ile kardeşi Tekin Aral Üsküdarlıydı. Ben Akbaba mizah dergisiyle büyüdüm. O dergileri pek okumazdım. Ancak okudukça bağımlısı olmuştum. Tekin Aral’ın Salacak Plajı ile ilgili anılarından derlenmiş öyküleri müthiş kere müthişti. Plajın sahibi Talat Bey ile mahallenin bitirimleri Piç Yavuz, Camgöz Taci, Tilt Mahmut arasındaki bitmeyen “savaş” öyküleri gerçekten mizahın tavanıydı. Bir arkadaşım bu dergilerin kadrosundaydı. Arada bir gitmişliğim vardır ofislerine. Orada ve vapurda Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşlere denk gelmişliğim olmuştur. O komik yazı-karikatürlerin sahibi olan bu iki kardeş normal yaşamlarında olağanüstü ciddi insanlardı. İkisini de saygıyla ve rahmetle anıyorum.

Salacak Plajı

Plajın hemen üst tarafında Mimarlar Odasındaki büyüklerimden mimar Behruz Çinici’nin evi-bürosu bulunuyordu. Behruz Ağbi Ağa Han Mimarlık Ödülü (1995) ve Sinan Mimarlık Ödülü (2004) sahibidir. Daha yukarılardaki bir apartmanda ise yine meslek büyüğüm mimar Besim Çeçener ve eşi mimar Engin Çeçener yaşamaktaydı. Besim Ağbi Üsküdar’ın köklü ailelerinden olup Anıtlar Kurulunda yıllarca hizmet vermiştir. Üsküdar’da sokak sokak dolaşarak çektiği fotoğrafların keşke kıymeti bilinseydi. Eşi mimar Engin Çeçener’e sevgiler gönderiyorum. Evlerine de gittiğim bir gün kitaplarını vermişlerdi. Behruz Çinici (1932-2011), Besim Çeçener (1934-2017) ve yine Üsküdarlı mimar büyüğüm Engin Omacan’ı (1940-2003) saygıyla anıyorum.

1970’lerin ikinci yarısı… Arabaların az sokakların boş olduğu yıllar. Aralarda kaybolmayı seviyorum. Birgün Doğancılar’dan deniz tarafına daldım. Aşağıya kadar indim dolana dolana. Kıyıya geldiğimde Kız Kulesi’nin karşısında buldum kendimi. Arabadan denize bakıldığında sol tarafta Küçük Ev diye bir restoran var. Arabadan indim. Oraya gideyim derken arkamda Dörtel Lokantasını gördüm. Beğendim. Sonra arkadaşlarla da gittik defalarca. Güzel bir et lokantasıydı. Henüz deniz doldurulmamıştı. Yani gelinen yoldan başka yol yoktu geri dönüş için.

Karşıda Küçük Ev. Solda Arabaların Solunda Dörtel (Görünmüyor).

Kıyıdan yukarılara bakarken bir tabela görmüştük. Huzur Restoran. Bir sonraki seferde burayı aradık. Bulduk ta. Derli toplu. Lüks değil. Döküntü de değil. Bir meyhane. Bilinen adı Arabın Yeri. Manzarası müthiş. İstanbul’un en güzel manzaralı mekanlarından biri diyebilirim. Kalabalık değil. Her defasında cam kenarında masa bulabiliyorduk örneğin. Kız Kulesi’ne tepeden bakıyorsunuz. Karşınızda Topkapı Sarayı. Sağda Haliç-Karaköy solda Haydarpaşa-Kadıköy. Gece her tarafta ışıklar. Hele deniz. İrili ufaklı tekneler ışıl ışıl. Özellikle Şehir Hatları vapurları. Gelin Gibi deyimini hakeder görüntüdeler. Her pencerenin ışığı parlıyor. Beyaz gövdeleri suyun üzerinde öyle  güzel kayıyor ki. Ne hızlı ne yavaş. Nazlı nazlı… Garson siparişleri alıyor. Önce zeytinyağlılar ve salata geliyor. Dokunmuyoruz. Izgaralar gelince sofranın görüntüsü tamam oluyor. Birimiz Saki olup bardakları dolduruyor. Deli zamanımız. Rakıyı susuz içiyoruz. Başlangıç için Şerefe deyip bardaklarımızı tokuşturuyoruz. Uğur ve Ben karşımızdakinin bardağının altına kendi bardağımızın üstünü denk getiriyoruz hep. Anlamı karşımızdakine saygıdır. ‘Sen benden daha saygınsın’ demektir. Sıra ikimize gelince büyük bir mücadele oluyor aramızda. Bardaklar karşılıklı diğerinin altına geldikçe masaya kadar iniliyor. Masada bazen birinden bahsedilir. O zaman kadehin altı masaya vurulup içilir o yudum. Anlamı o kişiyi anmaktır. Yemeğe gelirsek... Önce ızgaralar yenir. Zeytinyağlılar uzayan muhabbete bırakılır. Günümüzde tersi yapılıyor. Uğur, Metin, Enver (Hans) diğerleri. Ülkeyi konuşuyoruz. Dünyayı konuşuyoruz. Konuşmakla kalmıyor kurtarıyoruz boyuna. İlerleyen yıllarda ülkeyi de dünyayı da tanıyoruz. Herşey kuralsızmış meğer. Bizim konuştuklarımız ütopyadan öte değilmiş. Arabın Yeri 1980’lerin sonunda kapanmış. O yıllarda sahil doldurulup Üsküdar Harem’e bağlanmıştı.

Arabın Yeri. (Huzur Restoran)

Moda Burnu kalabalıklaşınca sakince kendimi dinleyebileceğim bir nokta olarak Salacak sahilini bulmuştum. Arabanın içinden çıkmadan kıyıdaki büfeden çay söyleyip denizi, Topkapı Sarayı’nı seyredip düşüncelere dalıyordum. 2010’larda burası da kalabalıklaştı. Park yeri bile bulamıyorum artık.

Salacak İskelesi çay ocağı olmuş şimdi. İçeri girince çeşitli fotoğraflar var duvarlarda. Yaşı büyük olan ocakçıya eskileri soruyorum. Küçük Evi anımsıyor. Arabın Yerini bilmiyor. Daha da tuhafı İskelenin yanındaki Plajı da bilmiyor. Ben iskeleyi de plajı da kullanmadım. Ama araştırıp yazıyorum. Kız Kulesine gitmemeye kararlıyım. O küçük binayı hep eski beyaz haliyle anımsamak istiyorum. Ancak vapurla geçerken görülebildiği kadar görülebilen. Gerisi hayalimde…

O kadar mutluyum ki… Bu şehirde bu şehri yaşayarak yaşadım çünkü…

ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL

Not: Besim Çeçener’deki gibi bende de gün yüzü görmemiş çok sayıda fotoğraf var. Çoğunu kendim çektim. Güvenilir bir kurum arıyorum sergilemek için.

  https://atilganblog.blogspot.com/2026/09/salacak-iskelesi-salacak-mahallesi.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/salacak-i%CC%87skelesi%CC%87 

 


6 Eylül 2026 Pazar

 İskeleler

PENDİK İSKELESİ

Pendik İlçesi doğuda Tuzla, batıda Kartal, güneyde Marmara Denizi, kuzeyde Sultanbeyli ile komşudur. Nüfusu 752033, yüzölçümü 190km2 olup 9km sahili bulunmaktadır. Deniz seviyesinden ortalama yülksekliği 39 metredir. Bölgenin bilinen en eski ismi Pantikapeondur. Bu isim Osmanlı döneminde Pendik olmuştur.

                                                        1980’lerde Pendik İskelesi

Pendik’te 1961 yılında yapılan kazılarda üç-dört bin yıl öncesine ait insan kalıntıları bulunmuş. Milattan önce Roma’nın, Milattan Sonra 395 yılından itibaren Doğu Roma’nın İmparatorluk sınırları içerisindeymiş. Zaman içinde çeşitli ordular tarafından zaptedilip el değiştirmiş. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle Osmanlı’nın olmuştur. 1798-1889 yılları arasında 3 büyük yangın geçirmiş.

Pendik İstanbul’un ilk planlı yerleşimidir. 1889 yılında olan son yangın sonrası Padişah Abdülhamid Pendik’i yeniden kurmayı amaçlamış. Bu konuda görevlendirilen Ayan Meclisi Senato Hariciye Encümen Reisi Azaryan Efendi Paris’ten mimar-mühendisler getirerek burayı planlatmıştır. Hatta kendi isminin ilk harfi olan A harfini plana işletmiştir. Gazipaşa ve İsmetpaşa Caddeleri harfin iki ayağını, Dr. Orhan Maltepe Caddesi ise ortadaki yatay çizgiyi belirler.

Pendik’te Azaryan’ın A harfi.

1924 mübadelesinde Yunanistan’dan gelen Türkler Pendik’e de yerleştirilmişler. 1930-1970 arası Anadolu’dan gelenlerle nüfus 30000’lere ulaşmış. 1980 Yılındaki Nazım Plan ile buraya sanayinin getirilmesi nüfusu arttırmıştır. 1990 yılındaki nüfusu 235000’dir.

Pendik, 04.07.1987 tarihinde 19507 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 3392 Sayılı Kanun’la Kartal’dan ayrılarak müstakil ilçe olmuştur.

Burada Gözdağı, Ömerli Barajı, Sabiha Gökçen havaalanı ve Tersane gibi önemli tesisler bulunmaktadır. Haydarpaşa-Söğütlüçeşme’den kalkan şehirler arası trenler sadece Bostancı ve Pendikte dururlar.

İskele…

1888-1895 tarihli haritada Pendik İskelesi görülür,

1888-1895 Tarihli Haritada Maltepe, Kartal, Pendik İskeleleri.

1913 yılında Pendik İskelesinin fotoğrafları vardır.

1920 ve 1948 yıllarında da iskelenin fotoğrafları vardır.

1990’larda sahil doldurulur,

2004 yılında doldurmuş olan sahile yeni iskele inşa edilir. İDO’nun Yalova’ya feribot seferleri buradan yapılır.

                                                                   İDO İskelesi

Anı olmadan olmaz…

Pendik 1960’larda bahçeli evlerin olduğu hoş bir semtti. Teyzemin kızı evlenip eşiyle ilk burada oturmuştu. Uğurlu gelmişti. Zengin oldular. Bu sefer ona göre yerlere taşındılar. Ama oraları uğurlu gelmemişti.

1970’lerde 3 arkadaş sahildeki balık lokantasına gitmiştik. Pendikli olanımız ısrarla davet ediyordu çünkü. Oturduğumuz restoran deniz kıyısı değil deniz üstüydü. Yedik, içtik. Hesabı istediğimizde o arkadaşımız garsona kendisinin Pendikli olduğunu belli eden espiriler yaptı. Garson anlamadı. Bu sefer apaçık oralı olduğunu söyledi. Garson onu tanımadığını söyleyince arkadaşımız çöktü. Herkes anlamaz bunu. O bir Muhit Çocuğu idi. Eski muhitlerde hiç samimiyetiniz olmasa da mahallenizden biri dışarıda size selam verir. En azından tanıdığını belli ederdi. Muhit kavramının bitişi o yıllarda başlamıştı.

İstanbul’da zengin yerleşimi olarak bilinen bölgeler vardır. Hepsinin içi karışıktır aslında. Sırf zengin yoktur yani. Gerçekten elit bir yerden bahsedeceğim sizlere. Kartal’dan gelip minübüs caddesinden Pendik’e girerken sağ tarafta denize doğru çıkıntı yapan kara parçası. Çevreden kopuk üç beş sokaklık bir yerleşimdir. Eskiden denizle sınırdı. Şimdi dolgu alanın yeşilliği ile.

Kırmızı Çizginin Altındaki Yerleşim

Burada eşimin liseden bir arkadaşı oturuyor. Türkiye’nin en ünlü giyim markalarından birinin patronlarındandır. Bir gün eşimden lise sondaki kızına resim dersi vermesini rica etmiş. Amaç akademiye sokabilmek. Zira işleriyle ilgili bölümler orada. Moda vs. Eşim de ‘Olur’ demiş. Başladılar. Aklı başında bir çocuk. Eşim sadece kalem-fırça kullanmayı öğretmez. Müzelere, sergilere götürür. Dünya ressamlarını ve resimlerini öğretir. Yani kültürünü de verir. Bir gün bir kitap önermiş. Kız önce ‘hık mık’ demiş. Sonunda durumu açıklamış ‘Yaz tatilinde para kazanıp alabilirim ancak’. Tatilde ünlü bir hamburgercide çalışıyormuş meğer. Eşim şaşırmış ama uzatmamış. Kitabı kendi satın alıp ona hediye etmiş. Kızın annesini ilk gördüğünde durumu anlatmış. ‘O bizim zengin olduğumuzu bilmez’ demiş annesi. Babasız büyüttüğü kız çocuğu için böyle bir yöntem bulmuş meğer. Tartışmak haddimiz değil. Uzatmayayım. Kızımız akademide istediği bölümü kazandı. Okulu bitirdiğinde annesi ona sır olan durumu anlatmış. Tabii kızı çok şaşırmış. Sonra da onu başka bir şehirde bulunan fabrikanın başına geçirmiş. Diyeceksiniz ki ‘Ne güzel işte. Mutlu son.’. Hayır. Yıllarca durumunu benimseyen kızın hayali bambaşka bir şekilde oluşmuş. Okulu bitirip bir yerde çalışmak. Boş zamanlarında sergiler, sanat etkinlikleri gezmek. Halbuki fabrika İstanbul dışında. Üstelik yoğun iş temposundan boş zamanı olamıyor. Yani hayalleri hayal olmuş çocuğun.  Duyduğumuza göre sık sık annesine ‘Yaktın beni anne’ diyormuş.

Günümüzde Pendik İskelesini çok kullanıyorum. Sık sık Yalova’ya gidip geliyorum oradan. Pendikle hep iç içeyim yani. Ama 1960’lı yıllardaki 10000 nüfuslu köy gibi halini bildiğim için biraz tuhafıma gidiyor. 1970’lerde sahildeki dönerci, biraz ilerideki tatlıcı, iç taraftaki bahçeli evler... Hoş bir yerdi eski Pendik.  

İnanın Pendik yine hoş. Zaman ayırıp girin iç taraflara. Pişman olmazsınız. Tek sorun araba park yeri. Bu sorunun da sorun olmadığı yer var mıdır sanki?

ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/09/pendik-iskelesi-pendik-ilcesi-doguda.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/pendi%CC%87k-i%CC%87skelesi%CC%87

 

     

 

 


25 Ağustos 2026 Salı

Köşe Yazısı

DEPREM KONUSU

2000-2010 arasında bir dönem Mimarlar Odası ve TMMOB Afet Komitesi başkanlığı yaptım. 17 Ağustos 1999 depreminin ertesi günü Gölcük’te bilirkişilik yaptım. 12 Kasım 1999 Düzce Depremi sonrası sahadaydım. Ayrıca Kandilli Rasathanesinde çalışmalara katılarak Deprem Uzmanı sıfatı aldım. Çok sayıda Depreme Karşı Yapısal Bilinç (dkyb) konferansı verdim, panelde konuştum, Tv’lerde açıklama yaptım. Yani ‘laf ola beri gele’ konuşanlardan değilim.

Binaların yapıldıktan sonrası çok önemli… Bir de Kentsel Dönüşüm var ki o ayrı yazı konusu. Ama ilk konu kimsenin fark etmediği, bilmediği, ilgilenmediği hayati konulardır. Özellikle yetkililerin bu yazıyı okumasını öneriririm.

Binaların bitimi sonrası…

İnşaat süreci dört dörtlük devam ediyor, her çeşit kontrol  yapılıyor ve bina bitiyor. İskan alınıp insanlar yerleşmeye başlıyor. Sonra?...

Görünenler var ki bunlar olağan hatta hak sayılıyor. Kat çıkmak, balkon kapamak vs gibi. 

 Sonradan Yapılan Eklemeler. (2005 Yılının Fotoğrafları)

Ben görünmeyenlere değinmek istiyorum. Onları fotoğraflıyamıyoruz…

Tam bir ‘Saldım Çayıra Mevlam Kayıra’ durumu. Her taşınan gerek taşınmadan önce gerekse taşındıktan sonra kendi dairesi içinde dekorasyon adı altında keyfinin istediği tadilatı yapıyor. Taşıyıcı olmayan duvarlar yıkıldığı gibi binanın taşıyıcı sisteminin parçaları olan kolon-kirişlere de zarar veriliyor.

2000 başlarında gördüğüm örnekleri yazayım.

Örneğin duvar kalınlığının üzerindeki dişler traşlanıyor. Bu arada demirlere zarar veriliyor. Etriyeler kesiliyor. Etriye dikine demirleri bir arada tutar. Dolayısıyla hepsinin birlikte çalışmasını yani kolonun bütünüyle görev yapmasını sağlar. Kesildiğinde kolon görev yapamaz oluyor. Daha ileri gideyim… Bazı yerlerde kolon ve kirişler ayrı ayrı bazen de birlikte kesiliyor. Binanın taşıyıcı sistemi bütünüyle çalıştığı için hemen çökmeyebilir. Ama en küçük sarsıntıda yıkılır.

Taşıyıcı olmayan bölme duvarları ise binanın depreme karşı direnmesini sağlar. Yatay salınıma direnç göstererek taşıyıcı kolon-kirişe yardımcı olur. Yani esas taşıyıcı elemanlar olan kolon ve kirişlere kesinlikle dokunulmamalıdır. Bölme duvarları ise bir bilenin görüşü alınarak yıkılmalıdır veya yıkılmamalıdır. 

Önerimi yazmak istiyorum.

İskanı alınıp bitirilen bir binanın teknik sorumlusu olmalıdır. Mimar, inşaat mühendisi veya Yapı Denetim Kuruluşu olabilir. Zaman içinde sorumlular değişebilir ancak sorumluluk bina var oldukça devam etmelidir. Bu kişiye bina teknik sorumlusu veya başka bir sıfat verilebilir. O bina içinde yapılacak her tadilat Bina Teknik Sorumlusunun onayı ile olmalıdır. Her değişiklik hem o kişide hem belediyede hem de Çevre Şehircilik İl Müdürlüğünde kayda geçmeli, dosyalanmalıdır. İzinsiz yapılan tadilatların cezası can yakmalıdır. Binaların bittiği günkü gibi kalması ancak bu şekilde sağlanır. Aksi takdirde yakın gelecekte bugün dört dörtlük yapılıp bitirilmiş binaların bazıları tekrar yıkılıp yapılma durumunda olacaktır. 

Günümüzde bazı binaların durup dururken çöktüğü haberlerini duyuyoruz. Ben böyle bir şeyin çok zor olabieceğini hatta olamayacağını iddia ederim. Yıkılmadan önce bina incelense mutlaka yukarıda yazdığım tipte hırpalanmalar bulunurdu.

Eski binaların sağlamlığını savunmuyorum. Çünkü onların hepsi 1975 yönetmeliğine göre yapılmıştır. O yönetmelikte İstanbul ve çevresi 2. Derece Deprem bölgesidir. 1998 yılındaki Yönetmelik ise İstanbul ve Çevresini 1.Derece Deprem Bölgesi ilan etmiştir. Ayrıca gerek malzeme gerekse yapı yapılması çok değişmiştir. Esas konuyu dağıtmamak için buralara girmek istemiyorum. Başka bir yazıda değinirim.

Bir de Yanık Beton ve Döküm Demir konusu var ama günümüzdeki Yapı Denetim sistemi içinde bunların olması mümkün görünmüyor.

Tekrar ediyorum. Bitmiş bir binanın kesinlikle teknik sorumlusu olmalıdır. Tamirat da tadilat da sorumlu teknik elemanın izniyle yapılmalıdır. Aksi takdirde yakın gelecekte yeni yapılmış binaları da yeniden yapmak zorunda kalacağız. Yeni güvenli binaların güvenliliğinden emin olmalıyız.

Üstelik bu kadar zengin değiliz. 

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

Not: Bu yazıyı İstanbul’da yaşadığım binadaki bir dairede yapılan tadilat dolayısıyla yazdım. Kamyonla moloz çıktı. Belki sorun yoktur ama huzursuzum.

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/kose-yazs-deprem-konusu-2000-2010.html

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/deprem-konusu