29 Aralık 2013 Pazar

SÜREYYA PAŞA SİNEMASI




Mimarlara Mektuplarım




SÜREYYA PAŞA SİNEMASI

Arif Atılgan


Süreyya Paşa, Sultan 2.Abdülhamid zamanı seraskerlerinden Rıza Paşa’nın üç oğlundan biri idi. Aileden zengin olan Paşa,1. Dünya Savaşı sonrası askerlikten ayrılmış, ticarete başlamış ve daha da varlıklı olmuştu. 1874-1955 yılları arasında yaşamış, milletvekilliği de yapmış olan Süreyya Paşa, Ülkeye batı kültürünü getirebilme gayretleri içersinde bulunmuş ve bu anlamda, Başıbüyük Süreyya Paşa Sanatoryumu, Maltepe Süreyya Paşa Plajı, Kadıköy Yoğurtçu Parkı, Moda Kanalizasyonu yapımları gibi çeşitli hayırlı işleri gerçekleştirmiştir.


Süreyya Paşa Kadıköy’de okulları geliştirmek için kurulmuş bir dernekte üye iken, bu derneğe yardım toplamak amacı ile etkinlik yapmak için Rum Kilisesine ait olan Hale Sinemasını kiralamak ister. Hale Sineması bu günkü Reks Sinemasının yerinde bulunan daha önceki sinemadır. Ancak Rum Kilisesi sinemayı kiralamaz ve bu duruma çok içerleyen Paşa, kendisi Kadıköy’de bir tiyatro binası inşa etmeye karar verir.

1923 yılında inşaatına başlanan ve 6 Mart1927 tarihinde açılışı yapılan bu bina Bahariye Caddesi ile Canan Sokak arasındaki 3000m2 lik arsaya 5500m2 kapalı alan olarak yapılmıştı. İlk yıllarında müdürlüğünü Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey yürütmüş, daha çok sinema olarak kullanılmıştı. Sinemada 880 koltuk bulunmaktadır. 1990 yılından sonra koltuk sayısı 770 e düşürülmüştür. 

O yıllarda Nazım Hikmet’in babası tetanos aşısı olmuştur. O sıralarda bir kuduz köpek tarafından ısırılır, kuduz aşısı yapamazlar, evde yatmaktadır. Eve ziyarete gelen Süreyya Paşa Hikmet Bey’e hesapları da sorunca Nazım Hikmet çok alınır ve babası öldükten hemen sonra Süreyya Paşa’ya “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübe-i Kalemiye” şiirini yazar.
 
Mimarı bilinmemekte olan binanın cephesi, giriş holü ve fuayeleri Paristeki Champ’s Elysee Tiyatrosundan örnek alınmış, içi ise Alman Tiyatro binalarına benzetilmek istenmişti. Sahnenin tam karşısındaki loca Atatürk için hazırlanmış ancak Atatürk buraya hiç gelememiş, bu loca daha çok Süreyya Paşa tarafından kullanılmıştı. 1928 yılında Süreyya Opereti isimli bir Sanat Gurubu burada başarılı oyunlar sergilemiş, bu gurubun yetenekli ve güzel üyesi Suzan Lütfullah Sururi Hanım genç yaşta öldüğü için sinemanın girişine onun büstü yerleştirilmişti. Suzan Hanım günümüzün tanınmış sanatçısı Gülriz Sururi’nin annesi olup kızına hamile iken de burada sahneye çıkmıştır. Üst katta, sonraları Cep Sineması ve Tiyatrosu olarak kullanılan mekânda, balo salonu da düşünülmüş, gelin odası motor dairesinin bulunduğu çatı arasına konmuş ve buradan balo salonunun tepeden seyri sağlanmıştı. İç süslemeleri kendisine özel olan bina, hala kalitesinden bir şey kaybetmemiş olan betonu ile, ilk betonarme yapı örneklerinden olup, o yıllarda bile bu sistemle geniş açıklıkların geçilebildiğini herkese örnekleyebilmişti. Binanın içindeki resimler zamanın ressamı Naci Kalmukoğlu, heykel ve kabartmalar ise ilk Türk heykeltıraşı İhsan Özsoy tarafından yapılmıştı.

Süreyya Paşa Sineması
Champ’s Elysee Tiyatrosu
Süreyya Paşa ilk yıllarında işletmeciliğini kendisinin yaptığı bu sinemayı, 1950 yılında eşi Adalet İlmen Hanımla birlikte, ölünceye kadar geliri kendilerine verilmek kaydıyla Darüşşafaka’ya hibe etmişti.

1930 yılında ilk sesli film gösterilen Süreyya Sineması 31 Aralık 2005 tarihinde kapatılmış ve Kadıköy Belediyesi tarafından Darüşşafaka Cemiyetinden 49 yıllığına kiralanmıştır. Bu tarihte bina kendi işlevini kaybetmiş, içersine trikotaj atölyesi, mağazalar gibi bambaşka fonksiyonların yerleştirildiği bir konuma getirilmiş halde idi.

Süreyya Paşa Sineması Fuayesi
Champ’s Elysee Tiyatrosu Fuayesi

Cafer Bozkurt Mimarlık Ofisinin değerli çalışmaları ile yürütülen proje ve uygulama safhalarından sonra 14 Aralık 2007 tarihinde açılışı yapılan bu güzel salonda 565 koltuk bulunmakta, ayrıca 500 kişilik balo salonu da hizmete hazır durumda kullanıcılarını beklemektedir. Depreme karşı taşıyıcı sisteminin güçlendirildiği binada restorasyon projesi ile yapılan en önemli değişiklik bodrum katın ve sahnenin opera sergilenmesine göre düzenlenmesidir.

Çocukluk ve delikanlılık anılarımda Süreyya Sineması ve diğerlerinin çok geniş yeri vardır. Özellikle bu sinemanın makinisti arkadaşım olduğu için buraya fazlaca gider, çoğu zaman arkadaşımın yanında, makine dairesinde film seyrederdim. O yıllarda kömürlü sinema makineleri ile film oynatılır ve bu sebepten sık sık artı-eksi uçlu kömürlerin birbirinden uzaklaşması sebebi ile film kararırdı. Makinist arkadaşım kömür uçlarını yaklaştırarak tekrar ark yapmalarını sağlar, buradan oluşan ışığın hemen arkasındaki ayna vasıtasıyla objektife ve oradan perdeye ulaşması ile film devam ederdi. Bu müdahalede geç kalınırsa sinemanın ışıkları yakılarak ayar yapılması zorunlu olurdu. Bir de film koptuğu zamanlarda ışıklar yakılır, kopan film asetonla yapıştırılır, kaldığı yerden devam ettirilirdi. Sonraları yeni kömürsüz makineler çıktığında sanırım tüm sinemaların makinistleri rahat etmişlerdi. Zira filmi oynatmaya başladıktan sonra makinist yanındaki ile sohbet edebiliyor hatta dışarı çıkıp içecek almaya bile gidebiliyordu. Ancak film kopma arızaları yine devam ediyordu. Bir keresinde ben içerde yalnız iken film kopmuş, ne yapacağımı şaşırıp, acele dışarı çıkıp arkadaşımı çağırmıştım.

Benim gibi birçok eski Kadıköylünün güzel anılarının olduğu bu sinemanın yeniden hayata geçirilmesi bizler için büyük mutluluktur. Ayrıca gerçekten kültür seviyesi yüksek olan Kadıköylülere bir Opera Binasının gerekliliği öteden beri bilinmekte idi. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin kullanımında olacak olan bu bina Kadıköy Halkına layık gerçek bir Kültür Merkezidir. Büyük kapsamlı oyunlar için sahnenin küçük geleceği, onlar için ancak AKM deki sahnenin yeterli olduğu söylenmektedir. İlerde Kadıköy’e o ölçekte bir salonda yapılmalıdır. Ancak burası şu anda yeterlidir ve böyle bir salonu bizlere kazandıranlara başta Kadıköy Belediyesi olmak üzere teşekkür edilmelidir. Bu arada Kadıköy’ün İstanbul Valiliği İl Genel Meclisi Üyelerine de teşekkür etmek gereğini belirtmekte yarar vardır. Zira bu işe 11 Milyon YTL ödeneğin İl Özel İdaresinden sağlanması için gerekli İl Genel Meclisi kararını Kadıköylü üyeler çıkarmışlardır. Basından edinilen bilgilere göre bu para yetmemiş, üzerine Kadıköy Belediyesi tarafından bir miktar daha ilave edilmiştir.

Umarız bugün Kadıköy’ün en eski sinema binası olan ve halen tabela atölyesi olarak kullanılan Yeldeğirmeni Özen Sineması da aynı şekilde halkımıza kazandırılır.Süreyya Paşa Opera Binası sayesinde gerçek bir kültür merkezi görebildiğimiz için Caddebostan Kültür Merkezi’nin tabelası bizi biraz mahcup etmelidir herhalde. Görüldüğü gibi hep eleştiren, karşı çıkan değiliz. Bizler gerektiğinde iltifat etmeyi de bilebilmekteyiz. Yeter ki bu tip örnekler karşımıza çıkarılmış olsun.
ARİF ATILGAN Mayıs 2008 Mimarlara Mektup

22 Aralık 2013 Pazar


Kent Mektupları



SPOR (FUTBOL) KULÜPLERİ
Arif Atılgan
Mimdap’ın Gözlem Sütunundaki son üç yazımın konusu 3 büyük kulübümüzün statlarının tarihi geçmişleri idi. O yazı dizisini, bu araştırmaları yaparken dikkatimi çeken bir konuya eğilerek sonlandırmak istiyorum. Konu, futbolun siyasetle iç içe olması ve bunun sonucu olarak kulüplerin yasalara karşı ayrıcalıklı konumları.
Görülüyor ki 100 yıl öncesinde de spor ama özellikle futbol oldukça popülerdir. Dolayısıyla her popüler konu gibi futbol da siyasetle iç içe olmuştur. Dikkat edilirse devlet kendi arsasına kendi parasıyla stat inşa ediyor. Daha sonra bu stadı futbol kulübüne düşük bir ücretle kiralıyor. Bu yapılana da kamu hizmeti adı veriliyor. Kamu hizmeti olabilmesi için halkın bu tesislerde spor yapabilmesi gerekir. Böyle bir şey olmadığı gibi kulüpler o statlardan gelir de elde ediyorlar. Bu ayrıcalıklar için gösterilen tek sebep onların ülkeyi yurt dışında temsil etmeleri. 
Ülkemizdeki spor kulüplerinin dünyadaki en düşük vergi oranına sahip olanlarından olmalarına rağmen ödemeleri gereken vergileri af ettirmeye çalıştıklarını spor medyasından öğreniyoruz. Ayrıca kulüp yöneticileri de spor camiasından değil iş dünyasından kişiler olmaktadır. Kendi işyerlerinde ticari olarak başarılı olan bu insanlar nedense kulüp idaresinde aynı başarıyı gösteremiyorlar. Borç içindeki kulüpler devamlı devletten bir kolaylık bekliyorlar. Yönetici işadamlarının bu konumları da araştırılmaya değer. Eğer bu kişiler devletle yaptıkları özel işlerinde avantaj sağlıyorlarsa veya diğer işlerinde devletten onlara kolaylık sağlanıyorsa bunun anlamı ranttır. Öte yandan ekonomi yazarları borsada spor kulüplerine yatırım yapacak olanların iyi düşünmeleri gerektiği uyarısında bulunuyorlar.
                                                                    Fenerbahçe Stadı

Ancak konunun bizi ilgilendiren tarafı planlama ve imar alanlarında yaşanan bölümleridir. Spor kulüpleri imar rantlarından en üst seviyede yararlanmaktadırlar. Onların yaptıkları kaçak bina veya fazla inşaat alanlı projelere ya göz yumulur ya da tadilat planları çıkarılarak yasallaştırılmaları sağlanır. Kulüp ismi vermeyeceğim. Zira sadece büyük kulüplerde değil her kulüpte bu durum var. Amacım konuyu genel değerlendirmek. Örneğin: Fenerbahçe burnunda çeşitli spor kulüplerinin tesislerini, Fulya semtindeki yüksek binaları sıradan vatandaş yapabilir mi? Bir türlü anlayamadığım üst kullanım hakkı ne demektir?
Spor kulüpleri kamu arazilerini devletten spor tesisi yapmak için kiralıyorlar. Daha sonra oralara yaptıkları inşaatların TAKS ve KAKS sınırlamaları var mıdır? Diğer taraftan 1800 lü yıllarda Kuruçeşme’de denizdeki küçük kayalık alan, bugün bir ada olmuş üzerine çok katlı bina yapılması konuşulmakta. 
Statların bulundukları yerler inşa edildikleri zamanlarda kentin tenha yerleri iken bugün yoğun merkezleri olmuşlardır. Aslında kent planlanırken spor tesisleri bu derece merkezde yer almamalıdırlar. Dünyada kent merkezinde bulunan statlar vardır. Ancak o örneklerde otopark, toplu ulaşım sorunlarının başarılı bir şekilde çözüldüğü görülmektedir. Bir de oralardaki futbol seyircisi ülkemizdeki gibi çevreye zarar veren fanatik ve şiddet içeren yapıda değildir.
                                                Yeniden Yapılacak Olan İnönü Stadı Maketi
1970 li yıllara kadar İnönü Stadında iki maç üst üste oynandığından dört takımın taraftarı, 1900 lü yıllara kadar da iki takımın taraftarı, hep birlikte maç seyredebiliyorlardı. O yıllarda futbol seyircisi henüz fanatik değildi. Onlara tramvay ve belediye otobüslerinin biletçileri ‘hasta’ sıfatını vermişlerdi. Biletçiler, stat yakınındaki durağa geldiklerinde ‘hastaneye geldik inecekler insin’ diyerek bunu belli ederlerdi. Yani o yıllarda futbol seyircisi korkulan bir kitle değildi.
                                                          İspanya’da El Madrigal Stadı
Diğer ülkelerin çoğunda bu tip sorunlar yoktur ama oralarda da bizlere ilginç gelebilecek başka sorunlar yaşanmaktadır. İspanyada oynayan Türk futbolcusu Nihat Kahvecinin kulübü Villarreal, aynı adı taşıyan bir semtin takımıdır. Bu semt ise Valencia kentinin 60.000 nüfuslu banliyösüdür. Villarreal takımı maçlarını 25.000 kişilik El Madrigal stadında oynamaktadır. Dolayısıyla maç günleri yerleşimde yaşayanların yarısı stada maç seyretmeye gitmektedir. Bu kişiler doğal olarak nüfusun aktif kısmını da oluşturduklarından, maç günlerinde semtte başta hırsızlar olmak üzere yasa dışı kişilere karşı güvenlik açısından oldukça sıkıntılı saatler yaşanmaktaymış.

Galatasaray’ın Yeni Stadı Arena

Statların kent merkezinde olmasının kulüplere başka bir avantajı da AVM gibi değerlendirilebilmeleri. Eskiden statlar maç olmayan günlerde ıssız binalar olurlardı. Şimdi hem dışarıdaki dükkânları hem içerdeki ofisleri ile birer AVM durumundadırlar.
Bütün bu avantaj, rant, ayrıcalıkların parasal karşılığı bulunmaktadır. İşte o parasal karşılıklar toplanırsa oldukça büyük rakamlar ortaya çıkacaktır. Bu rakamlar bizlerden yani halkın cebinden karşılanmış olmaktadır. Zira devletin maddi olarak kaybı olan veya kazancı olacakken olamayan her bedel halk tarafından ödenmektedir.
Bilebildiğim kadarıyla spor kulüplerinin yasal gelirleri olarak maç hasılatları, sponsor gelirleri, reklam gelirleri, yayın gelirleri, ürün satış gelirleri, sporcu bonservis gelirleri ve bağışlar bulunmaktadır.  Kulüpler bu gelirlere göre bütçelerini düzenlemelidirler. Ayrıca statlarını da kendileri inşa etmek durumunda olmalıdırlar. Ancak böyle yapmaya gayret eden kulüplerimizin başına çeşitli sorunlar gelebilmektedir. 
Popülerliği sebebiyle olsa gerek siyaset futbolun içersinde olmayı sevmektedir. Ancak siyaset eğer spor kulüplerine ayrıcalık sağlayacaksa önce bu ayrıcalıkların parasal değerini kamuoyuna açıklamalı ve seçim meydanlarında açıkça bunu belirterek halktan oy talep etmelidir. Halk kendi parasıyla büyük paraların döndüğü spor camiasını finanse etmeye razı ise onlara oy vermeye devam eder. Ben vermem.
ARİF ATILGAN MART 2013

11 Aralık 2013 Çarşamba


Kent Mektupları



KENTSEL DÖNÜŞÜM
Arif Atılgan
Kentsel dönüşüm, bugüne kadar benim de dâhil olduğum birçok kişi tarafından daha çok felsefesi ile ilgili olarak tartışıldı. Ancak 16 Mayıs 2012 tarihinde kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun çıkarıldı. Belli ki bu kanun uygulanmaya başlanacaktır. Bu yazıda konuya, şimdiye kadarkilerden değişik olarak uygulama ile ilgili değinmek istiyorum.
1975 yılında Bayındırlık ve İskân Bakanlığı tarafından inşaat yapımındaki uygulamalar ile ilgili bir Yapı Yönetmeliği çıkarılmıştır. Bu Yapı Yönetmeliği Marmara Bölgesini 2. Derece deprem bölgesi kabul ederek hazırlanmıştı.  Ancak 1998 yılında aynı Bakanlık tarafından Marmara Bölgesi 1. Derece deprem bölgesi kabul edilerek yeni bir Yapı Yönetmeliği hazırlanmış ve uygulamaya sokulmuştu. Bu yönetmelik günümüze kadar başka geliştirmelere de tabi tutulmuştur. 1998 Yönetmeliği ile yapılarda gerek taşıyıcı sistem gerekse donatı ebatları fazlalaştırılmış, beton ve demir standartları, yalıtım vs anlamında eskisi ile mukayese edilemeyecek kadar fazla iyileştirmeler gerçekleştirilmiştir.
Deprem
1998 Yönetmeliği 1975 Yönetmeliğine göre inşa edilmiş olan binaların depreme karşı mukavim olmadıklarının kanıtıdır. Diğer bir açıklama ile 1998 Yönetmeliği 1975 Yönetmeliğini hazırlamış olan kamu kurumunun kusurlu olduğunu ortaya çıkaran bir belgedir. Bu durumda kamu kurumları tüm binaları depreme dayanıklı hale getirmekle yükümlüdür aslında. Zira insanlar yasa ve yönetmeliklere uyarak binalarını inşa etmişlerdir. Ancak Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun incelendiğinde tamamen aksi bir davranışla hareket edildiği görülmektedir. 
Yetkililerin açıklamasına göre 7.000.000 bina depreme dayanıklı olmadığı için yıkılmak durumunda imiş. Aslında 1998 yönetmeliğinden önce yapılmış tüm binaları sayarsak bu sayı daha da fazla olacaktır. Zira ülkemizde son bina ve konut sayımı 2000 yılında yapılmıştır. Bu sayıma göre 7.838.675 bina, 16.235.830 konut bulunmaktadır. 1999 yılında deprem olduğu, 2000 yılına kadar inşaat yapılmadığı düşünülürse, bu binaların tamamına yakınının 1998 öncesi inşa edildikleri anlaşılır. Aslında hava fotoğrafları ile tespit edilebilen kayıtsız binaları da hesap edersek yıkılacak bina sayısı daha da fazlalaşabilecektir.
Yasada Riskli Alan ve Rezerv Yapı Alanı diye iki tanım bulunmaktadır. Riskli Alandaki binalar yıkılacaktır. Ancak Rezerv Yapı Alanı tarifi ile şu anda yeni binalarında yaşayanların da rahat olamayacakları sonucu ortaya çıkmaktadır. Her an binalarının bulunduğu alan Rezerv Yapı Alanı ilan edilerek insanların evlerini terk etmeleri istenebilinecektir. 
Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun ile binaların yenilenmesinin uygulaması, bina sahiplerinin kontrolü dışında gerçekleşeceği görüntüsünü vermektedir.

                                                       Sokağımızdan Kentsel Dönüşüm
Depreme dayanıklı olmadığı daha önce tespit edilmiş binalar yıkılacaktır. Diğerlerinin sahipleri ise belli süre içersinde yetkili kurumlara başvurarak binalarına rapor almak zorundadırlar. Yasaya göre binalara, 6/3/2007 tarihli ve 26454 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ‘Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik’ kriterlerine göre depreme dayanıklılık raporu yazılacaktır. Yani buradan 1975 Yönetmeliğine göre yapılmış olan bütün binaların depreme dayanıksız raporu alacakları açıkça belli olmaktadır. Sonucu belli raporlar için vatandaşın masraf yapmasına ve eziyet çekmesine gerek yoktur. Ayrıca zaten yıkılacak olan eski binalardaki vatandaşların Enerji Verimliliği Kanununa uyabilmek için binalarına yalıtım yaptırmalarının da ülke ekonomisi için gereksiz israf olacağı bilinmelidir. Kanuna göre dayanıksız raporu alan bina 10 gün içersinde tapu dairelerine bildirilecek ve belli ki bu parsellerdeki işlemler dondurulacaktır. Ardından da 30 günden itibaren oradaki binanın yıkılması istenecektir. 
Yetkililer ‘istersen kendin yap, istersen müteahhide ver, istersen bizim hazır dairelerimizden al, istersen sat’ diyorlar. Ancak konu o kadar basit değildir.
Öncelikle vatandaşa verilmek istenen hazır daireler, TOKİ’nin kent dışındaki binalarında bulunduğu için haklı olarak tercih edilmeyeceklerdir. Diğer taraftan vatandaşlar dairelerini satmaya kalksalar verilecek meblağlar onlar için çok düşük olacaktır. Bina sahipleri kısa süre içersinde binalarını kendilerinin yenilemesi için birbirleriyle anlaşamayacaklar, genellikle panik içersinde müteahhit arayacaklardır. Sonuçta kentlerde bir anda müteahhit karaborsası yaşanacaktır. Bileni bilmeyeni, dürüstü dürüst olmayanı herkes müteahhit olacaktır. Bunun neticesinde çok büyük mağduriyetler yaşanacağı bilinmelidir. Ülkede kaç müteahhit olduğuna dair sağlıklı bir belge bulamadım. Ancak 2010 yılında Mimarlar Odasından 83.085 proje geçmiş. Kabaca buradan belli olmaktadır ki ülkenin inşaat sektöründeki uygulamacı kapasitesi yılda yaklaşık 100.000 inşaat yapımına yeterlidir. Buna karşılık her ne kadar uygulama yıllara yayılacaksa da en az 7.000.000 bina yıkılacağı düşünülürse, bu konuda nasıl bir sıkıntı yaşanacağı açıktır.

                                                           Evimizden Kentsel Dönüşüm
Kanımca bu iş, bina sahipleri ikna edilerek yapılırsa daha rahat gerçekleşebilecektir. Önce insanlara medya kanalıyla 1998 yönetmeliğinden önce yapılan binaların depreme dayanıksız olduğu ve bu bina sahiplerinin bir an önce binalarını yenilemeleri gerektiği anlatılmalıdır. Kat karşılığı müteahhide yaptırmak isteyenler için kolaylıklar sağlanabilir. İsteyenlere başka konut vermek veya dairesini satın almak gibi olasılıklar sunulabilir. Ancak öncelikle insanlara cazip krediler verilerek kendi binalarını kendilerinin yenilemeleri yöntemini tercih etmeleri sağlanmalıdır. 
Anlaşılmaktadır ki kent dışındaki lüks sitelerde yaşayan zengin sınıf insanları kent içersinde yaşamanın değerini anlamışlar ve kent içersine taşınmak istemektedirler. Şu andaki yasa bugün kent içersinde yaşayan alt ve orta gelir seviyesindekiler ile kent dışındaki üst gelir seviyesindekilerin yer değiştirmesi operasyonu gibi gözükmektedir. Amaç ülkedeki depreme dayanıksız binaların dayanıklı hale getirilmesi ve bu şekilde kamunun 1975 yılındaki hatasının hep birlikte giderilmesi olmalıdır. O zaman, bina sahiplerini mağdur etmeyecek uygulamaların planlanması gerekir diye düşünüyorum.
ARİF ATILGAN ARKİTERA KASIM 2012

6 Aralık 2013 Cuma

KÜLTÜR MERKEZLERİ


Mimarlara Mektuplarım



KÜLTÜR MERKEZLERİ
Arif Atılgan

Son yıl­lar­da, ül­ke­miz­de ye­ni bir “kül­tür mer­ke­zi kül­tü­rü” oluş­ma­ya baş­la­dı­ğı, dik­kat­li göz­ler­den kaç­ma­mak­ta­dır. Kül­tür fonk­si­yo­nu­nu kul­la­na­rak in­şa edi­len kül­tür mer­kez­le­ri­nin hız­la ço­ğal­ma­sı, bu du­ru­mun en açık ka­nı­tı ola­bil­mek­te­dir.

Ge­nel­lik­le be­le­di­ye­le­re ait olan kül­tür mer­kez­le­rin­de al­kol kul­la­nı­mı­nın ser­best olup ol­ma­ma­sı dı­şın­da ana fik­rin ay­nı ol­du­ğu tes­pit edi­le­bil­mek­te­dir.

Ko­nu­yu iyi an­la­ya­bil­mek için İs­tan­bul’un Ana­do­lu ya­ka­sın­da fark­lı dü­şün­ce­ye sa­hip iki be­le­di­ye­ye ait iki kül­tür mer­ke­zi­ni ma­sa­ya ya­tır­mak ye­ter­li ola­cak­tır sa­nı­rım.



Cad­de­bos­tan Kül­tür Mer­ke­zi
1980’li yıl­la­ra ka­dar Cad­de­bos­tan Açık Ha­va Bu­dak Si­ne­ma­sı’nın bu­lun­du­ğu ar­sa­da 1984 yı­lın­da Ka­dı­köy Be­le­di­ye­si’nin yap­tı­ğı ve kul­lan­dı­ğı, tek kat­lı, pe­tek şek­lin­de­ki kül­tür mer­ke­zi gö­ze çarp­mak­ta­dır. Bu şi­rin bi­na­da ser­gi ve top­lan­tı sa­lon­la­rı ile bir ka­fe bu­lun­mak­tay­dı. Bu bi­na­nın yı­kı­mın­dan son­ra 5 Ara­lık 2003’te ya­pı­mı­na baş­la­nıp 11 Ara­lık 2005’te Fa­zıl Say kon­se­riy­le açı­lı­şı ya­pı­lan ye­ni Cad­de­bos­tan Kül­tür Merkezi 19.000 m2 ala­na sa­hip­tir. Bu bi­na­nın içer­sin­de 660 ki­şi­lik kon­ser sa­lo­nu, iki ti­yat­ro sa­lo­nu, ser­gi sa­lo­nu, se­kiz si­ne­ma sa­lo­nu, spor sa­lo­nu, ki­tap ma­ğa­za­sı, kah­ve­ha­ne bu­lun­mak­ta­dır.

Be­le­di­ye­nin kül­tür hiz­me­ti do­la­yı­sıy­la, bu­lun­du­ğu böl­ge­nin in­şa­at hak­kı olan E = 2,07’nin çok üze­rin­de bir in­şa­at hak­kı kul­la­nı­la­rak mey­da­na ge­ti­ri­len bu bi­na­da­ki kül­tür­le il­gi­li alan­lar da­ha ön­ce­ki tek kat­lı bi­na­da­ki alan­dan da­ha faz­la de­ğil­dir. Dik­kat­li ba­kı­lır­sa tah­mi­nen 100 m2’lik ser­gi sa­lo­nu ve za­man za­man kul­la­nı­lan ti­yat­ro sa­lon­la­rı­nın dı­şın­da ka­lan alan­lar kül­tür­le pek de di­rekt iliş­ki­li de­ğil­dir. Se­kiz si­ne­ma sa­lo­nu­nun ise bir kül­tür mer­ke­zi için çok faz­la ol­du­ğu, ay­rı­ca böy­le bir yer­de sa­de­ce sa­nat film­le­ri­nin gös­te­ril­me­si ge­rek­ti­ği de her­kes ta­ra­fın­dan bi­lin­mek­te­dir.



Mal­te­pe Kül­tür Mer­ke­zi
Mal­te­pe’de es­ki Kü­çük­ya­lı Pla­jı’nın bu­lun­du­ğu yer­de, sa­hil­le­rin dol­du­rul­ma­sın­dan son­ra, İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si Sos­yal Te­sis­le­ri adıy­la in­şa edi­len iki kat­lı kü­çük bi­na­da ve ge­niş bah­çe­sin­de hal­ka res­to­ran ve ka­fe hiz­me­ti ve­ri­li­yor­du. 19 Ağus­tos 2005’te bu bi­na yı­kı­la­rak Mal­te­pe Kül­tür Mer­ke­zi’nin in­şa­sı­na baş­lan­dı. 29 Mart 2007 ta­ri­hin­de açı­lı­şı ya­pı­lan bu mer­kez 8000 m2 ala­na sa­hip­tir. İçer­sin­de iki ni­kah sa­lo­nu, ti­yat­ro, si­ne­ma ve kon­fe­rans im­kân­la­rı sağ­la­ya­cak 500 ki­şi­lik çok amaç­lı bir sa­lon, ka­fe, res­to­ran, te­ras, kü­tüp­ha­ne, ders oda­la­rı, ser­gi sa­lo­nu, fua­ye, ofis­ler, ge­lin oda­la­rı, ses ve ışık dü­ze­ni, ta­kı sa­lo­nu, fo­toğ­raf­çı, şe­ker­ci, ku­yum­cu, çi­çek­çi dük­kân­la­rı ve ida­ri iş­ler bü­ro­la­rı bu­lun­mak­ta­dır. Bu­ra­sı da be­le­di­ye­nin kül­tür hiz­me­ti do­la­yı­sıy­la kı­yı ke­nar çiz­gi­si üze­ri­ne ve et­ra­fın­da­ki in­şa­at hak­kın­dan faz­la yük­sek­lik­le in­şa edil­miş­tir. İçin­de­ki kül­tür­le il­gi­li alan­lar ise tah­mi­nen her bi­ri 50 m2 olan ser­gi sa­lo­nu ile kü­tüp­ha­ne me­kân­la­rı­dır.

Mal­te­pe Kül­tür Mer­ke­zi’nde ser­gi sa­lo­nu haf­ta son­la­rı ge­lin ve da­ma­da ta­kı tak­ma ala­nı ola­rak kul­la­nıl­dı­ğı için ser­gi­le­re ka­pa­lı ol­mak zo­run­da­dır. Cad­de­bos­tan Kül­tür Mer­ke­zi’nde ise haf­ta son­la­rı bu me­kân za­ten ka­pa­lı­dır.

Bu ar­sa­la­ra bu bi­na­la­rı, bir baş­ka şa­hıs ve­ya tü­zel ki­şi­nin ya­pa­ma­ya­ca­ğı her­kes ta­ra­fın­dan açık­ça bi­lin­mek­te­dir.

Gö­rül­dü­ğü gi­bi iki ay­rı dün­ya gö­rü­şün­de­ki iki be­le­di­ye­mi­zin kül­tür mer­ke­zi an­la­yı­şı al­kol­lü iç­ki ser­best­li­ği dı­şın­da ay­nı­dır. Bu du­rum hız­la ge­nel­leş­mek­te­dir. Hal­bu­ki kül­tür mer­ke­zi de­ni­lin­ce; içer­sin­de ser­gi sa­lon­la­rı, söy­le­şi sa­lon­la­rı, ti­yat­ro-kon­ser salonları, sa­nat film­le­ri gös­te­ri­len si­ne­ma sa­lo­nu, kül­tür-sa­nat ağır­lık­lı kü­tüp­ha­ne, STK oda­la­rı, ka­fe gi­bi me­kân­la­rın ol­du­ğu bir bi­na ak­la gel­mek­te­dir.
Gü­nü­müz­de “kül­tür mer­ke­zi” adı al­tın­da, için­de bi­raz kül­tür bu­lu­nan kü­çük öl­çek­te alış­ve­riş mer­ke­zi tak­li­di bi­na­lar ya­pıl­ma­ya baş­lan­mış­tır. Kül­tür ba­ha­ne­si ile rant sağ­lan­ma­sı­na gü­nü­müz­de ar­tık 'sı­ra­dan­laş­mış bir olay' ola­rak ba­kı­la­bi­lir bel­ki ama, kül­tü­rün dö­nüş­me­si­ne se­yir­ci ka­lın­ma­ma­sı ge­rek­mek­te­dir. Dö­nü­şen bu kül­tür an­la­yı­şı­na gö­re bü­tün alış­ve­riş mer­kez­le­ri ay­nı za­man­da kül­tür mer­ke­zi de sa­yı­la­bi­le­cek­tir. As­lın­da alış­ve­riş de bir kül­tür­dür, an­cak alış­ve­riş mer­ke­zi se­vi­ye­si, as­la kül­tür mer­ke­zi ile ar­zu­la­nan se­vi­ye de­ğil­dir. Kül­tür, top­lu­mun dü­şün­ce ve sa­nat an­la­yı­şın­da­ki zen­gin­lik­tir. Gü­nü­mü­zün bu tip kül­tür mer­kez­le­ri­ni gör­dük­ten son­ra, içer­sin­de kül­tür fa­ali­yet­le­ri­nin dı­şın­da baş­ka bir ala­nı bu­lun­ma­yan Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi’nin kıy­me­ti da­ha çok an­la­şıl­mak­ta­dır.



Atatürk Kültür Merkezi
29 Ma­yıs 1946’da za­ma­nın Va­li ve Be­le­di­ye Rei­si Dr. Lüt­fü Kır­dar ta­ra­fın­dan mi­mar Rük­ned­din Gü­nay’la Ope­ra Bi­na­sı ola­rak ya­pı­mı­na baş­la­nan, 1957 yı­lın­da be­le­di­ye­nin pa­ra­sız­lı­ğı se­be­biy­le Ma­li­ye Ba­kan­lı­ğı’nın ele al­dı­ğı in­şa­at, bu ta­rih­ten son­ra mi­mar Ha­ya­ti Ta­ban­lı­oğ­lu’nun yet­ki­sin­de de­vam et­miş, 12 Ni­san 1969’da İs­tan­bul Kül­tür Sa­ra­yı ola­rak hiz­me­te gir­miş­tir. 27 Ka­sım 1970’te ya­şa­nan yan­gın son­ra­sı bir onarım sü­re­ci ge­çir­miş ve 1977 yı­lın­da Ata­türk Kül­tür Mer­ke­zi adıy­la tek­rar fa­ali­ye­te baş­la­mış­tır.

Ta­ma­men kül­tür fa­ali­yet­le­riy­le do­lu olan AKM, di­ğer tüm se­bep­le­rin ya­nın­da sa­de­ce bu özel­li­ğin­den do­la­yı bu­gü­nün kül­tür mer­kez­le­ri­ne ör­nek ola­rak kal­ma­lı ve as­la yı­kıl­ma­ma­lı­dır.

Za­ten AKM’yi yık­mak is­te­yen­le­rin ama­cı da İs­tan­bul’un bu en de­ğer­li ar­sa­sı­na di­ğer­le­ri gi­bi bir kül­tür mer­ke­zi yap­mak de­ğil mi­dir?

Kül­tür mer­ke­zi ya­pa­cak olan­la­ra ön­ce AKM’yi in­ce­le­me­le­ri öğüt­len­me­li­dir.
ARİFATILGAN Şubat 2008 Mimarlara Mektup

24 Kasım 2013 Pazar






Yeldeğirmeni

 

 SAINT EUPHEMIE FRANSIZ KIZ ORTAOKULU (KEMAL ATATÜRK ORTAOKULU)

Arif Atılgan

1850 yılında Fransız din adamı Emmanuel d’Alzon tarafından kurulmuş olan Assomptionist Tarikatı, 19. yüzyılın ikinci yarısında Kadıköy ve civarında çeşitli kurumlar açmış, faaliyetlerde bulunmuştur. Bu tarikatın çizgisinde ilerleyen Oblates de l’Assomption rahibeleri de aynı şekilde Kadıköy’de faaldiler. Oblates de l’Assomtion rahibelerinin Türkiye’ye (Kadıköy’e) gelmeleri 1894-1895 yıllarına rast gelmektedir. Gelmelerinin sebebi ise Kadıköy’deki Katolik nüfusun artışı ve bu nedenle daha önce Moda civarında kurulmuş olan Freres des Ecoles Chretiennes cemiyetiyle Notre Dome de Sion cemiyetinin okullarının ve din adamlarının yetersiz kalmalarıydı. Bu nedenle Papa XIII. Leon, Papalığın 2 Temmuz 1895 tarihli Adnitetibus Nobis baslıklı kararıyla, Kadıköy Latin ve Rum Cemaatlerini Assomptionist pederlere emanet etmiştir.

Örgütlenmeleri ayrı olsa da onlarla ortak inanca sahip olan Oblates de l’Assomption Rahibeleri de bu tarihte Haydarpaşa ve Kadıköy’e gelmişlerdi. 1.Dünya Savasından hemen önce Assomptionist Pederlerin Kadıköy Cemaati 2000 kişiye yaklaşmıştı. Oblates de l’Assomption Rahibeleri öncelikle Kadıköy’deki Kadıköy Şifa Hastanesi isimli hastane ile ilgilenmişler ve bu hastanede 1905 yılından itibaren faaliyet göstermişlerdi. Büyük bir ihtimalle bu hastane o tarihlerde, Moda, Şifa Sokağı’nda çalışmakta olan hastane idi.

Rahibelerin 1895 yılında Haydarpaşa da (Yeldegirmeni’nde) inşa ederek eğitime açtıkları okula ise Kadıköy’ün önemli azizesi olan Saint Eüphemie’nin adı verilmiştir. Açılışından sonra örgenci sayısı 360’ı bulan bu okulun, rahibelerin adına kaydedilmesi ise 10 Haziran 1909 yılında olabilmiştir. Bu bina, şimdiki Taşlı Bayır Sokağı’nda, aşağıdaki dar uzun binadır ve 1906 tarihli Goad Haritalarında üzerindeki 'ecoles des soeurs' ifadesi net bir şekilde okunmaktadır.


Saint Euphemie Ortaokulu’nun 1906 Goad Planlarında Sadece Aşağıdaki Binası Görünüyor.

Daha sonra yangın geçiren eski binanın bir kat fazlasıyla yenilenmesi ve diğer binalarında inşa edilmesi için 10 Haziran 1912 tarihinde Osmanlı Makamlarından irade alınmış, okul İskele Sokağı’ndaki binası ve kilisesi ile birlikte inşa edilerek bugünkü halini almıştır. 1936 Pervititch Haritalarında İskele Sokağı’ndaki Bina ve Kilise görünmektedir.


Saint Euphemie Fransız Kız Ortaokulu, 1936 Pervititch Planlarında.

İskele Sokağındaki yeni yapılan binanın hemen bitişiğine inşa edilen kiliseye de Eglisia ND Du Rosaire adı verilmiştir. Kilisenin karsısındaki okula ait arsa olduğu Pervititch Haritasında belli olan arsada büyük bir ihtimalle Papazın evi bulunmaktadır.

Yatılı olarak ta hizmet veren bu okul Yeldeğirmeni’ndeki çocukların semt dışındaki okullara gitme zorluğunu ortadan kaldırmıştır. Okul Moda’daki Notre Dome De Sion Okulunun ortaokulu gibi idi. Zira Saint Euphemie Okulu’ndan mezun olan öğrenciler Moda’daki Notre Dome De Sion Okulu’na devam ediyorlardı.


Saint Euphemie Fransız Kız Ortaokulu ve Yanındaki Kilisesi.

13 Aralık 1934 tarihinde yürürlüğe giren ‘Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun’ din insanlarının (kadın ve erkek) dini binaların dışında dini kıyafetle dolaşmalarını yasaklamıştır. Yani bu insanlar (papazlar, rahipler, rahibeler) artık ibadethaneler dışında sokakta ve okulda dini kıyafetle dolaşamayacaklardı. Bu duruma uyamayan din insanları Ülkeyi terk etmişler, onların öğretmenlik yaptığı okullar ise kapanmak zorunda kalmışlardı. Kanun 1934 yılının son ayında çıktığı için uygulanması 1935 yılında görülmüştür. Bu anlamda kapanmak zorunda kalan birçok okul gibi bu okul da 1935 yılında eğitimine son vermiştir. Ekonomik sebeplerin de önayak olduğu bu kapanmaların sonunda, aynı yılda, diğerleri gibi burası da Maarif Vekâleti’ne bağlanmış ve 3. Orta Mektep adıyla eğitimine başlamıştır. 1950 yılına kadar ismini koruyan okul bu yıldan itibaren Kemal Atatürk Ortaokulu adını almış ve 1999 depremine kadar öğrencilerine hizmet etmiştir. Depremde bazı hasarlar gözüken binada eğitime ara verilmiş, öğrenciler Acıbadem’de Ahmet Sani Gezici Lisesinin bir bölümüne yerleştirilmişlerdi. Binanın boş olduğu süre içersinde bazı kısımları zaman zaman film seti olarak kullanılmıştı. 2000 li yıllarda onarılıp tekrar kullanılmaya başlanan binada bugün Kemal Atatürk Lisesi adıyla eğitime devam edilmektedir.

Bina Yeldegirmeni’ndeki diğer binalar gibi Art Nouveau süslemeli tarzda bir yapıdır. Bina içinde ve cephesinde korunması gereken çok önemli öğeler vardır.


Saint Euphemie Fransız Kız Ortaokulu İç Bahçesi; Sağdaki Binanın Üst Katı Kilise Alt Katı Toplantı Salonudur.

Son yıllarda okulların ve hastanelerin satılığa çıkarılmaları ile ilgili haberler gündeme gelmektedir. Bir aralık yayınlanan listelerde Yeldeğirmeni Kemal Atatürk Orta Okulu’nun da adının geçmekte olduğu ilgili gözlerin dikkatinden kaçmamıştı. Belli ki bu okula kenarda kalmış semtin kenarda kalmış binası gözü ile bakılmakta idi. Kemal Atatürk Ortaokulu Kadıköy’ün çok önemli bir yapısıdır.

1960 lı yılların başında Kemal Atatürk Ortaokulu’nda eğitim görmekte idim. İlk iki yılımda erkekler aşağıdaki binada, kızlar ise yukarıdaki binada sınıflarına giriyorlar, teneffüs saatlerinde bahçede birlikte olabiliyorlardı. Ancak üçüncü sınıfta kız erkek karışmış, bir birimizi tanımış ve daha modern olmuştuk.

O yıllarda da bu günkü parmak arası terlikler moda idi. Ancak onları sadece kadınlar kullanır ve adına tokyo denirdi. Erkeklerde ise espadril denen altı lastik, üzeri mavi bez olan makosenler tercih edilirdi. Ayrıca mini etek modası ve hula-hop çılgınlığı o yıllara damgasını vurmuştu. Tokyolu, mini etekli kızların bellerinde hula-hop çemberini çevirdikleri sokakların estetik görüntüsü bugünkü sokaklarda hayal bile edilemez herhalde. Ayrıca günümüzdeki popüler bir şarkıda söylendiği gibi radyolarımız eskimemiş ve çatılara saklanmamıştı henüz. Üzerlerindeki dantelli örtüleri ile evlerimizin en değerli mobilyası olan bu sihirli kutulardan On Beş Günde Bir, Radyo Tiyatrosu, Orhan Boran ve Yuki, Türk Müziği, Batı Müziği gibi programları keyifle ve dikkatle dinliyorduk.

Yeldeğirmeni Kitabım için araştırma yapmak üzere bu okula gitmiş ve her köşesinin tek tek fotoğrafını çekmiştim. O gün beni gezdiren görevli, öğrencilik yıllarımdaki bütün hocalarımızın birlikte olduğu, büyük çerçeveli bir fotoğrafı getirmiş ve önüme koymuştu. Önemli bir fırsat yakaladığımı düşünerek hemen fotoğraf makineme davranmıştım ki görevli kişi ‘hiçbiri yaşamıyor artık’ demişti. Bu cümle bütün keyfimi kaçırmış, o fotoğrafı çekmek içimden gelmemiş, vazgeçmiştim.

Kemal Atatürk Ortaokulunun bulunduğu İskele Sokağında Osmangazi İlkokulu da bulunmaktadır. Türk okullarına isimler genellikle 1950 yılında verilmiştir. Aynı sokaktaki ilkokula Osmanlı İmparatorluğunun, ortaokula Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucularının isimlerinin verilmesi anlamlıdır.     

Umarım çocuklar her zaman semtlerindeki okullara evlerinden yürüyerek gidebilirler.

ARİF ATILGAN YELDEĞİRMENİ KİTABI

 

 




 

 

 

29 Eylül 2013 Pazar


Mimarlara Mektuplarım



Suhulet’ten Tüp Geçit’e İstanbul Boğazı

Arif Atılgan

    Bugünlerde, İDO’nun Sirkeci-Harem arasında çalıştırmak üzere dört yeni arabalı vapur inşa ettirdiği ve ilk sefere konacak geminin adının da “Suhulet” olacağı medyada yer almaktadır. Suhulet, tarihteki ilk arabalı vapurun adıdır ve bunu çoğu insan bilmemektedir.

Suhulet Gemisi

Osmanlı zamanında İstanbul Boğazı’nda karşıdan karşıya insan, hayvan, araba ve yük taşıması, sandallar ve mavnalarla yapılırdı. 1800’lü yıllara gelindiğinde önceleri Ruslar ve İngilizlerin kendi gemileriyle yaptıkları insan ve eşya taşımacılığı, 1851 yılından itibaren yeni kurulan Şirket-i Hayriye’nin Boğaz vapurlarıyla sağlanmaya başlanmıştı. Ancak zorunlu olarak hayvanlar ve arabalar yine sandallar ve mavnalarla taşınmaya devam etmişti.

Özellikle Osmanlı ordusunun karşı kıyıya geçişlerinde büyük sıkıntı ve kargaşalar meydana gelmekteydi. Sadece askerler ve silahları değil, topların, arabaların, onları çeken atların, öküzlerin de sandal ve mavnalara bindirildiği düşünülürse bu sıkıntı ve kargaşanın büyüklüğü açıkça anlaşılacaktır.

O yıllarda dünyada da bu soruna çözüm henüz bulunamamıştır. Sadece İngiltere de Thames nehrinde iki kıyı arasına gerilen zincire bağlanan sallar kullanılmaktaydı ki bu çözümün İstanbul Boğazında geçerli olamayacağı çok açıktır.

1867 yılında Şirket-i Hayriye’nin Umum Müdürlüğüne getirilen Hüseyin Haki Bey bu soruna çözüm bulmak istemektedir. 1894 yılına kadar görevinde bulunan Hüseyin Haki Bey Şirket-i Hayriye’nin başına geçtikten sonra, muhasebede çift defter tutmak, vapurlara şikâyet defteri koymak, iskelelere tarife ve saat koymak, Boğaz köylerine ulaşabilmek için oralara iskeleler yapmak, vapurlara cankurtaran simidi koymak gibi yenilikler yapmış, değerli bir yöneticidir. Bu konuda da iki burunlu bir gemi düşünmüş ve iki ucuna kapaklar takılarak alt kattaki düzlüğe araba ve hayvanları, üst kata ise insanları yerleştirmeyi planlamıştır. Bu gemi iki istikamete de gidebilecektir.

Düşündüklerini 1870 yılında projelendiren Hüseyin Haki Bey, geminin yapım işinin İngiltere’de olmasını doğru bulmuştur. Hasköy Tersanesinin memurlarından İskender Efendi ve tamirci Mehmet Usta’yı, hazırladığı projelerle birlikte, geminin inşası sırasında ilgilenmeleri için İngiltere’de bulunan Maudslay Sons and Elelds Tersanesine gönderir. Burada üç ay içersinde yapımı bitirilen gemi, İstanbul’a bir İngiliz kaptan tarafından getirilir. Bu arada teknenin su kesimi mesafesi az olduğu için yolda oldukça tehlikeli zamanlar da geçirilmiştir. 26 baca numarası verilen bu gemiye “kolaylık” anlamında Suhulet adı konmuştur.

Suhulet, ilk seferine bir topçu kıtasını Üsküdar’dan Kabataş’a taşımak üzere çıkmıştır. Ancak askerî birliği almak üzere Üsküdar’a gelindiğinde manzara kötüdür. Mavnacılar mavnalarını iskeleye bağlamış, kendileri ise hemen kıyıdaki kahvehanelerde oturmaktadırlar. Sandalcılar da sandalları ile denize açılmışlar geminin ilerlemesini engellemektedirler. Konuya sıcak bakmayan bu insanlar sebebiyle Suhulet iskeleye bir türlü ulaşamamaktadır.

Karşı kıyıya geçecek olan topçu kıtası ise Tarihî Çeşme’nin önünde yığılıp kalmıştır. Durumun zorluğunu anlayan topçu kıtası komutanı binbaşı, derhal üç topluk bir yarım bataryayı bulunduğu yerde konuşlandırarak kararlı bir şekilde top namlularını bu engelleyicilere çevirttiğinde durumun ciddiyetini anlayan sandal ve mavna sahipleri teknelerini uzaklaştırmak zorunda kalmışlardır. Ve Suhulet ilk yolcularını almak üzere Üsküdar İskelesine yanaşabilmiştir.

İşte bu gemi dünyanın ilk arabalı vapurudur ve bu buluş Hüseyin Haki Bey’e aittir.

1870’li yıllarda 45,7 m. boyu, 8,5 m. eni olan, yandan çarklı, saçtan yapılmış ilginç tekne İstanbul Boğazı’na ayrı bir hava getirmiştir. Daha sonra feribot adı verilen bu gemiler bugün hâlâ bütün dünyada büyük bir ihtiyacı karşılamaktadırlar.

Bu şekildeki taşımacılık büyük kolaylık ve rahatlık getirmiş, hemen aynı tipte ikinci gemi sipariş edilerek satın alınmıştır. 27 baca numaralı bu geminin adına da “iki sahili birleştiren” anlamında “Sahilbent” denilmiştir.

1915 yılında Çanakkale Savaşlarında da görev yapan bu iki gemiden Suhulet 1961 yılında, Sahilbent ise 1959 yılında tamir geçirerek 1996 yılına kadar şehir hatlarında hizmet etmiştir.

İstanbul Boğazı’nda Suhuletle başlayan taşıma sistemi 100 yıl sürmüştür. Bu süre içersinde İstanbul’un nüfusu daima bir milyonun biraz altında olmuştur.1970’li yıllarda ise nüfusu iki milyonun üzerine çıkan İstanbul’da artık arabalı vapurların, Boğaz’ın iki yakası arasında at arabalarını değil motorlu taşıtları götürüp getirmeye başladığı ve yetemez olduğu anlaşılmıştır. Bu ve buna benzer sebeplerden dolayı Boğaz’a köprü gereksinimi düşünülmüş, 1973 yılında birinci, 1988 yılında ise ikinci Boğaz köprüleri hizmete sokulmuştur.

Boğaz köprülerinin devreye girmesinden sonra ise yeni sorunlar ortaya çıkmış, onlara hizmet eden çevre yolları etrafında oluşan çarpık yapılaşmalar kenti kuzeye doğru sağlıksız bir şekilde büyütmüştür. Haksız rant sağlanmasının da tetiklediği bu büyüme sonucunda İstanbul’da sağlıksız bir nüfus patlaması yaşanmıştır.

1927 yılında yapılmış olan ilk sayımda, Türkiye’nin nüfusu 13.648.000 iken İstanbul’un nüfusunun 680.857; 2000 yılındaki son sayımda ise Türkiye’nin nüfusu 67.800.000 iken İstanbul’un nüfusunun 10.018.000 olduğu görülmektedir. Yani 1927 yılında ülkenin % 5’i, 2000 yılında % 15’i bu kentte yaşamaktadır. 2007 yılında ise İstanbul’da yaşayan insan sayısının 15 milyonu bulduğu tahmin edilmektedir ki bu durum ülke nüfusuna olan % 15 oranının % 20’lere kadar yükseldiğini göstermektedir.

Ayrıca kentteki lastik tekerlekli araç sayısı 2000 yılı istatistiklerine göre 2.166.070 olup bu sayının 2007 yılında 2.500.000’i bulduğu sanılmaktadır.

İşte böyle bir kentte, köprüler vasıtasıyla, lastik tekerlekli araçlara binmiş insanların, araçlarıyla birlikte seyahat etmelerini sağlamak yerine, sadece insanları vagonlara bindirerek seyahat ettirmenin doğru olduğu düşünülmüş ve raylı toplu ulaşım sistemine geçmeye karar verilmiştir. Bu sebepten de Boğaz’ın altına inşa edilecek tüp geçit içerisinden raylı sistemi çalıştırmak düşünülmüştür.

Yakında bitecek ve çalışmaya başlayacak olan bu raylı tüp geçitten başka, ayrıca lastik tekerlekli araçlar için de bir tüp geçit düşünülmektedir ki bunun ne yarar getireceği anlaşılamamaktadır.

Suhulet’in göreve başladığı 1870 yılından 2000’li yıllara kadar İstanbul Boğazı’nın iki yakası arasındaki taşıma ve ulaşım, önce arabalı vapurlarla sonra köprülerle ve en son olarak tüp geçitlerle sağlanacak şekilde değişim göstermiştir.

Tarif ederken “güzel” kelimesinin yetersiz kaldığı, “sihirli bir kent” olan İstanbul’a bu hizmetler yapılırken, kentin tarihî ve kültürel kimliğine zarar verilmesi ise işin üzüntü verici tarafıdır.

Bugün Sirkeci-Harem arasında çalışacak olan yeni Suhulet’ten sonraki ilk iki geminin adları kesinlikle Sahilbent ve Hüseyin Haki olmalıdır. Zira Suhuletten 137 yıl sonra Boğaz’ın iki yakasını birleştiren tüp geçidin üzerinden, buradaki ilk geçişi sağlayan gemilerin ve onların mucidinin adlarını taşıyan arabalı vapurların çalışması anlamlı ve heyecan verici olacaktır. Ayrıca hâlâ arabalı vapurlara ihtiyaç duyulması da oldukça düşündürücüdür. Hüseyin Haki Bey’in ismi, 1963 yılında şehir hatlarındaki bir arabalı vapura verilmiş, ancak bu vapur 1980’li yıllarda seferden kaldırılmıştı. Bugünlere nasıl gelindiğini anımsarken, 1895 yılında kaybettiğimiz bu değerli insanı saygıyla analım istedim.

Arif Atılgan Mimarlara Mektup Eylül 2007

22 Eylül 2013 Pazar

BÜYÜK KULÜP (CERCLE D'ORİENT) SAHİLİ


Mimarlara Mektuplarım



BÜYÜK KULÜP (CERCLE D'ORİENT) SAHİLİ

Arif Atılgan

1882 yılında İngiliz Elçisi Sir Alfred Sandison’un çalışmaları ile “Cercle a’Pera” adıyla kurulan bu kulübün ilk başkanı Baron de Hirschfeld olmuş, 1884 yılında ise kulüp, “Cercle d’Orient” adını almıştır. Cercle d’Orient, “doğu kulübü”, “doğu dairesi” gibi çeşitli anlamlara gelebilmektedir. Bir müddet toplantılarını çeşitli sefarethanelerde yapan yönetim kurulu, aynı yıl Abraham Paşa tarafından Beyoğlu’nda mimar Alexandre Vallaury’ye yaptırılan binaya geçmiştir. Bu bina İstiklal Caddesi’ndeki Emek Sineması’nı da içine alan Serkldoryan (Cercle d’Orient) binasıdır. Kulüp, ileriki yıllarda Anadolu yakasında Çiftehavuzlar sahiline taşınmış ve adını da Büyük Kulüp olarak Türkçeleştirmiştir.

2002 yılında Büyük Kulüp Derneği, deniz tarafındaki sahiline bir marina yapma girişimi başlatmıştır. Kulübün İstanbul Valiliği’ne verdiği 15.08.2002 tarihli dilekçede “...deniz tarafına Kulübümüz üyeleri ve misafirleri için marina yapmayı planlamaktayız” denilmekte ve bu dilekçenin, takdim edilen mevzi imar planının onanması için, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na intikali istenmektedir.

Aynı dilekçe, altına zamanın valisi tarafından elle yazılan şu notla İstanbul Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’ne havale edilmiştir: “Bayındırlık ve İskan Md.ne, İstanbul Turizmi için bu çok olumlu projenin süratle uygulanabilmesi için Valiliğe düşen görevler hk. Gereğini önemle rica. 16/8/2002”

İstanbul Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’nün 11 Eylül 2002 tarihinde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na yazdığı yazıda ise durum açıklanmış ve “konunun 3621/3830 sayılı Kıyı Kanunu uyarınca değerlendirilmesi” hatırlatılmıştır.

Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın 12.8.2004 tarihinde onadığı, ancak ilgili Koruma Kurulu’nun 1/5000 planı olmadan bakmadığı bu plan 2005 yılında Mimarlar Odamız tarafından açılan dava sonunda yürütmeyi durdurma kararı ile iptal edilmiştir.

Bu arada adı geçen dernek, sahile kaçak olarak, yetkili yetkisiz herkesin gözü önünde, ortalığı toza, dumana katarak bir ada inşa etmiştir. Resmî yazışmalarda 1800 m2 alana sahip, kıyıdan 8-10 metre açıkta bulunan ve “Güneşlenme Terası” adıyla anılmakta olan bu adacık, Temmuz 2006’dan bu yana Büyük Kulüp üyelerinin güneşlenmelerine hizmet etmektedir.

Ağustos ayı başlarında önce Kadıköy Belediyesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) ve sonra İBB Kadıköy Belediyesi’ne, böyle bir kaçak adacığı tespit ettiklerini ancak yıkmak için bünyelerinde gerekli araç gereçlerinin bulunmadığını, mümkünse diğerinin burayı yıkması için yazışmalarda bulunmaktadırlar.

Bu arada, bu kaçak oluşumdan cesaret alan Moda Deniz Kulübü de 8 Ağustos 2006 tarihinde İstanbul Valiliği Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’ne başvurarak Büyük Kulüp önünde yapılmış olan “lido” yu (bu tip adacıkların adı lido olsa gerek) örnek göstermiş ve Moda Burnunda yıllardır kullandıkları seyyar lidonun yanına bir de sabit lido yapma izni istemişlerdir.

İstanbul Valiliği, bu yazı üzerine Kadıköy Kaymakamlığı’na bir yazı yazarak adı geçen Büyük Kulüp’e ait lidonun incelenmesini ve gereğinin yapılmasını istemiştir.

Ancak 21.12.2006 tarihinde İstanbul Defterdarlığı ile Büyük Kulüp arasında yapılan ön izin sözleşmesi olayın seyrini değiştirmiştir.

Bu “Kullanma İzni Ön İzin Sözleşmesi”ne göre, 30.500,00 YTL bedelle bir yıllığına Büyük Kulüp’e ön izin verilmiş, bu süre içersinde bu sahile inşa edilecek olan (demek şu andaki adacığı inşa edilmemiş sayıyorlar) 700 m2’lik iskele alanına ait 1/5000 ve 1/1000 ölçekli planlarla uygulama projesinin onaylatılması istenmiştir.

Bu amaçla Büyük Kulüp, çalışmalarına devam etmiş, 2.2.2007 tarihinde İstanbul Bayındırlık ve İskân Müdürlüğü’nün, Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na konuyla ilgili bir yazı yazması sağlanmıştır.

Bu serüven şimdilik Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın Kadıköy Belediyesi’ne görüş sorması ve Kadıköy Belediyesi’nin, sadece daha önce yıkmak için çaba gösterdiği güneşlenme terasına olumlu baktığını belirten cevap yazısı ile son bulmuştur.

Ancak...
Büyük Kulüp, halkın malı olan dolgu alan önüne denize kaçak bir ada inşa etmiş, dolayısıyla Kadıköy’ün haritasını değiştirmiştir.

Ayrıca Moda Deniz Kulübü’nün girişimlerine bakılırsa bu durum örnek alınacak ve etkin olan her kurum veya kişi kendine bir adacık oluşturabilecektir. Bu durumda kamu hakkı, yasa, yönetmelik vs. gibi tüm kavramlar zedelenmektedir.

Büyük Kulüp yönetici ve üyelerinin tüm halkımız tarafından tanınan ve insanlara örnek olması gereken kişiler oldukları da bilinmektedir.

Bu derneğin tüzüğünün amaç maddesinde, Türk kültür ve sanatının gelişmesine yardımcı olmak için çalışmalar yapılmasından bahsedilmektedir. Herkes tarafından bilinir ki en önemli kültür, başkalarının hakkına saygı göstermektir.

Büyük Kulüp üyeleri oradan geçen halkın yerine kendilerini koyarak empati yapmalı ve kamu vicdanının nasıl sızladığını hissetmelidirler.

Biz Mimarlar Odası olarak, konuya müdahil olacağımız zamanı bekleyerek, şimdilik gelişmeleri takip etmekteyiz.

ARİF ATILGAN Mayıs 2007 Mimarlara Mektup

31 Ağustos 2013 Cumartesi

TURAN EMEKSİZ VAPURU




Mimarlara Mektuplarım



TURAN EMEKSİZ VAPURU
Arif Atılgan

Turan Emeksiz Vapuru ,Mudanya Güzelyalı Sahili’nde kıyıya bağlı olarak 20 odalı bir Otantik Otel haline getirilmiş.Ayrıca içersinde restoran,konferans salonu vs de bulunmaktaymış.
Bu vapurlar 1961 yılında İskoçya Glaskow’da FairfieldsTersaneleri’nde inşa edilmişti.İstanbul’da Şehir Hatları’nda çalıştırılmak üzere sipariş edilen bu vapurlar 9 adet olduğu için bunlara 9 Kardeş denmekteydi.Boyu 229 Feet, eni 44 Feet,deniz dibi derinliği 8 Feet olan bu gemiler 781 Groston ağırlığında ve 8 silindirli olup 15 deniz mili hız yapabilmekte idiler.Adları sırasıylaTuran Emeksiz , Kuzguncuk , Pendik , A.İhsan Kalmaz , Harbiye , Kanlıca , Anadolu Kavağı , Ataköy ,İnkilap idi.Bu gemilerin en önemli özellikleri ,Şehir Hatları’nda çalışan son buharlı gemiler olmalarının yanında ,aynı zamanda mazotla çalışan ilk buharlı gemiler olmaları idi.
O zamana kadar Şehir Hatları’nda çalışan bütün gemiler kömürle çalıştırılan buharlı gemiler idi.Kömür yakılarak kazanda ısıtılan suyun buharının basıncı ile motorun pistonu yukarı itiliyor,piston en üst seviyeye gelince onun bulunduğu silindire dışardan aktarılan bir miktar su içerdeki buharı tekrar sıvılaştırıyor ve piston aşağıya iniyordu.Bu şekilde yukarı aşağı hareket eden pistonlara bağlanan piston kolu vasıtasıyla geminin uskuru döndürülüyordu.Yani buharın basıncı ile gemi hareket ettiriliyordu.İskelelerde durma zamanlarında ise sıkışan buhar patlama yapmasın diye dışarı veriliyordu ki buna da istim koyvermek deniliyordu.
Görüldüğü gibi günümüzün gelişmiş teknolojili sistemlerinin yanında adeta oyuncak gibi.
Üzüntü ile tesbit edilmektedir ki bu gün bu gemilerden hiçbirisi artık Şehir Hatları’nda çalışmamaktadır.
Akibetleri hakkında inşa edildikleri Glaskow’daki Fairfields Tersaneleri’nden bir araştırma yapıldığında şu bilgiler edinilebilmektedir:
Turan Emeksiz:2008 yılında Mudanya’da otel olmuş,
Kuzguncuk:15/04/2000 tarihinde sökülmüş,
Pendik:28/02/1992 tarihinde yanmış,
A.İhsan Kalmaz:Aliağa Tersanesi’nde sökülmeyi beklemekte,
Harbiye:17/07/1995 tarihinde sökülmüş,
Kanlıca:2003 yılında Bandırma’ya lokanta olmak üzere gitmiş,ancak 2008 yılında yanmış,
Anadolu Kavağı:05/03/1985 tarihinde yanmış,1988 yılında sökülmek üzere satılmış,satın alan şirket alt teknesinin üzerine taşıma gemisi monte etmiş ,başka bir gemi olarak çalışmaktadır,
Ataköy:2000 yılında Ereğli’ye restoran yapılmak üzere götürülmüş ,ancak 2004 yılında batmış.
İnkilap:2008 yılında Yalova’ya Nikah Salonu yapılmak üzere götürülmüş. 2016 yılının aralık ayında sökülmeye başlanılarak hurdaya çıkarılmış.
Ne acı.
1962 yılından itibaren lise ve üniversite eğitimlerim için 8 yıl Kadıköy’den Avrupa Yakası’na bu vapurlarla gitmiş gelmiş idim.Yeni oldukları için olsa gerek onları çok beğenirdik.Herkes her gün aynı saatteki vapura biner ve aynı yerde otururdu. Vapurun ön tarafı 2. Mevki,arka tarafı 1. Mevki idi.2. Mevki’de oturulacak yerlerde minder yoktu,1. Mevki’de ise oturulan yerler minderli idi.Ayrıca Vapurun arka tarafında altta kapalı,üstte açık olmak üzere Lüks Mevki Salonlar bulunmakta idi.Burada masa ve koltuklar bulunur ,vapur kalktıktan biraz sonra görevli gelir ,makbuz ile Lüks Mevki farkını salondakilerden tahsil ederdi.Bir de bodrum katlar vardı ki bu salonlar Lüks Mevki olmamasına rağmen içeride Lüks Mevki’deki masa ve koltuklar bulunurdu.
Babamdan aylık harçlığımı alır almaz ilk iş olarak aylık talebe abonman vapur pasomu alırdım.Günümüzün akbili gibi düşünebileceğimiz bu pasolar fotoğraflı olup Şehir Hatları İşletmesi tarafından verilir,bir ay boyunca istediğiniz kadar pasoda belirtilen hatlardaki vapurlara binebilirdiniz.1. Mevki 12.50 TL ,2. Mevki ise 7.50 TL idi.Öğrenci olmayanlarınkine Tam deniliyordu ve onlar daha pahalı idi.
O yıllarda ,sonradan vapurların seyyar pazarlamacısı olarak ünlü olan Burhan isimli kişi kısa pantolon ile babasının yanında işi öğrenmeye çalışıyordu. Ayrıca Boğaz Köprüleri henüz inşa edilmemiş ,patronlar ve işçiler aynı vapurda seyahat ediyorlardı.
Turan Emeksiz Vapuru için yine de yok olmamış diye düşünebilir ve en azından üzülmemeye çalışabilirsiniz.Ancak kesinlikle benim gibi o yılları yaşayanların yürekleri sızlıyordur.
Hani şampiyonluk kazanmış yarış atlarını yaşlanınca arabaya koşarlar ya.
Turan Emeksiz’in durumuda işte öyle bir şey.
ARİF ATILGAN mayıs 2009 Mimarlara Mektup

26 Ağustos 2013 Pazartesi


Mimarlara Mektuplarım



Dereler ve Derelerden Bir Bölüm
Arif Atılgan

     Küçük havzaların sularını toplayan, genellikle sığ yataklı ve boyları da fazla uzun olmayan akarsulara dere denilmektedir. Bir arazideki en düşük kottaki noktaların birleşmesi ile meydana gelen çizginin etrafındaki yatay alan ise dere yatağı olarak bilinmektedir. Dere yatakları, tüm arazinin yağmur, kar ve diğer sularını içine alarak onların o bölgedeki en düşük kotta bulunan deniz, göl, gölet gibi geniş su birikintilerine akabilmelerini sağlar.

Dere ve dere yataklarında doğayı doğallığından uzaklaştırmamak için önemsenmesi gereken konuları şöyle sıralayabiliriz:

- Dere yatakları taşma alanları ile birlikte düşünülmeli ve değiştirilmemelidir. Bu durumlarda değiştirilmiş yatağındaki akarsu tekrar kendi yatağına dönmek isteyecektir.

- Derelerin etrafı araziden gelen suları yatağına kavuşturmak için açık olmalıdır. Aksi takdirde deredeki doğal yatağa akmak isteyen sular engellenmiş olacaktır.

- Derelerin üzerini kapatmamak gerekir. Üzeri kapatılan dereler dolduğunda su taşma özgürlüğünü kaybedecektir.

- Derelerin yatağı betonlanmamalıdır. Bu durumda su toprak tarafından emilemez ve tamamen zemin üzerinde kalır.

Yani genel prensip, doğaya müdahale etmemek ve onun doğal durumuna uyum sağlayabilmek olmalıdır. Halbuki 1980’li yıllardan itibaren “ıslah” adı altında üzerleri kapatılarak dereler geniş kanalizasyonlar haline getirilmişlerdir. Son yıllarda kentlerimizde oluşmakta olan sel felaketleri ile adeta tüm bu yapılanların cezası çekilmektedir.

Bu anlamda örnek olarak İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan, Haydarpaşa-Pendik arasındaki dereleri incelemekte yarar vardır. Zira diğer derelerin de bunlardan fazlaca farklı olmadığı bilinmektedir.

1. Haydarpaşa Deresi: Koşuyolu tarafından gelir, Et-Balık Kurumu yanından denize akar. Muhtemelen yolda Karacaahmet’ten gelen Seyid Ahmet Deresi’ni de bünyesine alır. Koşuyolu’ndan denize kadar olan önemli bir bölümünün üzeri yüz yıl öncesi tonoz yapı sistemi ile kapanmıştır. Bugün yeni inşa edilen Marmaray hattı bu dereyi kesmektedir.

Haydarpaşa Deresi Tonozu

2. Kurbağalıdere: Kalamış sahilinden denize akan bu dere üzeri açık olan az sayıda derelerden biridir. Ancak Kurbağalıdere’ye uzun zamandır kanalizasyonların bağlanması bu derenin adının bu anlamda kullanılmasına da neden olmuştur. Etrafının duvar olması, tabanının beton olması gibi yanlışlıklar yapılmıştır.

Kurbağalıdere

3. Kördere: Kızıltoprak’ta Recep Peker Caddesi ile Bağdat Caddesi arasında kendi adıyla anılan sokaktan Kurbağalıdere’ye akmakta imiş. Bugün ortada görünmemektedir.

4. Turşucu Deresi: Şenesenevler bölgesinde bulunan bu dere artık yer üstünde görülmemektedir. Tamamen yeraltında kalmış olan dere, yakın tarihte patlamış ve Şenesenevler’de bir apartmanın birinci katına kadar su basmasına sebep olmuştu.

5. Çamaşırcı Deresi: Bostancı’da denize akan bu derede de Kurbağalıdere’de yapılan yanlışlıklar yapılmıştır; ancak üzeri açık derelerden biridir.

6. Altıntepe Deresi: Altıntepe’de zaman zaman binaların, zaman zaman da yolların altında kalarak sahile kadar gelir ve sadece denize akarken görülür.

7. Küçükyalı Deresi: Küçükyalı’da üzerinden ana cadde geçmektedir. Bu dere sadece denize akarken görülebilmektedir.

8. Karayolları Tesisleri yanından akan dere: Bu dere de sadece denize akarken görülebilir.

9. Büyükyalı Deresi (Çobanlar Deresi): İdealtepe’de akan bu derenin de son yıllarda yatağı değiştirilmiş, yer yer üzeri kapatılmış, kenarlarında duvar yapılmış, zemini betonlanmıştır. Ayrıca yıllardır dere yatağında bulunduğu için imar verilmeyen parsellere de artık dere yatağında bulunmadıkları için olsa gerek imar verilmiştir.

10. Maltepe Deresi: Tamamen cadde ve sokakların altında bulunan bu dere sadece denize dökülürken görülebilmektedir. Taşma olayları vardır.

11. Huzurevi Deresi (Kör Dere): E-5 Karayolunun üst tarafındaki Maltepe Huzurevi’nin bulunduğu bölgeden akar, muhtemelen Esenyurt Deresi ile birleşerek denize kavuşur.

12. Esenyurt Deresi: Minibüs Caddesi’nin üst tarafında üzeri açıktır. Ancak binaların arasından kendine yol bulmaya çalışır.

13. Tekel Evleri (Bülbül) Deresi: Minibüs Caddesi’nin üst tarafında üzeri açık bir şekilde binaların arasından akar, aşağı kısımda Tugay Deresi ile birleşerek denize akar.

14. Tugay Deresi (Cevizlidere): Tugay Yolunun alt tarafından akar. Önemli bir bölümünün üzeri açıktır.

15. Rahmanlar (Savaklar) Deresi: Sahildeki askeri tesislerin yan tarafından denize akarken görülebilir.

16. Yunus Çimento (Çavuşoğlu) Deresi: Bu dere de denize akarken görülebilir.

17. Pendik Veteriner Okulu Deresi: Denize akarken görülebilir.

18. Pendik Kemikli Dere: En uzun derelerden biri olduğu yazılsa da cadde altlarında bulunur ve ancak denize akarken görülebilir. Taşma olayları vardır.

     Kabaca oluşturduğum bu küçük araştırmada görüldüğü gibi, 18 dereden sadece Kurbağalıdere ve Çamaşırcı Deresi baştan sona üzeri açık olarak akmaktadır. Diğerlerinin ise bazılarının yer yer, bazılarının tamamen üzerleri kapatılmış durumda aktığı tespit edilebilmektedir. Ancak hepsinde yazının baş tarafında bahsedilen yanlışlıkların yapıldığı görülmektedir.

Dolayısıyla kentte yeterli yağmursuyu kanallarının da yapılmadığı düşünülürse, son yıllarda sık görülen sel baskınlarını sadece çok yağışa bağlamanın işin kolayına kaçmak olduğu belli olmaktadır.

Bu derelerin çoğunu şırıl şırıl aktığı halleriyle anımsayabiliyorum. Örneğin: Kurbağalıdere’nin kıyısında balıkçıların ağlarını ve ıstakoz sepetlerini kuruttuklarını, yine bu derenin Fenerbahçe Stadı hizalarından sonrasının berrak su olarak aktığını söyleyebilirim. Haydarpaşa Deresi’nin Koşuyolu’ndaki bölümü, Küçükyalı Deresi, Büyükyalı Deresi, Maltepe Deresi, Tugay Deresi, Pendik Deresi ve diğerleri 1970’li yıllarda bile görülebilmekteydi. İstanbul’un çeşitli semtlerinde bulunan dere ismindeki cadde ve sokakların altında bir zamanlar gerçekten akarsuların bulunduğu ve oralarda yeşillikli su kenarlarının olduğu unutulmamalıdır.

Bu konunun önemsenmesi ve acilen kapsamlı bir şekilde ele alınması gerekmektedir.

ARİF ATILGAN Mimarlara Mektup Şubat 2010