21 Eylül 2026 Pazartesi

 İskeleler

SALACAK İSKELESİ

Salacak Mahallesi, Üsküdar ilçesinde Kız Kulesi’nin karşısındadır. Doğusunda Doğancılar, batısında Marmara Denizi, kuzeyinde Üsküdar Merkez, güneyinde Harem İskelesi bulunur. Yüzölçümü 0.44 km2, nüfusu 12000 kişi, denizden ortalama yüksekliği 22 metredir. Fatih Sultan Mehmed zamanında oluşan  ilk yerleşim bölgelerindendir.

Salacak kelimesi sandalların-teknelerin denize indirildiği yani salındığı yer anlamında Kayık Salınan yer, Salınacak yer ve Sal-acak olarak oluşmuş. Başka tarifler de vardır ama en gerçekçisi bana göre budur.  

Salacak İskelesi.

Burada çok sayıda tarihi eser vardır. Konaklar, yalılar, çeşmeler, hamam, türbe, Paşakapısı Cezaevi gibi. Bazılarından bahsetmek istiyorum.

Kız Kulesi Adası M.Ö. 341 yılında anıt mezarmış, M.Ö. 411'de kaleye dönüşmüş ve tarih boyunca gümrük, karantina, depo, fener gibi pek çok farklı amaçla kullanılmış. Günümüzde anıt-müze olarak yararlanılıyor... Çürüksulu Yalısı (Köşkü) 1790 yılında Tırnakçızade ailesi tarafından yaptırılmış.  Tarih boyunca sahiplerinin adıyla anılmış. Sırasıyla Çürüksulu Yalısı, Belkıs Hanım Yalısı, Muharrem Nuri Birgi Yalısı. Mimar Turgut Cansever (1921-2009) tarafından 1968-1971 yıllarında restore edilmiş…  Salacak Camii olarak ta bilinen Fatih Camii’ni Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin adına yaptırmış... Teşrifatçı Akif Efendi Camii günümüze kalamamış. 1761 yılında yapılmış 1940 yılında evkaf tarafından kadro dışına çıkarılmış. Minaresi yok edilerek ev haline getirilmiş, 1980’lerdeki sahil düzenleme çalışmalarında istimlak edilerek üzerinden yol geçirilmiş…

Çürüksulu Yalısı. (Yukarıda).

İskele…

1852 yılında Şirket-i Hayriye’nin kurulması ile inşa edilmiş,

1859 yılında ilk vapur yanaşmış,

1954 yılında şiddetli lodos iskeleye zarar vermiş. İskele  yeniden inşa edilmiş.

1970’lere kadar vapur çalışır.

1980’lerde sahil dolduruldu. İskele denizden 30m içeride kaldı. Yarıya kadar toprağa gömüldü. Salacak Sahili Güzelleştirme ve Balıkçılarını Koruma Derneği’nin işletmesine verildi. 2.Derece Tarihi Eser olan binayı bu dernek toparladı. Günümüzde Dernek Lokali ve çay bahçesi olarak halka hizmet etmektedir.

Salacak İskelesi. Eski ve Yeni Hali.

Salacak Plajı.. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1930’lar) İskelenin Üsküdar tarafındaki boşluğa taşıma kum serilerek oluşturulmuş. Üst tarafında aile gazinosu bulunuyordu. Sahil doldurulduğunda plaj ortadan kalkmıştı. Gır Gır ve FIRT mizah dergilerini çıkaran (1970’ler ve 1980’ler) Oğuz Aral ile kardeşi Tekin Aral Üsküdarlıydı. Ben Akbaba mizah dergisiyle büyüdüm. O dergileri pek okumazdım. Ancak okudukça bağımlısı olmuştum. Tekin Aral’ın Salacak Plajı ile ilgili anılarından derlenmiş öyküleri müthiş kere müthişti. Plajın sahibi Talat Bey ile mahallenin bitirimleri Piç Yavuz, Camgöz Taci, Tilt Mahmut arasındaki bitmeyen “savaş” öyküleri gerçekten mizahın tavanıydı. Bir arkadaşım bu dergilerin kadrosundaydı. Arada bir gitmişliğim vardır ofislerine. Orada ve vapurda Oğuz Aral ve Tekin Aral kardeşlere denk gelmişliğim olmuştur. O komik yazı-karikatürlerin sahibi olan bu iki kardeş normal yaşamlarında olağanüstü ciddi insanlardı. İkisini de saygıyla ve rahmetle anıyorum.

Salacak Plajı

Plajın hemen üst tarafında Mimarlar Odasındaki büyüklerimden mimar Behruz Çinici’nin evi-bürosu bulunuyordu. Behruz Ağbi Ağa Han Mimarlık Ödülü (1995) ve Sinan Mimarlık Ödülü (2004) sahibidir. Daha yukarılardaki bir apartmanda ise yine meslek büyüğüm mimar Besim Çeçener ve eşi mimar Engin Çeçener yaşamaktaydı. Besim Ağbi Üsküdar’ın köklü ailelerinden olup Anıtlar Kurulunda yıllarca hizmet vermiştir. Üsküdar’da sokak sokak dolaşarak çektiği fotoğrafların keşke kıymeti bilinseydi. Eşi mimar Engin Çeçener’e sevgiler gönderiyorum. Evlerine de gittiğim bir gün kitaplarını vermişlerdi. Behruz Çinici (1932-2011), Besim Çeçener (1934-2017) ve yine Üsküdarlı mimar büyüğüm Engin Omacan’ı (1940-2003) saygıyla anıyorum.

1970’lerin ikinci yarısı… Arabaların az sokakların boş olduğu yıllar. Aralarda kaybolmayı seviyorum. Birgün Doğancılar’dan deniz tarafına daldım. Aşağıya kadar indim dolana dolana. Kıyıya geldiğimde Kız Kulesi’nin karşısında buldum kendimi. Arabadan denize bakıldığında sol tarafta Küçük Ev diye bir restoran var. Arabadan indim. Oraya gideyim derken arkamda Dörtel Lokantasını gördüm. Beğendim. Sonra arkadaşlarla da gittik defalarca. Güzel bir et lokantasıydı. Henüz deniz doldurulmamıştı. Yani gelinen yoldan başka yol yoktu geri dönüş için.

Karşıda Küçük Ev. Solda Arabaların Solunda Dörtel (Görünmüyor).

Kıyıdan yukarılara bakarken bir tabela görmüştük. Huzur Restoran. Bir sonraki seferde burayı aradık. Bulduk ta. Derli toplu. Lüks değil. Döküntü de değil. Bir meyhane. Bilinen adı Arabın Yeri. Manzarası müthiş. İstanbul’un en güzel manzaralı mekanlarından biri diyebilirim. Kalabalık değil. Her defasında cam kenarında masa bulabiliyorduk örneğin. Kız Kulesi’ne tepeden bakıyorsunuz. Karşınızda Topkapı Sarayı. Sağda Haliç-Karaköy solda Haydarpaşa-Kadıköy. Gece her tarafta ışıklar. Hele deniz. İrili ufaklı tekneler ışıl ışıl. Özellikle Şehir Hatları vapurları. Gelin Gibi deyimini hakeder görüntüdeler. Her pencerenin ışığı parlıyor. Beyaz gövdeleri suyun üzerinde öyle  güzel kayıyor ki. Ne hızlı ne yavaş. Nazlı nazlı… Garson siparişleri alıyor. Önce zeytinyağlılar ve salata geliyor. Dokunmuyoruz. Izgaralar gelince sofranın görüntüsü tamam oluyor. Birimiz Saki olup bardakları dolduruyor. Deli zamanımız. Rakıyı susuz içiyoruz. Başlangıç için Şerefe deyip bardaklarımızı tokuşturuyoruz. Uğur ve Ben karşımızdakinin bardağının altına kendi bardağımızın üstünü denk getiriyoruz hep. Anlamı karşımızdakine saygıdır. ‘Sen benden daha saygınsın’ demektir. Sıra ikimize gelince büyük bir mücadele oluyor aramızda. Bardaklar karşılıklı diğerinin altına geldikçe masaya kadar iniliyor. Masada bazen birinden bahsedilir. O zaman kadehin altı masaya vurulup içilir o yudum. Anlamı o kişiyi anmaktır. Yemeğe gelirsek... Önce ızgaralar yenir. Zeytinyağlılar uzayan muhabbete bırakılır. Günümüzde tersi yapılıyor. Uğur, Metin, Enver (Hans) diğerleri. Ülkeyi konuşuyoruz. Dünyayı konuşuyoruz. Konuşmakla kalmıyor kurtarıyoruz boyuna. İlerleyen yıllarda ülkeyi de dünyayı da tanıyoruz. Herşey kuralsızmış meğer. Bizim konuştuklarımız ütopyadan öte değilmiş. Arabın Yeri 1980’lerin sonunda kapanmış. O yıllarda sahil doldurulup Üsküdar Harem’e bağlanmıştı.

Arabın Yeri. (Huzur Restoran)

Moda Burnu kalabalıklaşınca sakince kendimi dinleyebileceğim bir nokta olarak Salacak sahilini bulmuştum. Arabanın içinden çıkmadan kıyıdaki büfeden çay söyleyip denizi, Topkapı Sarayı’nı seyredip düşüncelere dalıyordum. 2010’larda burası da kalabalıklaştı. Park yeri bile bulamıyorum artık.

Salacak İskelesi çay ocağı olmuş şimdi. İçeri girince çeşitli fotoğraflar var duvarlarda. Yaşı büyük olan ocakçıya eskileri soruyorum. Küçük Evi anımsıyor. Arabın Yerini bilmiyor. Daha da tuhafı İskelenin yanındaki Plajı da bilmiyor. Ben iskeleyi de plajı da kullanmadım. Ama araştırıp yazıyorum. Kız Kulesine gitmemeye kararlıyım. O küçük binayı hep eski beyaz haliyle anımsamak istiyorum. Ancak vapurla geçerken görülebildiği kadar görülebilen. Gerisi hayalimde…

O kadar mutluyum ki… Bu şehirde bu şehri yaşayarak yaşadım çünkü…

ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL

Not: Besim Çeçener’deki gibi bende de gün yüzü görmemiş çok sayıda fotoğraf var. Çoğunu kendim çektim. Güvenilir bir kurum arıyorum sergilemek için.

  https://atilganblog.blogspot.com/2026/09/salacak-iskelesi-salacak-mahallesi.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/salacak-i%CC%87skelesi%CC%87 

 


6 Eylül 2026 Pazar

 İskeleler

PENDİK İSKELESİ

Pendik İlçesi doğuda Tuzla, batıda Kartal, güneyde Marmara Denizi, kuzeyde Sultanbeyli ile komşudur. Nüfusu 752033, yüzölçümü 190km2 olup 9km sahili bulunmaktadır. Deniz seviyesinden ortalama yülksekliği 39 metredir. Bölgenin bilinen en eski ismi Pantikapeondur. Bu isim Osmanlı döneminde Pendik olmuştur.

                                                        1980’lerde Pendik İskelesi

Pendik’te 1961 yılında yapılan kazılarda üç-dört bin yıl öncesine ait insan kalıntıları bulunmuş. Milattan önce Roma’nın, Milattan Sonra 395 yılından itibaren Doğu Roma’nın İmparatorluk sınırları içerisindeymiş. Zaman içinde çeşitli ordular tarafından zaptedilip el değiştirmiş. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethiyle Osmanlı’nın olmuştur. 1798-1889 yılları arasında 3 büyük yangın geçirmiş.

Pendik İstanbul’un ilk planlı yerleşimidir. 1889 yılında olan son yangın sonrası Padişah Abdülhamid Pendik’i yeniden kurmayı amaçlamış. Bu konuda görevlendirilen Ayan Meclisi Senato Hariciye Encümen Reisi Azaryan Efendi Paris’ten mimar-mühendisler getirerek burayı planlatmıştır. Hatta kendi isminin ilk harfi olan A harfini plana işletmiştir. Gazipaşa ve İsmetpaşa Caddeleri harfin iki ayağını, Dr. Orhan Maltepe Caddesi ise ortadaki yatay çizgiyi belirler.

Pendik’te Azaryan’ın A harfi.

1924 mübadelesinde Yunanistan’dan gelen Türkler Pendik’e de yerleştirilmişler. 1930-1970 arası Anadolu’dan gelenlerle nüfus 30000’lere ulaşmış. 1980 Yılındaki Nazım Plan ile buraya sanayinin getirilmesi nüfusu arttırmıştır. 1990 yılındaki nüfusu 235000’dir.

Pendik, 04.07.1987 tarihinde 19507 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 3392 Sayılı Kanun’la Kartal’dan ayrılarak müstakil ilçe olmuştur.

Burada Gözdağı, Ömerli Barajı, Sabiha Gökçen havaalanı ve Tersane gibi önemli tesisler bulunmaktadır. Haydarpaşa-Söğütlüçeşme’den kalkan şehirler arası trenler sadece Bostancı ve Pendikte dururlar.

İskele…

1888-1895 tarihli haritada Pendik İskelesi görülür,

1888-1895 Tarihli Haritada Maltepe, Kartal, Pendik İskeleleri.

1913 yılında Pendik İskelesinin fotoğrafları vardır.

1920 ve 1948 yıllarında da iskelenin fotoğrafları vardır.

1990’larda sahil doldurulur,

2004 yılında doldurmuş olan sahile yeni iskele inşa edilir. İDO’nun Yalova’ya feribot seferleri buradan yapılır.

                                                                   İDO İskelesi

Anı olmadan olmaz…

Pendik 1960’larda bahçeli evlerin olduğu hoş bir semtti. Teyzemin kızı evlenip eşiyle ilk burada oturmuştu. Uğurlu gelmişti. Zengin oldular. Bu sefer ona göre yerlere taşındılar. Ama oraları uğurlu gelmemişti.

1970’lerde 3 arkadaş sahildeki balık lokantasına gitmiştik. Pendikli olanımız ısrarla davet ediyordu çünkü. Oturduğumuz restoran deniz kıyısı değil deniz üstüydü. Yedik, içtik. Hesabı istediğimizde o arkadaşımız garsona kendisinin Pendikli olduğunu belli eden espiriler yaptı. Garson anlamadı. Bu sefer apaçık oralı olduğunu söyledi. Garson onu tanımadığını söyleyince arkadaşımız çöktü. Herkes anlamaz bunu. O bir Muhit Çocuğu idi. Eski muhitlerde hiç samimiyetiniz olmasa da mahallenizden biri dışarıda size selam verir. En azından tanıdığını belli ederdi. Muhit kavramının bitişi o yıllarda başlamıştı.

İstanbul’da zengin yerleşimi olarak bilinen bölgeler vardır. Hepsinin içi karışıktır aslında. Sırf zengin yoktur yani. Gerçekten elit bir yerden bahsedeceğim sizlere. Kartal’dan gelip minübüs caddesinden Pendik’e girerken sağ tarafta denize doğru çıkıntı yapan kara parçası. Çevreden kopuk üç beş sokaklık bir yerleşimdir. Eskiden denizle sınırdı. Şimdi dolgu alanın yeşilliği ile.

Kırmızı Çizginin Altındaki Yerleşim

Burada eşimin liseden bir arkadaşı oturuyor. Türkiye’nin en ünlü giyim markalarından birinin patronlarındandır. Bir gün eşimden lise sondaki kızına resim dersi vermesini rica etmiş. Amaç akademiye sokabilmek. Zira işleriyle ilgili bölümler orada. Moda vs. Eşim de ‘Olur’ demiş. Başladılar. Aklı başında bir çocuk. Eşim sadece kalem-fırça kullanmayı öğretmez. Müzelere, sergilere götürür. Dünya ressamlarını ve resimlerini öğretir. Yani kültürünü de verir. Bir gün bir kitap önermiş. Kız önce ‘hık mık’ demiş. Sonunda durumu açıklamış ‘Yaz tatilinde para kazanıp alabilirim ancak’. Tatilde ünlü bir hamburgercide çalışıyormuş meğer. Eşim şaşırmış ama uzatmamış. Kitabı kendi satın alıp ona hediye etmiş. Kızın annesini ilk gördüğünde durumu anlatmış. ‘O bizim zengin olduğumuzu bilmez’ demiş annesi. Babasız büyüttüğü kız çocuğu için böyle bir yöntem bulmuş meğer. Tartışmak haddimiz değil. Uzatmayayım. Kızımız akademide istediği bölümü kazandı. Okulu bitirdiğinde annesi ona sır olan durumu anlatmış. Tabii kızı çok şaşırmış. Sonra da onu başka bir şehirde bulunan fabrikanın başına geçirmiş. Diyeceksiniz ki ‘Ne güzel işte. Mutlu son.’. Hayır. Yıllarca durumunu benimseyen kızın hayali bambaşka bir şekilde oluşmuş. Okulu bitirip bir yerde çalışmak. Boş zamanlarında sergiler, sanat etkinlikleri gezmek. Halbuki fabrika İstanbul dışında. Üstelik yoğun iş temposundan boş zamanı olamıyor. Yani hayalleri hayal olmuş çocuğun.  Duyduğumuza göre sık sık annesine ‘Yaktın beni anne’ diyormuş.

Günümüzde Pendik İskelesini çok kullanıyorum. Sık sık Yalova’ya gidip geliyorum oradan. Pendikle hep iç içeyim yani. Ama 1960’lı yıllardaki 10000 nüfuslu köy gibi halini bildiğim için biraz tuhafıma gidiyor. 1970’lerde sahildeki dönerci, biraz ilerideki tatlıcı, iç taraftaki bahçeli evler... Hoş bir yerdi eski Pendik.  

İnanın Pendik yine hoş. Zaman ayırıp girin iç taraflara. Pişman olmazsınız. Tek sorun araba park yeri. Bu sorunun da sorun olmadığı yer var mıdır sanki?

ARİF ATILGAN 2026 EYLÜL

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/09/pendik-iskelesi-pendik-ilcesi-doguda.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/pendi%CC%87k-i%CC%87skelesi%CC%87

 

     

 

 


25 Ağustos 2026 Salı

Köşe Yazısı

DEPREM KONUSU

2000-2010 arasında bir dönem Mimarlar Odası ve TMMOB Afet Komitesi başkanlığı yaptım. 17 Ağustos 1999 depreminin ertesi günü Gölcük’te bilirkişilik yaptım. 12 Kasım 1999 Düzce Depremi sonrası sahadaydım. Ayrıca Kandilli Rasathanesinde çalışmalara katılarak Deprem Uzmanı sıfatı aldım. Çok sayıda Depreme Karşı Yapısal Bilinç (dkyb) konferansı verdim, panelde konuştum, Tv’lerde açıklama yaptım. Yani ‘laf ola beri gele’ konuşanlardan değilim.

Binaların yapıldıktan sonrası çok önemli… Bir de Kentsel Dönüşüm var ki o ayrı yazı konusu. Ama ilk konu kimsenin fark etmediği, bilmediği, ilgilenmediği hayati konulardır. Özellikle yetkililerin bu yazıyı okumasını öneriririm.

Binaların bitimi sonrası…

İnşaat süreci dört dörtlük devam ediyor, her çeşit kontrol  yapılıyor ve bina bitiyor. İskan alınıp insanlar yerleşmeye başlıyor. Sonra?...

Görünenler var ki bunlar olağan hatta hak sayılıyor. Kat çıkmak, balkon kapamak vs gibi. 

 Sonradan Yapılan Eklemeler. (2005 Yılının Fotoğrafları)

Ben görünmeyenlere değinmek istiyorum. Onları fotoğraflıyamıyoruz…

Tam bir ‘Saldım Çayıra Mevlam Kayıra’ durumu. Her taşınan gerek taşınmadan önce gerekse taşındıktan sonra kendi dairesi içinde dekorasyon adı altında keyfinin istediği tadilatı yapıyor. Taşıyıcı olmayan duvarlar yıkıldığı gibi binanın taşıyıcı sisteminin parçaları olan kolon-kirişlere de zarar veriliyor.

2000 başlarında gördüğüm örnekleri yazayım.

Örneğin duvar kalınlığının üzerindeki dişler traşlanıyor. Bu arada demirlere zarar veriliyor. Etriyeler kesiliyor. Etriye dikine demirleri bir arada tutar. Dolayısıyla hepsinin birlikte çalışmasını yani kolonun bütünüyle görev yapmasını sağlar. Kesildiğinde kolon görev yapamaz oluyor. Daha ileri gideyim… Bazı yerlerde kolon ve kirişler ayrı ayrı bazen de birlikte kesiliyor. Binanın taşıyıcı sistemi bütünüyle çalıştığı için hemen çökmeyebilir. Ama en küçük sarsıntıda yıkılır.

Taşıyıcı olmayan bölme duvarları ise binanın depreme karşı direnmesini sağlar. Yatay salınıma direnç göstererek taşıyıcı kolon-kirişe yardımcı olur. Yani esas taşıyıcı elemanlar olan kolon ve kirişlere kesinlikle dokunulmamalıdır. Bölme duvarları ise bir bilenin görüşü alınarak yıkılmalıdır veya yıkılmamalıdır. 

Önerimi yazmak istiyorum.

İskanı alınıp bitirilen bir binanın teknik sorumlusu olmalıdır. Mimar, inşaat mühendisi veya Yapı Denetim Kuruluşu olabilir. Zaman içinde sorumlular değişebilir ancak sorumluluk bina var oldukça devam etmelidir. Bu kişiye bina teknik sorumlusu veya başka bir sıfat verilebilir. O bina içinde yapılacak her tadilat Bina Teknik Sorumlusunun onayı ile olmalıdır. Her değişiklik hem o kişide hem belediyede hem de Çevre Şehircilik İl Müdürlüğünde kayda geçmeli, dosyalanmalıdır. İzinsiz yapılan tadilatların cezası can yakmalıdır. Binaların bittiği günkü gibi kalması ancak bu şekilde sağlanır. Aksi takdirde yakın gelecekte bugün dört dörtlük yapılıp bitirilmiş binaların bazıları tekrar yıkılıp yapılma durumunda olacaktır. 

Günümüzde bazı binaların durup dururken çöktüğü haberlerini duyuyoruz. Ben böyle bir şeyin çok zor olabieceğini hatta olamayacağını iddia ederim. Yıkılmadan önce bina incelense mutlaka yukarıda yazdığım tipte hırpalanmalar bulunurdu.

Eski binaların sağlamlığını savunmuyorum. Çünkü onların hepsi 1975 yönetmeliğine göre yapılmıştır. O yönetmelikte İstanbul ve çevresi 2. Derece Deprem bölgesidir. 1998 yılındaki Yönetmelik ise İstanbul ve Çevresini 1.Derece Deprem Bölgesi ilan etmiştir. Ayrıca gerek malzeme gerekse yapı yapılması çok değişmiştir. Esas konuyu dağıtmamak için buralara girmek istemiyorum. Başka bir yazıda değinirim.

Bir de Yanık Beton ve Döküm Demir konusu var ama günümüzdeki Yapı Denetim sistemi içinde bunların olması mümkün görünmüyor.

Tekrar ediyorum. Bitmiş bir binanın kesinlikle teknik sorumlusu olmalıdır. Tamirat da tadilat da sorumlu teknik elemanın izniyle yapılmalıdır. Aksi takdirde yakın gelecekte yeni yapılmış binaları da yeniden yapmak zorunda kalacağız. Yeni güvenli binaların güvenliliğinden emin olmalıyız.

Üstelik bu kadar zengin değiliz. 

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

Not: Bu yazıyı İstanbul’da yaşadığım binadaki bir dairede yapılan tadilat dolayısıyla yazdım. Kamyonla moloz çıktı. Belki sorun yoktur ama huzursuzum.

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/kose-yazs-deprem-konusu-2000-2010.html

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/deprem-konusu

 

 

 


20 Ağustos 2026 Perşembe

 

İskeleler

KARTAL İSKELESİ

Kartal ilçesinin batısında Maltepe, kuzeyinde Sancaktepe, kuzeydoğusunda Sultanbeyli, doğusunda Pendik bulunmaktadır. Nüfusu 2025’deki sayıma göre 475630 kişi olup yüzölçümü 48000m2’dir. İstanbul’un en yüksek yeri olan Aydos Tepesi ile balkonu denilen Yakacık Tepesi Kartal’dadır. Aydos Uludağ’dan sonra çevredeki en yüksek tepedir. Yakacık’daki Ayazma ise en serin noktadır. Ayazma alttaki LİNK’tedir: 

https://atilganblog.blogspot.com/2018/08/yakacik-ayazma-ayazma-cay-bahcesi-ve.html

Kartal İskelesi’nin Son Zamanları. (1980’ler)

6.Yüzyılda Kartalimen isimli bir balıkçı köyüymüş. Diğer yandan Aydos kelimesi Rumcada Kartal anlamına gelirmiş. Sonunda çevrenin adı Kartal olmuş.

Çevrede bulunan kalıntılar 6. Yüzyıl başlarındaki Bizans’a kadar dayanmaktadır. 1080 yılında Selçuklu Sultanı Süleyman Şah Pendik, Kartal ve Maltepeyi ele geçirir. Bizans İmparatoru ile 1081 yılında yapılan Dragos Anlaşmasına göre Süleyman Şah Dragos Çayını sınır kabül edeceğini taahüt etmiştir. Kartal 1400 yılında Osmanlı topraklarına katılmış. 1888 yılında İstanbul Şehremaneti sınırları içine alınmış. 1987 yılına kadar İstanbul’un büyük bir ilçesi olan Kartal bu tarihten sonra komşu ilçelere alan vermiş 2009 yılında bugünkü sınırlarını oluşturmuştur.

1929 yılında Yunus Çimento Fabrikası faaliyete başlamıştır.

Yunus Çimento Fabrikası’nın Hammade Çukuru ve Deniz Kıyısında Fabrika

1947 yılında ilçe Sanayi Bölgesi olarak ilan edilmiş. Balıkçılık ve tarım ile geçinen ilçe o tarihten sonra değişmeye başlamıştır.

2000’li yıllarda sanayi tesislerinin Kartal’dan çıkarılmasına karar verilmiş.

2013 yılında İstanbul’un Anadolu Yakası Adalet Sarayı, 2019 yılında Kartal Dr. Lütfü Kırdar Şehir Hastanesi hizmete girmiştir.

Kartal’da çok miktarda sosyal, kültürel tesis bulunmaktadır. 

İskeleye gelirsek…

1857 yılında Kartal’da ilk vapur iskelesi açılır,

1872 yılında Haydarpaşa-Pendik demiryolunun açılması ile iskele çevresi hareketlenir,

1950-1970… Kartal-Yalova arasında Mudanya ve Çardak isimli arabalı vapurlar çalışır,   

1980’ler… . Sahil doldurulmaya başlanmıştır. Arabalı vapur kaldırılır,

1990’ların sonları… Doldurulan sahilde İdo İskelesi hizmete başlar.

2005 yılında Mimarlar Odası olarak İstanbul’da UİA (Uluslararası Mimarlar Birliği) toplantısını organize etmiştik. O yıllarda yöneticiydim. Kongrenin teması benim şiddetle karşı çıktığım ‘Kentler:Mimarlıkların Pazaryeri’ idi. Kongre Vadisi olarak Lütfü Kırdar Kongre Merkezi, Taşkışla, Taksim, Galatasaray arasındaki alan ilan edilmişti. Buranın düzenlenmesi için proje yarışması yaptık. Yarışmayı kazanan proje alana 60 adet kule vinç yerleştiriyordu. Tabii buna da çok karşı durmuştum. Neyse. O günlere dönmeyelim… Şişman Kediler olarak anılan dünyanın önemli mimarlarını davet etmiştik. Irak asıllı kadın mimar Zaha Hadid te konuklar arasındaydı. Onun konferansında salon tıklım tıklım doluydu. Kürsüye çıktığında genç kadın meslekdaşlarımız pop sanatçılarına yapılan gibi çığlıklar atıyordu… Ünlü mimar 2006 yılında İBB’nin  Kartal için yaptığı proje yarışmasını  kazanır. Biz Mimarlar Odası olarak bu projeye karşı çıkarız. Çünkü Kartal MİA (Merkezi İş Alanı) olarak düşünülüyor, nüfus artışı vs getiriliyordu. Amorf mimari tarz diyebileceğimiz bir proje yapılmıştı… Belediyenin uygulamasında yatay mimariler düşey hale getirilmiş, nüfus artışı aynı tutulmuştu. Sonuçta geniş fabrika arsalarına fazla m2’li imar hakkı verilmişti. Fikrimi söyleyecek olursam… Madem ki yoğunluk getiren bir proje uygulanacaktı, keşke Zaha Hadid’in projesi uygulansaydı. Hiç değilse dünyanın en marka mimarlarından birinin projesiyle oluşan Kartal olurdu.

Zaha Hadid’in Kartal Projesi

1950-1980 arası Kartal-Yalova arabalı vapurlarına binerdim. Önceleri şimdikiler gibi büyük değillerdi. Yukarıdaki kapalı salon 1.Mevki, aşağıda arabaların ortasındaki uzunca set üstü 2. Mevkiydi. O yıllarda kapalı mekanlarda sigara içmek serbestti. Bu sebepten salon havasız oluyordu. Hava iyiyse 2.Mevki bilet alır dışarıda zaman geçirirdim. Bir keresinde denizin ortasına gelmişken günlük güneşlik olan hava bir bozdu. Yağmur fırtına. Aşağıda 2.Mevkide oturanların hali berbat. Kaptan yukarıdan seslenmişti ‘Yukarıya gelin’ diye. Günümüzde mevki filan yok. Daha da güzeli vapurda sigara içmek yasak.

 Eski İskele ile Sahildeki Yeni İskele

O yılların ünlü köşe yazarı Refi Cevad Ulunay (1890-1968) Yunus’taki çiftliğinde yaşıyordu. Sabah çiftlikten istasyona Menekşe isimli eşeğiyle gelir, eşeğini kahyaya bırakıp trenle Haydarpaşa’ya gider, vapurla Karaköy’e geçer, oradan da dolmuşla Cağaloğlu’na Milliyet Gazetesi’ne işe giderdi. Akşam da aynı yoldan eve dönerdi. Üstad hayvanları çok severdi. Gündüz birine kızıp ‘Eşek. Kaz Kafalı.’ filan derse eğer,  mutlaka akşam çiftliğe döndüğünde o hayvanları öpüp özür dilermiş. Yaşım küçüktü ama onunla birlikte Peyami Safa, Burhan Felek gibi yazarları okumayı severdim.

1970’lerden beri Yakacık’ta Ayazma Çay Bahçesine giderim. Kartal’a yerleştirilen sanayi tesisleri deniz manzarasının güzel duygusunu yok ediyordu. Şimdi de yüksek binalar…

1970’ler… Yunus Çimento Fabrikası çalışıyor. E-5 Kartal kavşağına gelmeden yolun alt tarafındaki büyük çukurdan kalker (kireç taşı) çıkarılıyor, kazanlara yüklenip teleferik hattıyla deniz kıyısındaki fabrikaya aktarılıyordu... 

Kalker Çukuru ve Fabrika

Kalker taşları toz haline getirilip basit eklemelerle ısıtılarak karıştırılıyor, 50kg’lık torbalarla satışa sunuluyordu. O toz inşaatlarda çakıl-kum ve su ile karıştırıldığında kristalleşerek sertleşiyor. Yani beton oluyor... Fabrikanın biraz ilerisinde kamu kurumlarının lojmanları vardı. Hem onların hem de çevredeki evlerin çatıları çimento fabrikasının tozuyla bembeyaz olmuştu. Daha ileride demiryolunun üst tarafında futbol sahası bulunuyordu. Yemyeşil doğal çayırdı. Kadıköy’den bir takımla orada oranın takımıyla maç yapmıştım.

Fabrika 1990’ların başında kapatılır, 2010’ların başında yıkılır. Keşke Çimento fabrikasından kalan dev silolar muhafaza edilseydi. Önemli bir endüstriyel miras olurdu.

Yunus Çimento Fabrikası

1970’lerde arkadaşım Kimya Mühendisi Engin Dinçol bu fabrikada çalışıyordu. Çok sorumluluğu vardı. Özellikle döner fırının sönmemesi gerekiyor. Acil durumlarda gece bile fabrikaya çağırılıyordu. Bir süre sonra ayrılmıştı. Erken kaybettiğim arkadaşlarımdandır. Rahmet dileyelim Engin’e. 

Özetlersek… 2006 öncesi Kartal’da az katlı işçi evleri vardı. Sempatikti. 2006 sonrası gökdelenler yapıldı. İnsani ölçülerin üzerine çıkıldı. Düşünmeden edemiyorum. Zaha Hadid’in kazandığı proje yarışmasının amacı yüksek binalarla nüfus arttırmak mıydı?

Hep derim. İskeleler sadece iskele değildir. 

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/iskeleler-kartal-iskelesi-kartal.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/kartal-i%CC%87skelesi%CC%87

 

 

 

4 Ağustos 2026 Salı

 Köşe Yazısı

GEYİKLİ-DALYAN-BOZCAADA GEZİSİ

Yalova’dan yola çıktık. Tali yolları severiz eşimle. Geziyi yollardan başlatmış oluruz böylelikle çünkü. Gemlik’i geçince sağa Mudanya yoluna saptık. Çok virajlı bir yol. Kıyı kıyı Trilye’ye geldik ve ilk molamızı verdik. Olumsuz anlamda değişim gördüm. Yolluklarla karnımızı doyurduk. Kahve sonrası tekrar yola koyulduk. Ana yoldan değil tabii yine. Sağda itfaiyenin önünden devam ederek Karacabey’e kadar gittik. Hep zeytinliklerin içinden. Karacabey’den sonra Bandırma, Biga, Çan, Bayramiç, Ezine ve Geyikli-Dalyan. Kaldığımız otel Sunset. Tek tek müstakil evcikler. Değişik. 1 hafta çevreyi gezdik. Çevrenin içinde Bozcaada da var.

Sunset

Bozcaada çok kalabalık. Bağlar azalıyor. Tabiiki Ayazma Plajından denize  girdim. Ama oradaki buz gibi akan ve şampuan gibi saçları uçuşturacak kadar temizleyen duş paralı olmuş. O su kuyudan çıkar bildiğim kadarıyla. Oranın insanları belediyenin saat koyduğunu, mecburen paralı yaptıklarını söylediler. Merkeze döndük.

Ayazma Plajı

Bilinen şeyleri anlatmak istemiyorum. Herkes gitmiştir bu güzel adaya. Biz ilk olarak 2000’lerin başında gitmiştik. Ada boştu. Vapurdan çıkıp meydandaki erkek kahvesinde nefeslenmiştik. Bu arada  kalacak yer soruşturalım diye düşünürken oturanlardan biri ‘Yer lazım mı?’ diye sordu. İki sokak yukarıda pansiyonları varmış. Gittik. Eşi karşıladı. Bir odaya geçtik.

Eski Yılların Erkek Kahvehanesi Günümüzde Kafe

2000’li yıllarda karşımızda Talay Şarap fabrikasının arka kapısının girintisi vardı. Sabah üzerlerindeki çiyle getirilen üzümler santrifüj makinasına alınıp sapları ayrılarak içeri sokuluyordu. Fabrikanın içini de gezmiştim. 1  bekçi vardı sadece. Üzümler eziliyor, suyu süzülüp beton tanklara dolduruluyordu. Burada şeker kendi kendine alkole dönüşüyormuş. O arada fokurdadığını duyuyorsunuz. Arada bir tanklardan birbirine devrediliyor. Zamanını kaçırırsanız sirke oluyor.  Neyse… Detaylara girmeme gerek yok. Şarap imalatı yapmayacağız. Ada boştu. Ağustos sonu veya eylül başıydı. Bağ bozumu zamanı yani. Turizm bugünkü gibi değildi o zamanlarda. Öyle sokaklara yayılan restoranlar filan yoktu. Hatta esnaf bile yoktu. Bir bakkal ve bir de kasap vardı. Biz mangal da götürmüştük. Her akşam sardalya balığı pişirecektik. O balığı hiç bulamadık. Kasaptan et-kıyma alarak idare etmiştik. Bir tane de  fırını vardı adanın. Çiçek Fırın. Bizim pansiyondan  askeriye tarafına yürüdüğünüzde soldaki sokaklardan birindeydi. Oradan caddeye iniliyordu. Hani derler ya… Has fırın. Nefis ekmekleri vardı. Bir de şam kurabiyesi. Annelerimizin bize, eşlerimizin çocuklarımıza yaptığı ev kurabiyesi. Kurabiye dediğime bakıp ta küçük şeyler gibi anlamayın erkek hemcinslerim. Avuç büyüklüğündedir. Bilmeyen değil yapmayan kadın yoktur bence. Şam kurabiyeleriyle aşağıdaki büyük çay bahçesinde kahvaltı yapmayı çok sevmiştik. İşte bu bizde gelenek oldu. Her gidişimizde yapar olduk.

2026… Yine oraya uğradık. Fırınmız turistik olmuş. Çeşitleri çoğalmış. Önlerindeki küçük balkona masalar koymuşlar. Özel bir mekan olunca turlar geliyor ve nöbetleşe kullanıyorlar o küçük balkonu. Biz 4-5 çeşitten aldık. Tabii şam kurabiyesiz olmaz. Çay bahçemize indik. Birbirine yakışan iki şey. Çay ve kurabiyeler… Karnımızı doyurduk. Büyük bir keyifle geleneğimizi gerçekleştirdik.

Çiçek Fırın

Çay bahçesinde bir heykel vardır. Çoğu kişi kim olduğunu bilmez. O Halil Kaptan’dır. Lütfen bu LİNK’i de tıklayıp okuyun.  

http://atilganblog.blogspot.com/2023/09/

Halil Kaptan’ın Heykeli ve Biz

Eskiden Adaya Odunluk İselesi’nden gidilirmiş. Halil kaptanın mavnasıyla. 1986 yılndan sonra vapur çalışınca Geyikli İskelesi yapılmış. Dolayısıyla orası önemli bir merkez olmuş. Halbuki buranın esas yerleşimi Bergaz (Gökçebayır) Köyüdür. Geyikli minik bir köy, Dalyan ise daha da minik bir balıkçı köyü imiş.

2000’lerde Dalyan Köyünde iki villa yapmıştım. 80 evli bir siteydi. O yıllarda Odunluk İskelesi delik deşik harap bir haldeydi. Balıkçıların gemileri yanaşırdı. Hatta bir adetleri vardı o yıllarda… Tuttukları balıkları kasalara doldurup soğutuculu araçlarla naklederlerdi. Bu arada yere dökülen balıkları poşetlere koyup o sırada orada bulunan halktan kişilere dağıtırlardı. Bir keresinde kayınbiraderle oradayım. Biz bu adeti bilmiyoruz. Adamlar bize balık verince şaşırdık. Konuyu anlattıklarında almıştık.

Odunluk İskelesi

Günümüzde iskele tamir görmüş. Ama ana yola kadar yeme-içmeciler dolmuş. İskelenin ucunda yine balıkçı gemileri var. Değişmeyen şeyler hoşuma gider. Uçta birkaç kişi de oltayla balık tutmaya çalışıyordu. Orada uzun misinayla ucu demirsiz yani dibe batmayan oltayla zargana veya kırlangıç tutulur aslında. Bunları düşündüm ama adamlara bilgiçlik yapmak istemedim. Bu arada balıkçı gemisinden biri bana koca bir poşet dolusu balık vermez mi? Belli ki yerlere dökülmüş. Balıkçıların da yiyecek zamanları yok. Eşimle beni vermeye değer bulmuşlar. Teşekkür ettim. Otelde kaldığımı söyledim. Bir genç ‘Ağbi bana versene’ dedi ve aldı. Gitti. Balıkçılara sordum. ‘Burada böyle bir adet vardı. Bilir misiniz?’ diye. ‘Evet’ filan dediler ama hallerinden bilmediklerini anladım. Onlara eskiden balıkçı gemilerinin Yunan adaları tarafına gittiklerini, en az 2 hafta sonra döndüklerini, iskelede eşlerin-çocukların-ana-babaların kendilerini yolcu ettklerini anlatmadım. Ama içimden  çok teşekkür ettim. Bana o günleri anımsattıkları için.

Ezine’ye de gittim tabii ki. Tetik Köftenin köftesini yemezsem aklımda kalır çünkü. Uzun süredir babasının kopyası olan oğlu işletiyor. Her defasında bizi tanıması hoşuma gidiyor...Sonra da belediyenin yanındaki dodurmacı.. Ezine hayvancılığıyla öne çıkar. Bu sebepten süt ürünleri nefistir. Parkını, caddelerini beğendim. Çalışılmış. Sadece kapalı pazaryerini tutmadım.

Buna karşın çok sevdiğim Geyikli yerleşiminde bir salaşlık gördüm. Aman…

Dönüşümüz aynı güzegahtan oldu. Yalova’da ana yoldan çıkıp eve doğru doğrulduğumda eşim ‘Bravo sana. İyi yolculuk oldu.’ Dedi. Gençler bilmez. Bu kadar yıldan sonra eşlerden iltifat almak çok değerlidir. Nitekim biraz sonra ‘Yine de bundan sonra otobüsle gezelim’ deyiverdi.   

Pandemi sonrası ürkerek te olsa gezmelerimize dönmeye çalışıyoruz. Ama normalleşemedik. Tur şirketlerimiz daha bir alem. Kimi battı, kimi devretti, kimi tur yapmak yerine bilet satıyor. Yani ortam bizden farklı değil.  Olsun. Yeter ki ‘Hayat devam ediyor’ diyebilelim.

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/yazs-geyikli-dalyan-bozcaada-gezisi.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/geyi%CC%87kli%CC%87-dalyan-bozcaada-gezi%CC%87si%CC%87

 

26 Temmuz 2026 Pazar

 Köşe Yazısı

BELEDİYELER

Daha önce muhtarlık ile ilgili yazmıştım. https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/muhtarlik

Bu yazıdan sonra mahallemdeki muhtarlığa bırakılan trafik cezaları 2 yıl bana bildirilmediği için faiziyle dünya kadar para ödedim. Telefona çıkmayan Muhtara gittiğimde telefonun sesinin kısıldığını ve kendisinin orada hiç bulunmadığını gördüm. Muhtarlıkta ücretini belediyenin ödediği kişi bulunuyordu. Yazı tıklayıp okunursa ne kadar haklı olduğum anlaşılacaktır.

Gelelim belediyelere…

Başka başka Belediye bölgelerinden gözüme ilişen yanlış uygulamaları yazacağım.  Belediye isimlerini vermeyeceğim. Amacım sorunları ortaya koymak. Varsa çözüm önermek. Yoksa...

Altta her üç nokta arasında bir konu bulunmaktadır.

Tescilli tarihi eser bir sinema restore edilmeden başka amaçla kullanılıyor. Hem de belediye tarafından.… Tarihi bölgeler ticarileştiriliyor… Apartmanda rastgele cepheye klima asılıyor. Şikayet edince belediye yetkilisi ‘mahkemeye gidin’ diyor. Deniz kıyısı bir binada alt kata açılan dondurmacı öyle bir tabela kullanıyor ki üst katta oturan değil denizi, sokağı bile göremiyor… Balkonlar kapatılıyor… Çatılar kapatılıp daire içine katılıyor… Bahçe katındakiler bahçeyi konut içine alıyor… Çöp konteynırının yanına bırakılan eşyalar alınmıyor. ‘Görevimiz değil’ deniyor… Üst katlarda oturanlar pencere denizliğine saksı koyuyor. ‘Rüzgarda aşağıda yürüyen birinin başına düşer’ diye belediyeye gittiğinizde ‘Mahkemeye gidin’ deniyor… Parklardaki yeşil alanlar betonlanıp Etkinlik Alanı yapılıyor. Daha sonra kapalı hale de sokulacaklar  belliki… Bitişik nizam yerlerde komşudan gelen su veya kanal sızıntısına belediye karışmıyor. ‘Mahkemeye gidin’ diyor… Şehrin en güzel yerindeki ev, içinde dansöz oynatılan bir mekan-restoran-kafe haline getiriliyor. Üstelik bina tanınmayacak şekilde değişime tabi tutularak. Tescilli tarihi eser yapılması gerekirken… Aslnda etrafına birkaç masa-sandalye konması gereken deniz kıyısı büfeler onlarca masalı çay bahçesi yapılıyor…  Tescili tarihi eser cami yıkılıp yerine yenisi yapılıyor. Eskisinin fotoğrafı  bile bulunamıyor, yeni yapılanı tarihi eser sanıyor insanlar… Ülkenin en bilindik çevrecisinin heykelinin yanına GSM anten direği dikiliyor…

Fransız Balkonun Camı Sökülüp Klima Takılmış.  Esas Balkonun İçinde Tesisatıyla Yer Ayrılmış Halbuki.

Tekrar ediyorum. Yazdıklarım çeşitli illerdeki çeşitli belediyelerde gördüğüm yanlış uygulamalardır. Bunları kolaylıkla  çoğaltabilirim. Okurlar da eklemeler  yapabilir. Konuyu irdeleyelim istiyorum.

Öncelikle Belediyenin esas görevleri nelerdir? Yol-Ulaşım, Su-Kanal, Temizlik-Çöp, İmar–İnşaat, İtfaiye, Cenaze İşleridir. Bu görevler  yerine getirildikten sonra diğerleriyle uğraşılmalıdır. Lütfen dikkat edin. Sıraladığım görevler orada yaşayan insanların önce hayatiyeti sonra konforu ile ilgilidir.

Eskiden tüm bu görevleri belediyeler yerine getirirdi. Günümüzde mahkemeye gitmenizi söylüyorlar. Avukat Parası, Mahkeme Parası ve 1-2 yıl zaman… Bunu göze alamayan insanlar apartmandaki sorunluyla uğraşmaktan ya vazgeçiyor ya da kavga ediyor. Her iki durumun da sonuçları kötü…

Günümüzdeki belediyeler bu konularla niye ilgilenmiyorlar? Çünkü insanlarla kötü olmak istemiyorlar. Oy meselesi sanırım… Onun yerine gezi, kurs, konser, yardım, etkinlik vs gibi sosyal faaliyetlerle ilgileniyorlar. Ama bunlarda da bazen devamlılık olamıyor. Örneğin muhtaçların evine hergün yemek götürülürken bu hizmet aniden kesilebiliyor…

İlgilenmedikleri konular içinde binaların depreme karşı güvenli olması ve bu durumun muhafazası da var…  Ayrıca işleyeceğim...

Yazının başında Muhtarlar ile ilgili yazımın linkini koydum. O yazının sonunda  muhtarlığın gereksizliği ortaya çıkıyor. Bu yazıda yazdıklarım ise esas işlerini yapmaktan kaçınan belediyelerin de gereksizliği maalesef.

Kurumlar insanların yaşamına dokunmalıdır. Dokunmadıkça unutulurlar. Unutuldukça ‘olmasa da olur’ düşüncesini oluştururlar. Sonunda yok olurlar. 

Dikkat!...

ARİF ATILGAN 2026 TEMMUZ

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/07/yazs-belediyeler-daha-once-muhtarlk-ile.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/beledi-yeler