30 Eylül 2014 Salı


Kent Mektupları



BJK İNÖNÜ STADI
Arif Atılgan
1903 yılında jimnastik kulübü olarak kurulan Beşiktaş, 1910 yılında faaliyet gösterdiği branşlara takımın ilk kaptanı ve teknik direktörü olan Şeref Beyin (Ahmet Şerafettin Bey) gayretleri ile futbol şubesini de eklemiştir. Beşiktaş o tarihlerde maçlarını Kadıköy’deki Fenerbahçe’ye ait sayılan Union Club stadında oynamaktadır.1910 lu yıllarda Balkan Savaşı (1912-1913)  ve ardından 1. Dünya Savaşı (1914-1918) çıktığında yönetici ve sporcuların savaşa katılmaları sebebi ile kulübün dağıldığı görülmektedir.
Savaş sonrasında, Şeref Beyin tekrar oluşturduğu Beşiktaş takımı uzun süre maçlarını Union Club stadında oynar. Beşiktaş, 1921 yılında Taksim Kışlasının yerinde kurulan Taksim Stadını Galatasaray ile birlikte kullanmaya başlar.

1930 lu yıllarda Beşiktaş kendine stat arayışlarına girer.20 Ocak 1910 tarihinde yanan Çırağan Sarayının bahçesi yangın sonrası bakımsız bir durumdadır. 1932 yılında Şeref Bey bu alanı Beşiktaş’a stat olarak kazandırmak için çalışmalara başlar. O yıllarda tek partili rejimin güçlü isimlerinden biri olan, BJK fahri Başkanı Recep Peker’in hükümet nezdinde girişimleri ile alan Milli Emlakten kiralanır. Bu arada kansere yakalanan Şeref Bey hastalığına rağmen stat için defalarca Ankara’ya gidip gelmek dâhil, bu konudaki çalışmalarına devam eder. 11 Ocak 1933 tarihinde temeli atılarak başlatılan çalışmalara sporcularda katılır ve 110/75MT ölçüsündeki sahası ile stat açılır.  Ancak Şeref Bey bu günleri göremez. Stada onun anısına Şeref Stadı adı verilir. Beşiktaş, İnönü Stadı açılıncaya kadar resmi maçlarını Şeref Stadında oynar.

Şeref Stadı

Taksim Stadı yıkılıp, 1940 yılında yerine park yapılınca İstanbul’a yeni bir stat yapılması çalışmaları başlatılır. Stadyum mimarı olarak tanınan Paolo Vietti Violi isimli İtalyan mimar İstanbul’a davet edilir. Mimar Fazıl Aysu ve mimar Şinasi Şahingiray ile birlikte Dolmabahçe Sarayının eski has ahırlarının bulunduğu alana proje hazırlatılır. Burada İstanbul’un ilk Tiyatro Binası da bulunmaktadır. 1859 yılında Abdülmecid tarafından yapılmış olan Dolmabahçe Saray Tiyatrosu daha önce yıkılmıştır. 19 Mayıs 1939 tarihinde temel atılır. Ancak 2. Dünya Savaşının (1939-1945) çıkması dolayısıyla çalışmalara ara verilir. 19 Mayıs 1943 tarihinde tekrar temel atılarak inşaata başlanır. Harap durumda olan Has Ahırlar tarafında kolay hafriyat yapılır. Gazhane tarafında sorun olduğu için stadın o bölümü inşa edilmez, o tarafa yüksek duvar inşa edilir. 16.000 kişilik olan stada o zamanki Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün adı verilir. İnönü Stadı 5.000.000TL ye mal olmuştur.  27 Kasım 1947 tarihinde İstanbul’un Valisi ve Belediye Başkanı olan Lütfü Kırdar tarafından açılışı yapılır. Açılışta numaralı, kapalı ve eski açık tribünler vardır ve onlar da henüz tamamlanamamışlardır. İnönü Stadında yerli yabancı bütün maçlar oynanır. Beşiktaş da artık diğerleri gibi maçlarını İnönü stadında oynamaya başlar. Bu tarihten sonra Şeref Stadı, 1987 yılında Çırağan Sarayı otele dönüşünceye kadar Beşiktaş takımı tarafından antrenman sahası olarak kullanılır.

1939 Yılında Dolmabahçe Saray Tiyatrosu Sağda, Sarayın Has Ahırları Solda

1940 Yılında Saray Tiyatrosu Yok

İnönü Stadında ilk maç Beşiktaş ile İsveç’in AIK Solna takımı arasında oynanır ve maçı Beşiktaş 3-2 kaybeder. Ancak stattaki ilk golü yıllar sonra Beşiktaş’a efsane başkan olacak olan Süleyman Seba atar.

İnönü Stadının Dolmabahçe’ye bakan cephesindeki büyük demir kapının iki yanındaki duvara gömülecek tunç rölyefler yapılamamıştır. Ayrıca yine bu tribünün iki yanındaki kulelerin üzerine konulması gereken disk ve cirit atan sporcu heykelleri de konulamamıştır.

Eski Açık Tribünün İki Kulesi Ve Ortadaki Demir Kapısı

1950 li yıllarda futbol popülerleştikçe stadı büyütme ihtiyacı doğar. Önce numaralı tribünün sol yanına 5.000 kişilik ek yapılır, daha sonra Gazhane tarafındaki kale arkasına 15.000 kişilik açık tribün inşa edilir. Stat ayakta 40.000 kişilik olmuştur. Ancak bu sayıya numaralı ve kapalı tribünün en altındaki duhuliye bölümü dâhil midir bilinememektedir. Duhuliye bölümünde saha seviyesinin altında ayakta duruluyor, maç oyuncuların ayakları hizasından seyredilebiliniyordu. En ucuz bölüm olan duhuliyeye 1990 lı yıllardan sonra seyirci alınmıyor, artık orayı görevliler ve oynamayan oyuncular kullanıyordu.

Dünyanın en iyi manzaralı statlarından biri olarak gösterilen İnönü Stadında cumartesi pazar günleri iki maç üst üste haftada dört maç oynanırdı. 1980 li yıllarda Fenerbahçe’nin kendi stadı inşa edildikten sonra Galatasaray Ali Sami Yende, Beşiktaş İnönü Stadında maçlarını oynamaya başlamıştı.

Burada ilk gece maçı 28 Mart 1962 tarihinde oynanır. Ancak oyuncuların gözünü kamaştıran ışıklandırma sorunlu ve yetersizdir. Kameralı ilk TV naklen yayını 1 Mayıs 1966 tarihinde FB-BJK maçında yapılmıştır.  Aslında ilk TV yayını 12 Kasım 1961 tarihinde İTÜ TV sinin Taşkışla Binasının damından yaptığı Türkiye-Rusya maçındaki yayındır. Bu yayında maç anlatımı ise radyodan naklen yayın yapan Halit Kıvanç’ın sesi ile kendisinden habersiz olarak yapılmıştır. Stadın isimleri dönemin iktidarlarına göre değişmiştir. 1950 lerde Mithat Paşa, 1973 de tekrar İnönü olmuş ancak arada Dolmabahçe Stadı olarak da bilinmiştir. Stat futbolun dışında birçok alanda kullanılmıştır. Bunlar: 1956 Dünya Güreş Şampiyonası, 1959 Avrupa Basketbol Şampiyonası, 1959 Uluslararası Binicilik Yarışması,  Avrupa Profesyonel Boks Şampiyonluğu, 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı Törenleri, ayrıca ünlü yerli ve yabancı yıldızların müzik konserleri olmaktadır.

İnönü stadı 1998 yılında 49 yıllığına Beşiktaş’a kiralanmıştır. Adı BJK İnönü Stadı olmuştur.

2003-2004 sezonunda saha zemini indirilmiş, atletizm pisti kaldırılmış ve stat 32.086 koltuklu hale getirilmiştir. Bu arada yeni açık tribünün üzeri de çelik konstrüksiyon ile kapatılmış, stat içersinde BJK TV ye yer verilmiş, WC büfeler yenilenmiştir.

      BJK İnönü Stadı

2010 yılında Fİ-YAPI ile kulüp arasında sponsorluk anlaşması yapılmıştır. Bu anlaşmaya göre 1 Ekim 2010 ile 15 Eylül 2012 tarihleri arasında stadın ismi Fİ-YAPI İnönü Stadı olacaktır. Ancak bu anlaşma 30 Aralık 2011 tarihinde Fİ-YAPI tarafından feshedilmiştir.

1960 lı yıllarda lisanslı futbolculara bütün maçlara bedava girebilmelerini sağlayan serbest giriş kartı verilmekte idi. İnönü Stadının deniz tarafındaki eski açık tribünü serbest giriş kartlıların girdikleri tribündü. Bu sebepten eski açık tribünde sadece oynanan maçın taraftarı değil her takımın taraftarı bulunurdu. Dolayısıyla bu tribünün seyircisinin diğerlerinden daha bilinçli oldukları bilinir. Benim de serbest giriş kartım vardı. Devamlı o tribünde maç seyrettiğim için oranın ortamını ve keyfini çok severdim. Orada semtimiz Yeldeğirmenlilerin de gelip maç seyrettiği kısım kapalı tribünün yanındaki kısmın üst katı idi. Randevulaşmadan orada bütün semt toplanabilirdik. Semtimizden Konyalı Ahmet lakabıyla bilinen Ahmet Ağbi yapılı olduğu kadar gür sesli bir kişi idi ve tribünden sahadaki futbolculara bağırarak fırça atmayı severdi. Ahmet Ağbi dışarıdan tanıdığını sandığım Fenerbahçe Kalecisine gür sesi ile diğerlerinden biraz fazla “uyarılarda” bulunmayı kendine hak görüyordu. Bir gün bu “uyarılardan” Fenerbahçe Kalecisinin konsantrasyonu o kadar bozulmuştu ki tribüne dönmüş ve O’na elleri ile işaret ederek ‘yeter’ demek zorunda kalmıştı.

2013 yılında stadı 42000 kişilik olarak yeniden inşa etmek için inşaata başlanacağı ifade edilmektedir. Ancak stat yıkılıp eski has ahırların altındaki havalandırma tünelleri ortaya çıkarsa UNESCO nun buraya hiçbir inşaat yaptırmayabileceği de söylenmekte, tartışılmaktadır. Ancak bana göre stadın altında herhangi bir tünel bulunmamaktadır. Eski haritalara dikkatli bakıldığında, Harbiye’den aşağıya inen vadideki derenin Kadırgalar Caddesinden denize kadar zeminin altından devam ettiği görülmektedir. Sanırım dere bu bölümde tonoz içersine alınmış ve tünel olarak da bu tonoz akıllarda kalmıştır. Ayrıca stadın tamamen denizden dolan alanda kaldığı da tespit edilebilmektedir. Eğer bir tartışma yapılacaksa o tartışma zemin ve şehircilik konularında olmalıdır.

                                                      1939 Yılından Önceki Durum

Üzerindeki çelik konstrüksiyonu ile yeni açık tribün hariç, stadın mimarisini beğenirim. Dolmabahçe Meydanı tarafındaki eski açık tribünde yapılması düşünülüp yapılmayan rölyefler ve heykeller de olsaydı stat daha güzel olurdu sanırım.

Haddim değil ama kulübün tarihine baktığımda Beşiktaş’ın stadının adının Şeref Stadı olması gerektiğini düşünüyorum.
ARİF ATILGAN  OCAK 2013

16 Eylül 2014 Salı


KADIKÖY’ÜN MEYHANELERİ
Arif Atılgan 

Bugün Kadıköy’ün en eski iki meyhanesi itirazsız asırlık olmuş olan Kalamış-Todori ve Moda-Koço Meyhaneleridir. Ancak 1960 lı ve 1970 li yıllarda semtlerde münferit bazı meyhaneler de göze çarpıyordu. Örneğin: Bostancı’da sonradan adı Güp Güp olan Salih Baba’nın Yeri, Belvü’de Korkmaz’ın Yeri, Kadıköy Çarşı içinde Fıçı, Yeldeğirmeni’nde iki ayrı Halit’in Meyhanesi, Mühürdarda eski Set Kafetarya’nın yerinde Turgut’un Yeri gibi. Ayrıca her semtin kendi sınırları içersinde kendi semt meyhanesi veya meyhaneleri de kesinlikle bulunmakta idi.

Ancak Kadıköy’de meyhanelerin topluca bulunduğu yer, Kadıköy Postanesinden Mühürdar Sahili istikametinde bulunan binaların ön ve arka cephelerindeki dükkânlar idi. Günümüzde öndeki cadde Albay Faik Sözdener Caddesi, arkadaki sokak ise Neşet Ömer Sokağı adlarını taşımaktadır.

Cadde tarafında Postaneden sonra ilk olarak arka sokağa da cephesi olan Park Lokantası bulunmakta idi. Daha sonra sırayla, arka sokağa geçilebilen 3-4 MT lik koridora bitişik bulunan Münih Birahanesi, Hamburg, Panorama Kahvehanesi, yine arka sokağa da cephesi olan Benusen, Hatay Lokantası, köşede şimdiki Alkım Kitapevinin bulunduğu parselde benzinci ve karşı köşede Gazanfer Bilge Otobüslerinin yazıhanesi bulunuyordu.

Arka sokakta ise Postaneden sonra Park Lokantasının arka cephesi, Recep’in Yeri, Oğuz’un Yeri, Panaroma Kahvehanesinin arka cephesi, Benusen’in arka cephesi bulunmakta idi. 1970 li yılların ortalarında Postane ile Park lokantasının arasında yeni inşa edilen binanın altına Fenerbahçe’de futbolculuk ve antrenörlük yapmış olan Ahmet Erol arka sokağa da cephesi olan Olimpiyat’ı açmıştı. Arka sokakta karşı sırada ise Recep’in Yerinin karşısında Ege Kıraathanesi, Benusen’in karşısında At Yarışı Bayii, köşede berber ve onun cadde komşusu İnegöl Köftesi ile ünlü Yıldız Lokantası bulunmakta idi. Muvakkithane Caddesi ile Ege Kıraathanesinin arasına  şimdiki portikli binalar henüz inşa edilmemişti.

Münih Birahanesinin yanından arka sokağa geçişi sağlayan koridorda da küçük biracılar bulunmakta idi. Recep’in Yeri ve Oğuz’un Yeri bu koridorun arka sokağa çıkan ağzının iki köşesinde bulunurlardı. Pasaja benzetilen bu koridor sebebiyle olsa gerek buraya Kadıköy’ün Çiçek Pasajı da denilmekteydi.

Bunların hepsi genelde erkeklerin kullandığı mekânlardı. Sadece Olimpiyat, Park, Münih ve Hatay’da zaman zaman kadın müşteriler de gözlemlenebilirdi. Ön cephedeki işletmelerin ayrıca önlerinde birer bahçeleri de vardı. O yıllarda sokaklara masa koymak geleneği olmadığı için arka sokakta müşteriler içerde oturur, yaz mevsiminde dükkân önüne utanarak bir sıra masa çıkarılırdı. Ayrıca ramazan aylarında bazı dükkânlar ya bir ay boyunca işyerini kapatır veya camlarını gazete kâğıtları ile örterlerdi.

Olimpiyat, sonradan açılmasına rağmen geniş mekânı, özel dekorasyonu, amerikan-barı ile çarşıya ayrı bir hava katmıştı.

100 yıl önce Albay Faik Sözdener Caddesi deniz iken, burada İtalyan banker Tubini’ye ait yalı evlerinin bulunduğu, arkadaki Neşet Ömer Sokağının ise Tubini Çıkmazı adıyla anıldığı sokak bugün olumlu bir değişim göstermiştir. Ön cephede artık meyhane yoktur. Bu sırada aksine banka vs anlamında iş yerleri bulunmaktadır. Ancak arka sokak iki taraflı binaların altlarında açılan meyhanelerle tam bir meyhaneler çarşısına dönüşmüştür. Eski mekânlardan neredeyse hiçbirisi günümüze kalamamıştır. Olimpiyat yakın zamana kadar faaliyetine devam etmiş, ancak sahibi Ahmet Erol’un yaşının ilerlemesi ve bazı rahatsızlıları sebebiyle içinde bulunduğumuz yıl kapanmıştır. Sadece Benusen bugün hala faaliyetine devam etmektedir. Hatay Lokantası ise uzun süredir Bostancıda faaliyet göstermektedir. Bugün sokağa yayılmış olan masaları ile kadınlı erkekli kullanılan meyhanelerin bulunduğu bu sokak Kadıköy’e renk katmaktadır. Yunanistan’da kadınlı erkekli kullanılan meyhanelere Taverna dendiğini düşünürsek, burası Kadıköy’ün Tavernalar Sokağı haline gelmiştir. 50 yıl önce Kadıköy’ün Çiçek Pasajı denilen sokakta bugün Kadıköy’ün Nevizade Sokağı yaratılmıştır adeta. Bilinmektedir ki Beyoğlu’ndaki Nevizade Sokağı da aynı süreci yaşamıştır.



Koço’nun Arnavut ciğeri, Yıldız Lokantası’nın İnegöl köftesi, Münih Birahanesi’nin sosis sote, patates tava ve biradan meydana gelen menüsü gerçekten unutulmaz lezzetlerdi.

Bu meyhanelerin hepsini doya doya yaşamış olduğum için kendimi şanslı kabul ediyorum. Ancak ben genelde arkadaşlarımla Recebin Yeri’ni tercih ederdim. Burada ızgara köfte, söğüş salata, pilaki, beyaz peynir ve yarım şişe rakıya 18.- Tl hesap gelir 20.-TL bırakır kalkardım.

Kadıköy’deki meyhaneler sokağı, kentlerin yaşayan canlılar olduğunu zamana göre gelişim ve değişim göstereceklerinin olumlu bir örneğidir. Olumsuz örnekleri de yazıp mukayese yaparak yazının keyfini kaçırmak istemiyorum. Sadece kentin doğasına aykırı müdahaleler yapılmasın yeter diye düşünüyorum. Kentler, gelecekleri anlamlı planlandığı takdirde insanı en reddetmeyecek şekilde kendilerini geliştirirler. Yani insan, kent planlamasından asla ayrı düşünülemez.

Kadıköy’deki Meyhaneler Sokağı olması gerektiği gibi olmuş, Kadıköylüler için hoş bir mekân haline gelmiştir.
ARİF ATILGAN Mimarlara Mektup Ağustos 2010

7 Eylül 2014 Pazar


Mimarlara Mektuplarım



KADIKÖY’ÜN KIŞLIK SİNEMALARI
Arif atılgan
Bundan 50 yıl önce Kadıköy’deki kışlık sinemalar eskilik sıralarına göre Özen, Süreyya, Opera, Yurt, Reks, Kadıköy, Cep, Efes, Feza, As, Kafkas, Ocak, Kent, Suadiye, Atlantik sinemaları idi. Bir de Üsküdar’da Sunar Sineması vardı. Özen Yeldeğirmeni’nde, Süreyya, Opera, Yurt, Cep, Kadıköy, Kafkas, Ocak Bahariye Caddesi’nde,  As Moda Caddesi’nde, Kent Kızıltoprak’ta, Suadiye, Atlantik ise Şaşkınbakal’da bulunmakta idi. Özen ve Süreyya Sinemalarını daha önce yazmıştım. Bu yazıda Opera, Yurt ve Reks Sinemalarından bahsetmek istiyorum.

Opera Sineması, şimdiki Opera Pasajı’nın yerinde bulunuyordu. Bu arsada 1920 yılında Sultan Hamid sülalesinden bir ailenin konağı bulunmakta imiş. Bu aile taşındıktan sonra uzun süre boş ve metruk kalan arsaya, 1938 yılında zamanın önemli sinemacılarından Kadri Cemali Bey Opera Sineması’nı inşa ederek halkın hizmetine sunmuştur. İlk film olarak ta Nelson Eddy ve Jeanette Macdonald’ın oynadığı Seviştiğimiz Günler isimli film oynatılmıştır. Koltuğu, iki balkonu ve locaları olan bu sinema oldukça lüks bir şekilde 1976 yılına kadar hizmet etmiştir. 1976 yılından sonra ise yıkılıp yerine Opera Pasaj’ı inşa edilmiştir.

          Opera Sineması       
                                                   
1938 yılında Kadıköy Halkevi için mimari yarışma düzenlendi. 17 müellifin katıldığı yarışmada birinciliği Mimar Rüknettin Güney kazandı. 1938-1949 yılları arasında görev yapmış olan Vali ve belediye Başkanı Dr. Lütfü Kırdar zamanında projenin inşaatı gerçekleştirildi. Bina 1943 yılından itibaren Halk Evi, 1953 yılından itibaren Halk Eğitim Merkezi olarak hizmet etmiştir. Yurt Sineması, Halk Eğitim Merkezi’nin içersindeki mekânlardan biri idi. Halk Eğitim Merkezi, içersinde spor salonu, eğitim mekânları bulunan bir yapı idi. Sinema Salonu içinde koltuğu, iki balkonu, locaları da bulunan büyük bir salondu. Bu gün sinema salonundaki balkon bölümü koltuk bölümünün ön sıralarına kadar eğimli bir şekilde indirilmiştir. Eğimli bir anfi durumuna getirilmiş olan salon artık sinema olarak değil, başka etkinliklerde kullanılmaktadır. Balkonun altında kalan bölüm ise Halk Eğitim Merkezi’nin diğer amaçları için kullanılan mekânlar olarak değerlendirilmektedir.

                                İçersinde Yurt Sinemasının Bulunduğu Halk Eğitim Merkezi

Reks Sineması’nın bulunduğu arsada daha önce Hale Sineması bulunmaktaydı. Hale Sineması’nın eski adı Apollon Sineması (Tiyatrosu) idi. İlk adı Febüs olan bu bina 1900 lü yılların başından itibaren Kadıköylülere hizmet vermiş ve adı 1930 yılında Hale olarak değiştirilmiştir. Apollon Tiyatrosu’nun yazlık kısmı ise şimdiki Halk Eğitim Merkezi’nin bulunduğu arsada idi. 1920 yılının sonbaharında Apollon Tiyatrosu’nda ilk kadın tiyatro oyuncusu Afife Jale sahneye çıkmıştır. Üç hafta üst üste sahneye çıkan Afife Jale, ilk hafta Yamalar isimli oyunda kimliği gizlenerek sadece Jale adıyla sahnede yer almıştır. Sanatçının çok başarılı olduğunu tespit eden Darülbedayi yetkilileri, onu ikinci hafta gerçek adı ile Tatlı Sır oyununda oynatmışlar, ancak polis oyuna engel olmuştur. Bu engellemeye karşı, halkın sanatçıdan yana olumlu tepkisini gören yetkililer, ertesi hafta Afife Jale’ye Odalık adlı piyeste tekrar yer vermişler ancak birçok olaylar olmuş, arka kapıdan kaçırılan sanatçı Kadıköy İskelesi’nde yakalanıp sorgulanmıştı. Bir anda istenmeyen insan durumuna sokulan Sanatçının 08/ 03/ 1921 tarihinde Darülbedayi’deki görevine son verilmişti. 1961 yılında Hale Sineması yıkılmış ve yerine Reks Sineması inşa edilmiştir. Reks Sinemasının mimarı Maruf Önal’dır. Reks Sineması’nın da koltuk ve balkonu bulunmakta idi. 1980 li yıllarda sinema sektöründe hissedilen kriz sonrası sinema salonları kapanmış veya küçültülmeye başlanmıştı. Reks Sineması’nda da Yurt Sineması’ndaki gibi balkon, koltuğun ön sıralarına kadar eğimli bir şekilde indirilerek uzatılmıştır. Balkon altı ve fuayenin boş bölümleri ise küçük sinema salonları haline sokulmuştur.

Opera Sineması’nda izlediğim Frankeştayn ve Dev Örümcek adlı korku filmlerini unutamam. Yurt Sineması’nda ise, Kemal Atatürk Orta Okulunda okurken bütün okul olarak götürülerek,  çocuk sanatçı Zeynep Değirmencioğlu’nun Ayşecik filmini izlememiz aklımdan kolay kolay çıkmayan olaylardandır. Hale Sineması’nda Amerikan Filmleri seyrettiğimi anımsıyorum. Reks Sineması ise yeni olması bakımından ilgimizi çekiyordu.

Bu gün Reks Sineması’nın alt ve üst fuayelerini birleştiren merdivenin altına büfe konması ilgi çekici bir durumdur. Bu döner merdiven özel olarak, Mimar Maruf Bey tarafından kenarları hiçbir yere oturmayacak şekilde boşta bırakılarak inşa edilmiştir. 2010 yılında kaybettiğimiz Maruf Bey, en alt ve en üst basamakları alt ve üst döşemelere irtibatlandırmış, alt fuayede döner bir merdivenin görülmesini amaçlamıştır. Hatta böyle bir merdivenin ayakta duramayacağını iddia edenlere karşı, her basamağa çimento torbaları koyarak deneme bile yapmıştır. Böyle bir merdivenin altına konan büfe mimarın amacını tamamen ortadan kaldırmaktadır.

                                                 Reks Sinemasının Merdiveninin İlk Hali
                                 


Reks Sinemasının Merdiveninin Bugünkü Hali



Kadıköylüler o yıllarda bu sinemaları diğerleri ile birlikte keyifle kullanırlardı. Ucuz olan 11.00 matinesi özellikle pazar günleri çok kalabalık olurdu. Gece 21.00 suaresinde ise daha çok aileler sinema salonlarını doldururlardı.

Binalarda zamana uygun değişikliklere zorunlu da olsa alıştık, alıştırıldık. Ancak hiç değilse, mimarların tarzlarını ifade etmek için özellikle yaptıkları figürlere saygı duyulmalı diye düşünüyorum.
ARİF ATILGAN HAZİRAN MİMARLARA MEKTUP


21 Ağustos 2014 Perşembe


Mimarlara Mektuplarım



KREPEN’DEN NEVİZADE’YE
Arif Atılgan
Bir süredir yerel seçimler dolayısıyla dosya niteliği taşıyabilecek yazılar yazmamaya özen gösteriyorum. Zira seçimlerde birini diğerinden fazla eleştirmiş konuma düşmekten endişe ediyorum. Seçimlerden sonra bu anlamdaki yazılarıma devam edeceğim. Bu sayıda Temsilcilik sınırları dışına çıkmak ve beni şaşırtan bir tespite açıklık getirmek amacındayım.

Beyoğlu’ndaki Nevizade Sokağı’na tarihi denilerek Kadıköy’deki Salı Pazarı’nda yapılan yanlışlık burada da tekrar edilmektedir. Bu arada esas tarihi olan Krepen Pasajı’nı ise, okuru olan köşe yazarlarının bile es geçmesi ilginç ve yoruma açık bir konudur doğrusu.


Beyoğlunda Çiçek Pasajı’nın yan sokağından Balık Pazarı’na girdiğinizde solda Hisar Pavyon, Midye-Kokoreççiler, sağda Çiçek Pasajı’nın Yan Kapısı, biraz daha yukarıda sağdaki demir kapının arkasında Türkiye’nin on güzel kilisesinden biri olarak gösterilen, 1846 yılında mimar Balyan tarafından tasarlanmış Üç Horon Ermeni Kilisesi bulunmaktadır. Bu demir kapının karşısında ise bugün Aslı Han Pasajı yer almaktadır. İçersinde sahafların bulunduğu bu pasajın yerinde 1982 yılı öncesi ünlü Krepen Pasajı bulunmakta idi.

Krepen Pasajı 19. Yüzyılın ikinci yarısında inşa edilmiş, içersinde iplikçi, kunduracı, terzi, matbaa gibi dükkânlar çalışmakta idi. 1930 lu yıllarda İstanbul’da meyhanecilik akımı başladıktan sonra 1941 yılında ilk olarak Tanaş ve İspiro’nun işletmeye açtığı İmroz Meyhanesi faaliyete başlamıştır. Ardından Neşe, Kulis, Papirüs, Kadir, Seviç ve diğerleri de müşterilerine kapılarını açmışlardır. Bugün İmroz ve Kadir Nevizade Sokak’ta, Seviç ise Çiçek Pasajı’nda çalışmalarına devam etmektedirler. Diğerleri ise zaman içersinde maalesef yok olmuşlardır.

Krepen Pasajı biraz salaş olmasına rağmen herkesin bilmediği gizli bir yer olması açısından özellikle yazar, tiyatrocu, sinemacı vs gibi sanatçılar tarafından tercih edilen bir mekândı. Ayrıca buranın diğer müdavimleri de vardı ki onlar burayı kendi evleri gibi bilirlerdi. Örneğin: Bu kişilerin şişede içkisi (rakısı) ve tabakta mezesi kaldı ise bunlar buzdolabına konur, ertesi gün geldiklerinde bir gün önceden kalan içki ve mezeleri masalarına konarak kaldıkları yerden onları yiyip içmeye devam etmeleri sağlanırdı. Bu pasaj 1982 yılında yıkıldığında buradaki esnaf isyan etmiş, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. O sıralarda boş ve metruk görünen hatta kuytu yerleri çiş kokan Nevizade Sokağı bu esnafa yeni mekânları olarak gösterilmişti. İlk gittiklerinde bu sokağı hiç sevmeyen esnaf bir yıl boyunca asık suratlarla işlerine gitmişlerdi. Zira İstiklal Caddesi’nin hemen yakınında bulunan Krepen Pasajı’ndaki müşterilerinin iç taraflardaki bu sapa sokağa gelmeyeceklerini düşünüyorlardı. Hatta eski müşterilerinden gelen olduğunda sevinç gösterilerinde bile bulunuyorlardı.

O sokağın bugünkü hale gelebileceğini kesinlikle hiçbirisi düşünmüyordu.

Yıkılan Tarihi Krepen Pasajı’nın yerine ise Aslı Han isimli bugün sahafların bulunduğu bina inşa edilmişti.

Ben Krepen Pasajı’nın müdavimlerinden idim. Orada Yorgo’nun İmroz Lokantası’na giderdik. Yorgo İmroz’un ilk zamanları burada garsonluk yapıyormuş. O yıllarda birlikte olduğumuz bazı arkadaşlarımız bugün Ülke’nin gerçekten ünlü sanatçıları olmuşlardır. İmroz Lokantası alt katta 4-5 masalık bir dükkândı. Birde üst katı vardı ancak oraya çıkan pek olmazdı. Krepen’e ve İmroz’a ait birçok anım vardır ama oraları en iyi Yorgo’nun kendine has özelliği ile anlatabilirim sanırım.

Yorgo’nun cebinde bir sarı, birde kırmızı kartı bulunmaktaydı. Eğer müşterilerden biri ayarını bozarsa önce sarı kartını çıkartırdı. Aynı kişi kendini düzeltmez, ayarsızlığına devam ederse ardından kırmızı kart çıkarılır ve o kişi derhal hesabını ödeyip mekânı terk ederdi. İlginçtir ki hiç kimse bu kurala uymazlık etmezdi. Kart gören kişiler hafif itirazda bulunurlar biraz sitem ederler ama kesinlikle gereğini yerine getirirlerdi.

                                                        Unutulmaz  Bir Kişilik: Yorgo

Evlilik sonrası hayat gailesi ile uzun yıllar buralara gidememiştim. Bir gün eşim ve oğlumla İmroz’a gitmiş, cam kenarı bir masaya oturmuştuk. Yorgo yanımıza gelip sohbete başlamıştı. Eski günlerden bahsedip kartlarını hala kullanıp kullanmadığını sorduğumda yüzünde ilginç bir ifade tespit etmiştim. Sanki Yorgo bugünün olumlu ticari durumundan memnundu ama o yılların tadını da unutamıyor, ikisi arasında tercih yapamıyordu. 

Nevizade Sokağı aslında Krepen Pasajı’nın bir sokağa dönüşmesinin öyküsüdür. Arkalardaki sapa bir sokakta meyhaneler içkili lokantalar oluvermişti.

Yunanistan’da kadınlı erkekli gidilen içkili lokantalara taverna denmektedir. Bu anlamda Nevizade Sokağı sadece erkeklerin kullandığı meyhanelerin, kadınlı erkekli oturulan tavernalara dönüşmesinin en belirgin sahnesidir.

Bu gün Nevizade Sokağı’na tarihi dendiğinde benim gibi buraları yaşamış olanlar kesinlikle bu yazdıklarımı düşünmekte ve anımsamaktadırlar. Nedense kentlerde hafızalar artık eskileri bilmez ve kabul etmez duruma sokulmaktadır. 20-30 yıl öncesine tarihi yakıştırması rahatlıkla yapılabilmekte, 100 yıl öncesi ise hayallere bile girememektedir.

Amaç herhalde önce insanların hafızalarını yok etmek, sonra bu hafızasız insanlarla kentlerin esas hafızası olan tarihi kimliklerini paraya çevirmek olsa gerek.
ARİF ATILGAN Mart 2009 Mimarlara Mektup

19 Ağustos 2014 Salı


MALTEPE KÜÇÜKYALI’DAKİ KARAYOLLARI ARSASI
Arif Atılgan
Maltepe, sınırları içersindeki yerleşimlerde mahalle yapısını koruyabilmiş, sayfiye yeri gibi diyebileceğimiz, İstanbul’un az sayıdaki ilçelerinden biridir. Maltepe’nin çarşısında tüm İstanbullular değil Maltepeliler alış veriş yapar. Her ne kadar her evde bir ailenin yaşadığı müstakil evlerin yerini 4-5 katlı apartmanlar almış olsa da ilçede hala mahalle yapısı hissedilmektedir. Esnafı, komşusu vardır. Binalarda insani ölçü olarak gördüğüm, ağaçlarla binaların boylarının birbiriyle yarıştığı görüntü burada rahatlıkla gözlemlenebilir.
Son yıllarda Maltepe’de de yüksek binaların yapılmaya başlandığı izlense de bunlar E-5 üzerinde yapılmakta, E-5 in altındaki yaşantıyı pek bozamamaktadırlar.

E-5 Üzerindeki Yüksek Binalarla Altındaki Alçak Binalar Yanlışla Doğrunun Tarifi Gibi

Ancak son zamanlarda İlçede keyif kaçıran bazı gelişmeler olmaktadır. Yeni onaylanan bir plana göre Cevizlide E-5 kenarındaki İller Bankasına ait 30 dönümlük arsada yapılacak olan 165 MT ve 134MT yüksekliğindeki iki yüksek binadan 165 MT olanı Anadolu Yakasının en yüksek binası olacakmış. Hâlbuki Maltepe az katlı binalarıyla olumlu anlamda karakter kazanmış bir yerleşimdir. Bu rekor Maltepe’ye yakışmayacaktır.

Diğer yandan Küçükyalı’da 44 dönüm alana sahip olan, Karayolları Genel Müdürlüğü ve Maliye Hazinesine ait toplam 5 parça arsanın da özelleştirme kapsam ve programına alındığını öğreniyoruz. 28854 sayılı Resmi Gazetede ilan edildiği kadarıyla Özelleştirme Yüksek Kurulunun 9/ 12/ 2013 tarihli 2013/197 kararı ile toplam 43.321 M2 olan alanın özelleştirme işlemlerinin 2 yıl içinde tamamlanması istenmektedir. Yani 1,5 yıl sonra bu alan bir inşaat şirketine verilebilecek, burada iş merkezi, AVM vs kapsayan yüksek bina veya binalar yapılabilecektir.

Küçükyalı Karayolları Arsası

İstanbul’da AKM nin dışında, içersinde sadece kültür fonksiyonları içeren bir yapı yoktur. Orası da bir süredir atıl durumdadır. AKM, içersinde gerçek ölçüde opera salonu bulunan tek binadır. Kadıköy’deki Süreyya Opera Binası bu anlamda yeterli ölçüde değildir.  Ayrıca Süreyya Opera Binası herkesin anladığı anlamda bir kültür merkezi değil sadece gösteri yapılan salondur.

Günümüzde maalesef AVM lerle kültür merkezleri karıştırılmaktadır. Rahatlıkla AVM lere kültür merkezi denilebilmektedir. Bazı belediyelerin inşa ettikleri kültür merkezleri ise AVM gibidirler. Zaten bu binalara ticari fonksiyon, kültür fonksiyonunun giderlerini karşılamak için zorunlu olarak konulmaktadır.

2009 yılında Kadıköy Kent Konseyi Başkanıydım. Tarihi Ayrılık Çeşmesi Sokağına dikkat çekmek için, burada hafta sonları Anadolu yakasının ihtiyacı olduğunu düşündüğüm Organik Tarım Ürünleri Pazarını kurmayı Genel Kurula teklif etmiştim. Tartışmalar sırasında öğrendik ki Şişlideki Organik Tarım Ürünleri Pazarının müşterileri ağırlıklı olarak Anadolu Yakasından giden vatandaşlarmış. Tartışmalar ilerledikçe AKM başta olmak üzere Avrupa yakasındaki kültürel faaliyetlerin de takipçilerinin çoğunlukla yine Anadolu yakasından giden vatandaşlar olduğu ortaya çıkmıştı. O zaman Kadıköy’de bir Kültür Merkezi inşa edilmesini de Belediye Meclisine teklif edelim kararı almıştık. Ancak Kadıköy ilçesi sınırları içinde Kültür Merkezi için uygun arsa bulamamıştık.

Küçükyalı Karayolları arsası bu anlamda biçilmiş kaftandır. Arsa, E-5 kenarında ve metro istasyonunun dibinde olması dolayısıyla ulaşım açısından çok uygun bir konumdadır. Alan yeterlidir. İyi organize edilmiş proje yarışması ile elde edilecek projenin uygulamasıyla buraya yapılacak Kültür Merkezi İstanbul’un önemli bir ihtiyacını karşılayacaktır.

AKM 27.691 M2 lik bir arsada, 14.821 M2 ye oturmakta ve 52.000 M2 inşaat alanına sahip olan bir binadır. Küçükyalı Karayolları Arsası 43.321M2 lik alana sahiptir. Burada rahatlıkla çok daha kapsamlı bir proje gerçekleştirilebilir.

Küçükyalı’da inşa edilecek Kültür Merkezi İstanbul’a yakışacaktır. Ancak böyle bir yapı öncelikle Maltepe’de olmak üzere Anadolu yakasında yaşayan insanlarımızın yıllardır hak ettikleri bir bina olacaktır. Bu binanın içersinde sadece kültür faaliyetleri olmalıdır. Opera, tiyatro, sinema, sergi salonları, STK ların çalışma ve etkinliklerine cevap veren mekânları vs gibi.

Düşünebiliyor musunuz yurt dışından İstanbul’a gelenlerin önceden buradaki bir gösteriye bilet alarak gelebileceklerini. Bu anlamda niye Viyana, Londra, Sydney gibi olmasın İstanbul’umuz? Dünya Kenti İstanbul’umuzun böyle anımsanması şiş kebap ile anımsanmasından daha değerli olmaz mı?

Daha önce özelleştirilen arsaların özelleştirilme gelirlerinden hareketle hesap yapılırsa, Karayolları Arsası özelleştirildiğinde tahminen 1Milyar TL civarı gelir getirebilecektir. Bu meblağın üzerine biraz daha masraf yapılarak İstanbul’a gerçek bir kültür merkezi kazandırmak İstanbul’a olduğu kadar siyasetçilerimize de çok şey kazandırır. AVM, iş merkezi, rezidans her yerde var. Ama İstanbul’da gerçek ölçülerde bir Kültür Merkezi yok.

Yakın gelecekte AKM nin de sorunları giderilirse AKM tarihi kimliği ile Avrupa yakasında, burası yeni kimliği ile Anadolu yakasında tüm dünya insanlarına hizmet ederek İstanbul’umuza yepyeni bir prestij kazandıracaklardır.

Yazıyı hazırlarken sevinerek öğrendim ki bu anlamda talepleri olan benden başkaları da varmış. Biz kamuyuz yani halkız. Merkezi veya yerel İktidardakiler ise Kamu Yöneticileri yani halkın yöneticileri. Kamunun sesini önce Maltepe Belediyesine olmak üzere İBB ve Hükümet yetkililerine duyurmak istiyorum. Gelin İstanbul’umuza böyle bir eser kazandıralım ve bu eserle birlikte bana göre dünyanın en güzel kenti olan güzel İstanbul’umuzu bu anlamda da marka yapalım.
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2014

18 Ağustos 2014 Pazartesi


Mimarlara Mektuplarım



17 AĞUSTOS 1999 DEPREMİ’NİN ONUNCU YILI
Arif Atılgan 

Büyük Marmara Depremi’ni on yıl geride bırakmış bulunuyoruz. Bu depremde 100.000 bina yıkılmış 20.000 insan canından olmuştu. Özellikle ilk yıllarda yapılan birçok toplantıda deprem ve depremden yola çıkarak afet bilinci insanlarda oluşturulmuştu.

Doğrusu yapılan açıklamalar, verilen demeçler insanlarda ‘şerden hayır doğacak’ umudu oluşmasını sağlamıştı. Özellikle yakın yıllarda beklenen yeni depremde en çok etkilenmesi söylenen İstanbul’un ve diğer kentlerin kısa zamanda rehabilite edileceği düşünülüyordu. İnsanların sağlıklı yerleşimlerde güvenli binalarda mutlu bir şekilde yaşayacakları bekleniyordu.

Aradan on yıl geçmesine rağmen hala değişen bir şeyin olmaması anlamlı ve üzücüdür.

O yıllarda bazı akademisyenler İstanbul’un yenilenmesi için 10 Milyar Doların yeteceğini ifade ediyorlardı. Oysa bu gün gazetelerde deprem vergileri ile 30 Milyar Dolara yakın bir paranın toplandığı yazmaktadır. Ancak halk için yapılan hiçbir şey bulunmamaktadır.




Depremde yıkılan binaları yapanların yargılanması cezalandırılması doğaldır. Ancak o binaların inşa edilebilmelerine olanak sağlayan, riskli zeminlere kentleri yerleştiren planları yapan, bu bölgeyi 2. Derece Deprem Bölgesi sayan kamu görevlilerinin akıllara bile gelmemesi anlamlıdır. Hâlbuki onların yaptıkları hatalar sebebi ile hatasız inşa edilen binalar da depremde yıkılmıştır.

Düzce’de düzenlenmiş bir bilirkişi raporunda ‘burada yıkılan  binaların neden yıkıldığı değil, yıkılmayan binaların neden yıkılmadığı araştırılmalıdır’ ifadesi kullanılmıştır..

Kamu görevlilerin hatasını halk mı ödemelidir yoksa kamu idaresi mi? Yine de halkımız deprem vergileri ödeyerek üzerine düşeni fazlası ile yerine getirmiştir.

Peki, halk için düşünülen herhangi bir şey var mıdır? Görüldüğü kadarı ile vardır: Kentsel Dönüşüm.

Ana fikri gerçekten dönüşüm olan, sadece binaları değil insanları da dönüştürmeyi hedefleyen Kentsel Dönüşüm Kavramı halka şifalı ilaç gibi sunulabilmiştir. Dönüşümün ilk unsuru olarak kabul edilen insanlar bile öyle inanmışlardır ki kendilerinden başka her şey dönüşecek, dolayısıyla sadece onlar kazançlı çıkacaklardır.

Toplum olarak aynaya bakabilme cesareti gösterilebilmelidir. Yıllardır toplumsal ve kamusal düşünmek yerine kişisel düşünmeye öncelik tanıyan bir insan yapısı yaratılmıştır. Böyle bir insan yapısında itiraz yoktur ve onun ikna edilmesi kolaydır.

Esas itirazı olan insanların işi zordur. Onlar yıllardır ‘biz demiştik’ demekten usanmış ve yorulmuşlardır.

Deprem sonrası bazı belediyeler ile Mimarlar Odası ve İnşaat Mühendisleri Odası olarak bölgelerinde ortak çalışmalar yapmıştık. Yaşadıkları binaların deprem sonrasındaki durumu hakkında bilgilenmek isteyen vatandaşların isteklerini yerine getiriyorduk. Bu çalışmalar sonunda gördüm ki en lüks semtlerdeki en lüks binalarda bile önemli sorunlar bulunmaktadır.

Bugün yani depremin üzerinden tam 10 yıl geçtikten sonra bu sorunlar giderilmiş midir? Eğer giderilmemiş ise halk için yapılan nedir? Bu durum halka ‘sen başının çaresine bak’ demek değil midir?

Depremin 10.yılı dolayısı ile verilen demeçlerden birinde, insanların binaları dolayısıyla rahat uyku uyuyamamaları gerektiği ifade ediliyordu.

Belli ki halkımıza kenti terk etmek ‘havuç sopa’ taktiğinin havucu, terk etmez yerinde kalırsa riskli binalarda yaşamak ise sopası olarak gösterilmektedir.

Konuya ironi yaparak bakarsak eğer:

Sanki deprem yapay olarak birileri tarafından gerçekleştirilmiş gibi geliyor bazen insanın aklına.

Deprem sebep gösterilerek o kadar plan proje ortaya çıkarıldı ki depremden sonra.
ARİF ATILGAN Eylül 2009 Mimarlara Mektup



17 Ağustos 2014 Pazar


Mimarlara Mektuplarım



OLACAK ŞEY DEĞİL
Arif Atılgan 

Bu sayfada görülen fotoğraf bir binanın onurunun nasıl kırıldığının görüntüsüdür. 2008 yılının son gecesinde, 2009 yılına girerken Haydarpaşa Garı diskotek durumuna getirilerek onurunun zedelenmesine sebep olunmuştur.

Ne gariptir ki Haydarpaşa Gar’ı 100. yaşının yılbaşı gecesinde bu tuhaf duruma sokulmuştur.

Daha önce 12/ 06/ 2006 tarihinde Gar Binası’nın üçüncü katı Dress&Sommer Proje Bürosuna tahsis edilerek ilk defa trencilerin dışında birilerine kullandırılmıştı. Sonra 11/ 08/ 2008 tarihinde ise Gar’ın içersinde ve deniz tarafındaki alanda bir gazetenin kokteyli yapılmış, bu seferde burası ilk defa halka kapatılmıştı. Ve 15-17 Ekim 2008 tarihlerinde 2. Uluslar arası Demiryolu Sempozyumu/Sergisi düzenlenmiş, Gar 20-30 gün halka kapatılmaktan başka esas fonksiyonu olan ulaşım işlevinden de kısmi olarak uzaklaştırılmıştı.

Bütün bunlar adeta Gar Binası’nın esas görevi olan trenlerle ulaşım fonksiyonunun işlevsiz hale getirilmesi gayretini göstermekte idi.

Ancak yukarıda bahsedilen olayda, 2008 yılının son gecesindeki yılbaşı eğlencesi için Gar’ın siyah örtülerle kapatılarak halka kapatılması sadece Gar Binası’nın değil, onu yıllardır kullanan bizlerinde onurunu kırmıştır. Kamusal Alan olan ve sahibinin halk olduğu bu binaya, o gece sadece ücret ödeyen kişiler yüksek volümlü müzikle eğlenmek üzere girmişlerdir. O gürültü ve eğlence ritminin bu tarihi binaya zararı olup olmayacağı da ayrı bir tartışma konusudur.




 Son zamanlarda sanki İstanbul’da büro yapılacak kat, kokteyl yapılacak salon, sempozyum yapılacak bina, diskotek olarak kullanılacak başka mekan yokmuş gibi hep burası düşünülmeye başlanmıştır. Özellikle Haydarpaşa ile ilgili projelerin ortaya çıkmasından sonra bu tip girişimlerin olması ise dikkat edilmesi gereken ayrı bir konu olmaktadır.

Bu bina hizmete başladığı 1908 yılından bugüne kadar hep halkına hizmet etmiştir. Ulaşımın haricinde, Kurtuluş Savaşı esnasında Anadolu’daki askeri birliklere cephane sevkiyatında da halkına hizmet etmiştir, genel olarak evsizlere mekân olduğunda da halkına hizmet etmiştir. Yani hep gerçek sahiplerine hizmet etmiştir. Nedense artık gerçek sahipleri bir kenara bırakılıp, başka hizmetler için kullandırılmak istenmektedir.

Haydarpaşa Gar’ı yıllardır yılbaşı gecelerinde de sakin ve sıcak bir şekilde yolcularına, çalışanlarına ve barınanlarına kucağını hep açmıştır.

1970 li yıllarda bir yılbaşı gecesi Garda büfesi olan bir arkadaşımla geç saatlerde büfesini kapatıp karşıya, Avrupa Yakası’na geçmiştik. O gece Gar, turistine, yolcusuna, memuruna, hamalına kadar oradaki herkese adeta ‘öksüz gibi durmayın, burası sizin eviniz’ der gibiydi. Kimi eline içkisini almış, kimi piyango biletini, herkes kendince yeni yılın gelişini kutluyordu. Gideceği yeri olanlar diğerlerini umursamıyor, bir an önce yerlerine yetişebilmek için acele ediyorlardı. Bazıları ise 'bu gece de sıradan bir gece’ dercesine davranıyor, kendilerine özgü hareket ediyorlardı. Ama Gar hepsini kucaklıyor, ısıtıyor, kamusal alanın sorumluluğunu gösteriyordu.

O günleri yaşayan bir kişi olarak, geçtiğimiz yılbaşı gecesi son vapurla Avrupa Yakası’ndan dönerken gördüğüm Haydarpaşa Garı’nın hali içimden bir şeyleri kopardı diyebilirim. Bu sebepten de iki sayı üst üste konu olarak Haydarpaşa Garı’nı işleyen yazılar yazmak zorunda kalıyorum.

Bu bina bunları hak etmiyor.
ARİF ATILGAN Şubat 2009 Mimarlara Mektup