31 Ağustos 2015 Pazartesi

MELİH KORAY BİNALARININ KORUNMASI

Melih Korayla yaptığımız toplantıdan çıkmış, ikimiz Kadıköy’de yan yana yürüyorduk. Bir ara durdu bana döndü ‘Nerden aklına geldi bu iş?’ dedi. Yüzüne baktım. Hiç aklında olmayan bir durumdu. Sanki rahat rahat yaşarken huzuru kaçmıştı ama durumdan da mutlu olmaktaydı. ‘Melih Ağbi, benim için halkın takdir ettiği işler ve bu işleri yapan kişiler değerlidir. O kişilere ve işlerine değerleri verilmelidir’ dedim.

Melih Koray’ın Kadıköy Belediyesine kendi el yazısıyla binalarının korunması başvurusunu ben istemiştim. Çünkü: Bu yazı duygusal ama değerli bir belge olabilecekti. Ayrıca Kadıköy Belediyesinin Kurula başvurması daha kurumsal olmuştu.

Melih Koray binaları için yazdığım yazılar semeresini vermeye başladı. Bazı Üniversitelerimizin mimarlık bölümlerinde Melih Koray’ın binalarıyla ilgili çalışmalar yapılmakta, binalarının arşivi çıkarılıp ilgili Kurula başvuru yapılması hazırlıkları başlatılmaktadır. Bunları duymak insanı sevindirmektedir. Bu anlamdaki çalışmaların çoğalacağını umuyorum.

Melih Koray binalarının tescil edilmesi aslında Koruma Kurullarına yeni bir anlayış getirecektir. Koruma Kurulları 100 yıllık binalara korunmalarının nedenleri konusunda fikir üretmişler. Ancak 40-50 yıllık binalara hele apartmanlara nasıl fikir üreteceklerini henüz tartışmamışlar, oluşturmamışlar. Hâlbuki kentsel dönüşüm ile Mimarlık dönemleri artık daha çabuk değişmektedir. 1950-1980 yılları arasında yapılan binalar bir dönemi yansıtmaktadırlar ve o binalar hızla ortadan kalkmaktadırlar.

Konumuz olan Bağdat Caddesinde daha önceki köşklerin hiçbiri kalmamış, üstelik arşivleri de tutulmamıştır. Hiç değilse onlardan sonraki apartmanların korunması en azından arşivlerinin tutulması mimarlık tarihimiz açısından önemlidir.

İstanbul Türkiye’nin, Kadıköy ise İstanbul’un en değerli topraklarına sahiptir. Bu sebepten Kadıköy ilk ‘kat karşılığı inşaatçılık’ yapılan yerlerden biridir. 1960 larda başlayan bu anlamdaki apartmanlaşma önce çoğunlukla Bağdat Caddesinde oluşmuş daha sonra diğer bölgelere geçmiştir.

O yıllarda Bağdat Caddesinde oluşan bina karakteri kendine özel olup Caddeyi ünlü yapmıştır. Bu anlamda Caddedeki bina karakterleri korunmalıdır. Aksi takdirde her yere olduğu gibi Bağdat Caddesine de yeni inşa edilen binalar birbirlerinin aynı olacaktır.

Böyle gerçekleşecek değişim ise önce Bağdat Caddesinin sonra da Kadıköy’ün değerini düşürecektir.

Bu anlamda Bağdat Caddesinin karakter kazanmasına en çok katkıyı koyan Melih Koray’ın binalarını korumanın çarelerini aramalıyız. İddia ediyorum ki bu binalar korunursa yerlerine yapılacak olanlardan daha değerli olacaklardır.
ARİF ATILGAN MİMDAP ARALIK 2014

  
CHP İLE İLGİLİ DUYGULARIM

Deniz Baykal’a yapılanlara oldukça öfkelenmiştim. Çünkü: Deniz Baykal CHP ilkelerine uyan bir kişilikte idi. Yerine Kemal Kılıçdaroğlu geçince biraz sakinleşmiştim. Çünkü: Kemal Kılıçdaroğlu’nu SSK Genel Müdürlüğü zamanında dürüst bir bürokrat olarak tanımıştım. Ancak yine de benim için kişiler değil partinin durumu önemli olmakta idi.

Kemal Kılıçdaroğlu 2011 yılında TBMM de yaptığı boykota karşı Başbakanın ‘Tükürdüklerini yalarlar’ sözünü doğru çıkardığında beni üzmüştü. Siyasetçi başaramayacağı eyleme soyunmamalıdır.

Daha sonra 2013 yılında Yeldeğirmeni’ndeki tarihi Özen Sinemasında oluşturulan TAK çalışmasının açılışına gelmesinden itibaren kendisiyle ilgili olumlu düşüncelerim azalmaya başlamıştı. Zira Kadıköy Belediyesinin bir özel şirketle ortak olarak TAK çalışmasını başlattığı Özen Sineması kaçak tadil edilmişti. Bu tip açılışları sağ parti liderleri yaparlar bu şekilde kaçak bir yapıyı legal hale sokmuş olurlardı. Anımsadığım kadarıyla ilk defa bir sol parti lideri böyle bir şey yapıyordu.

Bir süredir CHP lilerin açıklamalarında artık sol değil sağ parti oldukları seslendiriliyor. Cumhuriyet, Atatürk ilkeleri gibi kavramları ama esas olarak CHP nin altı okunun anlamını olumsuz göstermek için sanki özel olarak ‘ulusalcılık’ kelimesi üretilmiş. Bu anlayıştaki insanlar ‘kafatasçı’ gibi gösterilmek isteniyor. Hâlbuki CHP içersindeki ulusalcılığın o anlamda olmadığını biliyorum.

CHP yerel seçimlerde kendi çizgisi dışında çeşitli kişileri partiye davet etti ve önemli yerlerden aday yaptı. Cumhurbaşkanı seçimindeki aday da böyle bir adaydı. Hâlbuki CHP nin ilkelerine uygun kişiler aday olsa seçimler daha başarılı geçebilirdi. Kaldı ki Parti kendi adaylarıyla kaybetse bile o seçimlerden güçlenerek çıkabilirdi.

Bugünlerde haberlerden öğrendiğim kadarıyla CHP nin bu anlayışı devam etmektedir. Zira yine CHP ile ilgisi olmayan anlayışta bir partiden tanınmış bir isim transfer ediliyormuş.

Yerel seçimler öncesi sadece tapelerle propaganda yapılmış, Cumhurbaşkanı seçimi öncesi tek argüman olarak ‘bizim adayımızı seçmezseniz Tayyip gelir’ cümlesi kullanılmıştı. Hâlbuki halk düşüncelerinizi projelerinizi duymak istiyordu.

Son yerel seçimlerden ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden önce yapılan açıklamalarda Partinin içersinde her türlü anlayışın olduğu anlatılmaktaydı. Bunlar CHP nin altı okunun ilkelerine bağlı insanları tedirgin eden şeylerdi. Aslında her anlamda düşüncesi olanlar siyasi parti içinde olabilirler ancak orada o siyasi partinin ilkelerine uymalıdırlar.

CHP ye en yakın parti DSP dir. Niye onlarla birlikte hareket etmek düşünülmez şaşırırım.

Yaşadığımız son iki seçim göstermektedir ki seçim kampanyası sadece rakibini kötülemekle yapılmamalıdır. Cumhurbaşkanı seçiminde HDP adayı düşüncelerini, yapmak istediklerini anlattı. Hiç umulmadığı kadar halktan destek gördü. CHP bu durumu örnek alarak incelemeli bence.

Eğer yakın gelecekte solun temsilcisi olarak HDP ana muhalefet partisi olursa bunun hesabını bugünkü CHP yöneticileri veremezler.

Partideki bir tuhaflığı da Genel Başkan adayı Muharrem İnce söylemiş. Kendisinin Cumhurbaşkanı adayını medyadan öğrendiğini açıklamış. Partinin bu derece önde isimlerinin bile bazı konulardan haberinin olmaması bana çok tuhaf gelmektedir.

CHP den ‘Sosyal demokrat olduğunu söyleyen parti’ Diye bahsedilmektedir. CHP li belediyelerin bulunduğu ilçeler aslında ortanın sağı partilere sempatisi olan insanların yaşadığı yerleşimlerdir. Köşe yazarlarının da yazdığı gibi CHP ye oy verenlerin büyük kısmı, CHP ye oy vermek istediğinden değil, AKP ye zarar vermek istediklerinden CHP ye oy vermişlerdir. Ancak bu durum bir partiyi nereye kadar götürür? Siyasi parti, halkından onlara vaat ettikleriyle oy alabilmelidir.

Halkımız eskiden olduğu gibi CHP ye altı okunun ilkeleri dolayısıyla oy vermek istemektedir. Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik ve devrimcilik ilkeleri bugün hala ilk günkü tazeliğini korumaktadır. Bazılarının yaptığı gibi bu ilkelerin günümüze uyarlanmasına gerek yoktur.

Önümüzdeki Parti Kurultayında kimin kazanıp kazanmayacağı ile fazla ilgilenmiyorum. Benim için önemli olan kurultay sonrası Parti CHP gibi CHP olacak mıdır? Sorusunun cevabıdır.

CHP halkını küçük görmemeli, sağ görüşe kayarak oy toplayabilmek düşüncesinde olmamalı, İsmet İnönü’nün Ortanın Solunu ve Bülent Ecevit’in Demokratik Solunu anımsamalıdır. İnsanlara iyi günleri vaat etmeli bunu nasıl yapacağını anlatan projelerini sunmalıdır. Halkımıza sunulacak projeler ile yakın gelecekte ortanın solunda bir parti olarak iktidara yürümelidir.

Dilim varmıyor ama aksi takdirde yakın gelecekte CHP baraj altı kalacak ve prestiji sarsılarak ortadan kaybolacaktır. Öyle bir ortamda onun yerine siyasi arenaya birden fazla parti çıkacağı bellidir. Bu durumda cumhuriyeti, Atatürk’ü, bayrağımızı seven, altı okun ilkelerine uyan bir parti halkımızdan önemli destek alacaktır.

İyi bir muhalefet partisinin iktidara soracağı birçok soru bulunmaktadır. Örneğin: Ekonominin sadece inşaat faaliyetlerine bağımlı olmasının sonu ne olacaktır?  İmar rantları kentleri ne hale sokmaktadır? Sanayiciliğin ‘Out’ AVM ciliğin ‘İn’ olması ülkeye yarar getirir mi? Her cümlede ileri sürülen ‘Davanız’ nedir? Sık sık dile getirdiğiniz ve birbiriyle çelişkili iki kelime olan  ‘Restorasyon’ ve ‘Yeni Türkiye’ kavramları ile neyi ifade etmek istiyorsunuz? İmam-Hatip okullarının çoğalmasının sebebi nedir? Gibi.

Umarım CHP, yapacağı kurultaydan sonra bu anlamdaki soruları ile iktidarı eleştirmeye başlar, buna karşılık kendi önerilerini sunar ve tekrar güçlenmeye başlayarak kendisi iktidara gelebilir.
ARİF ATILGAN Ağustos 2014


ÜZÜLÜYORUM
1950 li yıllardı. Küçük bir çocuktum. Siyasi partilerden anlamıyordum. Ancak DP o kadar çok konuşuluyordu ki sadece DP yi biliyordum. Bir gün semtin yakınında DP nin mitingi olmuş sokaklara mitingden arta kalan döviz ve afişler saçılmıştı. Onlardan birini almış eve götürmüştüm. İyi bir şey yaptığımı düşünmekteydim ve annemden ona göre olumlu tepki bekliyordum. Annem elimdeki pankartı görünce ‘Oğlum biz o partili değiliz, ekmek partiliyiz’ demişti. Ekmeğin en bulunan şey olması dolayısıyla bir anlam veremediğim Annemin sözlerini yıllar geçtikçe çok iyi anlamıştım. Akşam babam gelince konuyu daha net açıklamış ve ‘Biz CHP liyiz’ demişti. CHP yi pek duymamıştım ve niye herkes gibi olmadığımıza şaşırmıştım. 1950 lı yılların sonlarında Yeldeğirmeni’ndeki sokağımızda bazı evlere kırmızı çarpı işareti konmuştu. İşaretlerin daha çok gayri Müslimlerin ve okumuş ailelerin evlerinde olduğu anlaşılıyordu. Bizim aile de okumuş olduğu için olsa gerek bizim evimizde de işaret vardı. Bu ailelerin CHP sempatizanı olduğunu yazmama gerek yok sanırım.

Diğer partiler değil ama CHP beni ilgilendirmektedir. Bu anlamda da CHP ile ilgili duygularımı yazma hakkımın olduğunu düşünüyorum.
 
CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğünde 1923 yılında ‘Halk Fırkası’ adıyla kurulmuş, 1924 yılında ‘Cumhuriyet Halk Fırkası’ olmuş, 1935 yılında ise ‘Cumhuriyet Halk Partisi’ adını almıştır. 1927 yılında cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik olarak dört temel ilkesi belirlenmiş. 1935 yılında devletçilik ve devrimcilik ile partinin ilkeleri altıya çıkarılmıştır. Bu ilkeler partinin bayrağındaki altı ok ile açıklanmıştır. Devlet Partisi olarak kurulan CHP ülkeye demokrasinin gelmesi için bir başlangıç olarak düşünülmüştür.

1940 lı yıllarda partinin başındaki lider Milli Şef İsmet İnönü, yeni kurulan DP ye kaybedeceğini bildiği halde demokrasi için 1950 yılında seçimlere gitmiştir. 1950 li yıllarda İsmet Paşa adıyla anılmış ve muhalefet partisinin lideri olmuştur. İsmet Paşa 1960 lı yıllarda İsmet İnönü olmuş ve partinin ilkelerinden devletçiliğin ortanın solu anlamında olduğunu açıklayarak solu sahiplenmiştir. Ayrıca ortanın solu kavramı ile partiyi bürokrasiden ayırdığını da belli etmek istemiştir. 1960 lı yılların sonunda ve 1970 li yıllarda yeni lider Bülent Ecevit, solun tavandan değil tabandan tavana oluşması gerektiğini ifade ederek partiye demokratik sol kavramını getirmiştir. 1980 li yıllarda 12 Eylül darbesi tarafından parti kapatılmış. 1990 lı yıllarda kapatılan partilerle ilgili yasa kaldırılmış ve CHP tekrar siyasete girmiştir. Parti 1999 yılındaki seçimlerde ilk defa barajı aşamamış ve TBMM ye girememiştir. Bu yıllardan sonra Partide Deniz Baykallı dönemlerin başladığı görülmektedir.

Kuruluşundan itibaren her zaman altı okun ilkeleriyle hareket eden CHP de 2000 li yıllarda bazı değişiklikler göze çarpmaktadır. Örneğin: Sanki artık halkın solu benimsemediği düşünülerek Partiye Liberal görüşlü kişiler transfer ediliyor. Yaşadığımız son 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde ise parti görüşünün dışından kişiler aday gösteriliyor. Örneğin: İBB başkan adayının artık CHP ile ilgisi kalmamış, Üsküdar adayı eski bir müftü,  Fatih belediye Başkan adayı Erbakan ailesinin ferdi, Ankara Büyükşehir Adayı eski bir MHP li, Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı ise bir önceki dönemde AKP Antakya belediye Başkanı idi.

10 Ağustos 2014 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise bazı CHP lilerin deyişiyle kendilerinin dünyasından olmayan bir isim aday gösterilmiştir. CHP son yıllarda rakip takımın öne çıkan isimlerini transfer eden spor kulüplerine benzemiştir. Hâlbuki siyasi partiler spor kulübü değillerdir.

Bana göre CHP nin cumhurbaşkanı adayının Deniz Baykal olması en doğru karardı. Deniz Baykal altı okun ilkelerine uyan ve meydanlara, kürsülere yabancı olmayan bir kişidir. Kazanma şansı olabilirdi. Kazanamasa dahi karşısındaki rakiplerini hırpalardı.

Ben cumhurbaşkanı adayları içinde altı okun ilkelerine uyan bir aday istiyorum. Oy vermek vermemek sorunu değil benim sorunum.

Sanki insanlara altı okun cumhuriyetin kurulduğu yıllara ait olduğu anımsatılmakta, bugün artık yeni bir döneme girildiği işaret edilmektedir.

İlgimi çeken bir başka konu ise Partinin cumhurbaşkanı adayı ilan edildiğinde CHP nin içinden de dışından da kimsenin konudan haberdar olmadığının anlaşılması idi. 30 Mart 2014 yerel seçimleri öncesinde de buna benzer durumlar olmuştu sanırım. Vatandaş olarak Partideki bu duruma da şaşırdığımı söylemek durumundayım.  

İlk defa CHP nin kuruluşundaki cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik, laiklik, devletçilik ve devrimcilik ilkelerinden söz edilmeyen bir seçim yaşayacağımız için.
Üzülüyorum.
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2014

Sevgili Dostlar
Bu yazıyı Cumhurbaşkanlığı seçiminden bir ay önce Temmuz ayı başlarında yazmıştım. Olumsuz etki, yanlış anlaşılma olmasın diye yayınlamamıştım.

CHP, ona oy verenler tarafından tartışılmalıdır artık diye düşünüyorum. 
PATRİCİLER VE PLEBLER

MÖ 500 lü yıllarda Antik Roma İmparatorluğunda insanlar iki sınıfa ayrılmışlardı. Patriciler ve Plebler. Patriciler “seçkinler”in yer aldığı sınıf oluyordu. Zengin, büyük arazi sahipleri olan patriciler sayılarının az olmasına rağmen her zaman erki ellerinde bulundurup idare edenler sınıfını oluşturuyorlardı. Plebler ise halkın yer aldığı sınıf oluyordu. Zengin olmayıp, çalışan sınıf olan plebler sayılarının çok olmasına rağmen erki ellerine geçiremeyip idare edilenler sınıfını oluşturuyorlardı. Ayrıca savaşlara gidildikçe alınan esirlerden dolayı bir de köleler sınıfı oluşmuştu ama Roma’da esas iki sınıf patriciler ve plebler idi.

Pleblerin içinden bazı kişilerin zaman zaman patricilerin arasına girebildiği görülmektedir. Plebler genellikle, idare eden sınıf olmak mücadelesinden çok bireysel olarak patrici olabilmek gayretleri içersinde olmakta idiler. Bu durumda kendileri hiçbir zaman sınıf olarak erk sahibi olamamışlardır. Onların patricilere duydukları hayranlık ve sınıf atlama çabaları ise patriciler tarafından kolaylıkla kullanılmıştır. Dolayısıyla az sayıdaki patriciler daima idare edenlerin sınıfı olabilmeyi başarmışlardır. 


Dikkat edildiğinde Antik Roma’dan bugüne kadar dünyada fazla bir şey değişmemiştir. Her yerde, hangi iktidar olursa olsun erkin patricilerde olduğu görülecektir. Hatta günümüzde bazı gelişmeler olmuş, iktidarda patricilerin bulunması zorunluluğu da ortadan kalkmıştır. İktidarları sol, sağ, ”orta” ne görüşte olurlarsa olsunlar, sütre gerisinde idare edenler daima patriciler olmaktadır. İktidarlarda pleblerden kişilerin bulunması ise sadece görüntüyü hoşlaştırmaktadır.

Sorun pleblerin pleb olduklarını kabul etmek istememelerindedir. Plebler, bazı patrici taklidi şeyleri yapabildikçe veya onlara sahip olabildikçe kendilerini patrici sanarak diğer pleblerden üstün olduklarını kabul etmektedirler. Bu tuhaf ve komik duygu iyi irdelenirse o zaman sanki ortada hiç pleb yokmuş herkes patrici imiş gibi bir görüntü de ortaya çıkabilmektedir.

Hâlbuki gerçek hiç te insanların sandığı veya kendilerine gösterildiği gibi değildir. Medyadan edindiğim bilgilere göre dünyada bütün insanlığın bir yılda ödediği faiz 80 Trilyon Dolar olup bu parayı alan kişi sayısı ise 100.000 civarında imiş. Dünyanın nüfusu 7 milyarın üzerindedir. Ülkemizde ise 50 milyar Dolar civarındaki yıllık faiz gelirinin nerdeyse tamamını 500 civarında ailenin paylaştığı yazılıyor. Ülkemizin nüfusu 76 milyondur. Bunun dışında çeşitli alanlarda elde edilen gelirler de vardır ama yukarıdaki örnek konumuzu anlatabilmek açısından oldukça somuttur. Bu durumda görülüyor ki kabaca Dünyada gerçek patriciler 100.000 kişi ve onlara yakın olanlar, ülkemizde ise sözü edilen 500 aile ve onlara yakın olanlardır. Sayısını tam olarak çıkarmanın çok ta önemi yoktur ama gerçek patricilerin sayısının oldukça az olduğu aşikârdır. Onların dışında kalanların tamamı gerçek pleblerdir.

Günümüzdeki plebler belli semtlerde yaşamakla, belli sayfiye yerlerinde tatil yapmakla, heceleri uzatarak konuşmakla, simit yememekle, çocuklara bakıcı tutup bakıcıya amirlik yapmakla, temizlikçi tutmakla, çocuklarını özel okula göndermekle, mangal yapmamakla patrici olunamayacağını bilmelidirler.

Pleblerde sık sık, sanki kendileri başka bir şeymiş gibi, ‘halkın arasına karışmak’ deyiminin kullanıldığı görülmektedir. Yani kendilerini halkın üzerinde kişiler görüp, zahmetle halkın arasına karışıp onların sıkıntılarını öğrenerek sıkıntılarına çare bulmayı lütfettiklerini anlatmak istemektedirler. Kendilerini halk olarak asla görmemektedirler. Bilinmelidir ki kendilerini patrici sanmak isteyen bazı insanların tüm servetleri gerçek patricilerin giysilerinin değeri kadardır.

1980 li yıllarda filmlerde zengin villalarındaki Amerikan-Barlar gösterilirdi. Birçok insan 2+1 dairesinin salonunun bir köşesine Amerikan-Bar yaptırmıştı. Sonradan ıvır zıvır dolabı olarak kullanılan bu Amerikan-Barlar bile insanlara hangi sınıftan olduğunu anlatamadı sanırım.

Patrici sınıfı, idare edenler ve idare ettiklerini sömürenler olarak belirlenebilir. Bu takdirde sadece Dünya ve Ülke ölçeğinde değil, kurumlar ölçeğinde de patriciler ve plebler oluşabileceği anlaşılmalıdır.

Kurumlarda, Ülkelerde ve Dünyada plebler pleb olmaktan utanmayıp gerçek sınıflarının farkına varmalıdırlar. Ancak ondan sonra sınıfları için mücadele edebileceklerdir. Aksi takdirde hiçbir zaman patricilerin idaresinden ve sömürüsünden kurtulamayacaklardır.   

Bilinmelidir ki pleb olmak iyi bir şeydir ve plebler patricilerden daha mutlu yaşarlar.


ARİF ATILGAN  Mayıs 2014
İÇ-DIŞ KAVRAMI
Arif Atılgan

Bazı mimarlar tasarımlarını içerden dışarıya, bazıları ise dışarıdan içeriye doğru yaparlar. Her tarafı beğenilen veya hiçbir tarafı beğenilmeyen binalar olabilmektedir. Ancak genellikle bazı binaların dışı, bazılarının ise içi beğenilir. Mimaride belirgin bir şekilde belli olan iç-dış kavramı aslında yaşamın her alanında bulunmaktadır.

İngiliz sanatçı Marc Quinn, Arter-Sanat İçin Alandaki ‘Aklın Uykusu’ isimli sergisinde özellikle Trans İkonlar isimli eseri ile iç-dış kavramını irdelemek istemiş. İki gerçek kişiye ait olan heykeller izleyenlere insanın fiziksel iç-dış görüntüsünü irdeletiyor. Aslında insanların giyinik-soyunuk fiziksel görüntülerinin aynı veya farklı olması diğer insanlar için hiçbir sakınca meydana getirmemektedir. Esas olarak kafalarının dışının ve içinin ayrı olması diğer insanlar için sıkıntı oluşturmaktadır. İnsanların kafalarının dışının ve içinin aynı olması kendileri için de tüm insanlar için de oldukça yararlı bir oluşumdur.

                                                Marc Quinn’in Trans İkonlar Heykeli

Bizim ebeveynlerimiz iki dünya savaşı görmüşlerdi. İkinci Dünya Savaşında ülkemiz savaşa girmemiş ancak Devlet kendini ekonomik olarak güçlü kılmak için vatandaşlarının her varlığından vergi almış. Bunun için olsa gerek ebeveynlerimizin kuşağı varlıklarını göstermekten korkan bir kuşak olmuştu. Bu özellik bizim kuşağımıza mütevazılık olarak geçmiş. Bizler kendimizi övmekten utanan bir kuşak olmuştuk. İki kuşaktaki korku ve utanma duyguları kafalarının dışını ve içini aynılaştırmıştı. Bunun sonucu olarak iki kuşak ta özellikle insanlarla ilgili kanaatlerini samimi olarak oluştururlardı. Dolayısıyla bu kanaatlerini her gün değiştirmezler öyle durumlarda önce kendilerini sorgularlardı.

O yıllarda fırıldak kelimesi üfleyince dönen bir oyuncağın adı idi. Günümüzdeki gibi insanlara takılan bir lakap değildi.

1980 li yıllardan sonra “zengin işini bilir”, “bal tutan parmağını yalar” gibi yeni atasözleri türetildi. İnsanlar, artık sadece parasal konularda değil başka konularda da kazanmak için her yolun mubah olduğu bir döneme girdiler. Yani kafalarının dışı ve içi başkalaşmaya başladı.

Aslen Sinoplu olan ünlü düşünür Diyojen MÖ 400 lü yıllarda yaşamış. Diyojen babasıyla sürgüne gönderildiği Atina’da sık sık gündüzleri elindeki yağ lambasıyla dolaşırken görülürmüş. Bu durumda kendisine ne yaptığını soranlara, doğru düzgün insan anlamında ‘adam arıyorum’ diyormuş. Diyojen bugün yaşasaydı, o yıllardan farklı olarak elinde pilli fenerle dolaşmak zorunda kalacağı toplum yapısında olmadığımızı sanmak istiyorum.

                                                        Diyojen ‘Adam’ Arıyor

Bütün bu tanımlamalar insanların kafalarının dışının ve içinin aynı olmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Ancak sadece insanların değil kurumların da dış-iç görüntülerinin aynı veya ayrı olmalarına rastlanabilinmektedir. Başta siyasi partiler olmak üzere birçok kurumu bu anlamda gözlemleyebiliriz.

Kendi kurumumuzu ele alalım. Mimarlar Odası camiasında Oda yöneticilerine muhalif bir gurubun içinde olduğu bilinen ve camiada herkesçe tanınan bir meslektaşımız geçtiğimiz günlerde ‘Mimarlar Odasının sağ görüşte ‘olduğunu açıklamıştır. Bence bu açıklama ilgi çekmelidir. Aslında kendisine katılmadığım meslektaşımız görüşünü detaylandırmalı ama Mimarlar Odası da bu görüş için bir açıklama yapmalıdır. Zira kendisinin ve gurubunun sol görüşte olduğunu ifade eden meslektaşımız dışarıdan herhangi bir kişi değildir.

Günümüzde, toplumun tamamının kafasının dışı ve içi aynı olan insanlardan oluşacağını düşünmek bir ütopyadır. Ama hiç değilse bu tip insanların çoğunlukta olduğu bir toplumu yaratabilmeyi başarmalıyız.
ARİF ATILGAN NİSAN 2014

İSTANBUL’UN SEMTLERİNE ÖZEL GIDALAR
Arif Atılgan
2004 yılında Alibeyköy’ü sel basmıştı. TMMOB ve Mimarlar Odasının Afet Komitesi başkanı idim. Bölgede sel afeti ile ilgili çalışmalar yapmıştık. O sırada meydandaki büyük mısır heykelini sorduğum bazı Alibeyköylüler bu heykelin neden dikildiğini bilmiyorlardı. Hâlbuki Alibeyköy’ü ünlü yapan iki şeyden biri mısır, diğeri ise oradaki Apikoğlu Sucuk fabrikasıydı. Alibeyköy Deresinin taşma alanı olan düzlüklerde mısır tarlaları bulunur, ayrıca bu havzada sucuk fabrikasının hammaddesi olan mandalar otlarlardı. Bayrampaşa’da da enginar heykeli bulunmaktadır. Umarım Bayrampaşalılar bu heykelin semtlerine dikilme sebebini biliyorlardır.

Alibeyköy'de Mısır Heykeli
1970 li yıllara kadar İstanbul’da yerleşim alanlarının yakınındaki tarla ve bahçelerde tarım ve hayvancılık yapılırdı. Bu işleri yapanlar üretimlerini at veya eşeklerinin iki yanına yükledikleri küfelerin veya at arabalarının içersine koyarak sokak aralarında dolaşarak satarlardı. Ayrıca semt pazarları da aslında yerleşimlerin yakın çevresinde yapılan üretimlerin halka ulaştırılması için kurulurlardı. Yani o yıllarda gerçek üreticiden-tüketiciye sunum sistemi uygulanıyordu. Pazarlardaki esnaflar halkın tanıdığı kişiler oluyorlardı. Bugün bu sistem bitmiştir. Zira artık pazarlarda halden veya toptancıdan alınan mallar satılmaktadır.  

İstanbul’un semtlerine göre ünlü sebze-meyvelerini saymak istersek: Çengelköy’de Badem-salatalık, ayva, hurma; İdealtepe’de hıyar; Langa’da hıyar; Beykoz’da ceviz; (Beykoz) Dereseki’de fasulye; Bayrampaşa’da enginar; Şişli-Mecidiyeköy’de dut, çilek; Alibeyköy’de mısır; Tuzla’da bamya; Erenköy’de üzüm; Arnavutköy’de çilek; Göksu’da patlıcan; Yedikule’de marul; Çekmece’de domates; Darıca’da enginar; Gümüşsuyunda bakla; Kartal’da pırasa; Kemerburgaz’da patlıcan; Kavak’ta incir; Yavuz Sultan Selim’de beyaz incir; Vaniköy’de vişne, can erik; Ayazpaşa’da dut hemen aklımıza gelenlerdir.

Bugün hala İstanbul’da satıcılar iç cevizi ‘Beykoz’un bunlar’, mısırı ‘Alibeyköy Mısırı’, enginarı ‘Bayrampaşa’, salatalığı ‘Çengelköy Bademi’, patlıcanı ‘Kemer Patlıcan’, marulu ‘Yedikule’nin Marul’ diye bağırarak satarlar. O yıllarda yetiştirildikleri semtlerle tanınan ürünler bu şekilde adeta marka olmuşlardır.

İstanbul’daki çılgın kentleşme ortalıkta tarla, bahçe bırakmamıştır. Sanırım giderek bütün semtlerde, zamanında orada yetişen ürünlerin heykelleri dikilecektir. Hiç değilse insanlar semtlerinin geçmişi ile ilgili bu anlamda bilgilenmiş olacaklardır.   

Tarlalarda yetiştirilen sebze ve meyveler dışında semtlerin ünlü başka gıdaları da bulunmakta idi: Beykoz’daki dalyanlarda yakalanan iri kalkan balıkları ile meydandaki küçük dükkândaki paça çorbası; Sarıyer’in cadde üzerindeki börekçisinin börekleri; Sütlüce’deki mezbaha dolayısıyla o semte özel bir sakatat olan uykuluk; Dolapdere’de yine mezbahaya yakınlık dolayısıyla işkembe çorbası; Başka bir mezbaha semti olan Alibeyköy’de sucuk; Kanlıca’da üretilen ancak üzerine pudra şeker konarak tüketilmesiyle ünlenen yoğurt; Vefa’da Bozdoğan Su Kemerinin yanındaki arka sokakta bir ailenin ürettiği kış mevsimine özel bir içecek olan boza; Eyüp’te Alibeyköy’deki mandaların sütünden yapılan kaymak; Haydarpaşa’da ikinci dalgakırandan çıkarılan el büyüklüğündeki midyeler; Sultanahmet’te bir ailenin kendine özel yaptığı köfte; Bebek’te yine bir ailenin takdir edilecek bir ısrarla butik üretimine devam ettiği badem ezmesi gibi.

O Yıllardaki Sucuk Fabrikası

Yukarıda saydığım yiyeceklerin hepsi için ayrı birer anı yazabilirim. Okuyucuları sıkmamak için sadece ikisi ile ilgili küçük birer anımı yazmak istiyorum.

1950 li yıllarda Fatihte yaşıyorduk. Babam kış mevsiminde sık sık bizleri, şimdiki Fatih Şehir Tiyatrosunun yanından geçerek gidilen arka sokaktaki Vefa Bozacısına götürürdü. İçerden bardakla alınan bozanın üzerine, karşısındaki leblebici dükkânından satın aldığımız sarı leblebileri koyardık. Bugün Bozacı dükkânı ne kadar ünlü ve tarihi ise aslında karşısındaki leblebici dükkânı da o derece ünlü ve tarihidir. Bir keresinde de babam evde boza yapmayı denemişti. Evimizin üretimi olan bir kazan “bozayı” günlerce nasıl zorlukla tükettiğimizi hala gülerek anımsarız.

Tarihi Vefa Bozacısı

1970 li yıllarda Alibeyköy’de meyhane açan bir arkadaşımın dükkânına gitmiştim. Sofraya tepsinin içersinde fırında pişirilmiş bir yiyecek getirilmişti. Arkadaşım ‘Bu uykuluk, bakalım beğenecek misin?’ demişti. Uykuluk, ilkbahar aylarında kuzu ve danaların vücutlarının bazı yerlerinden çıkarılan, hayvan büyüdükçe etleşen ve her hayvanda en fazla 100 gram civarında bulunan bir nevi salgı bezi imiş. Önce tedirgin bir şekilde tadına bakmıştım ama sonra çok beğenmiş ve iştahla yemiştim. Uykulukla tanışmam bu şekilde olmuştu.

İstanbul’un o günlerini görmeyenler eskiden de burada sadece binalar varmış sanmasınlar. İstanbul, üreticileri ile tüketicilerinin birlikte yaşadığı bir yerleşimdi. İnsanlar birbirlerinin üreticisi ve tüketicisi durumunda idiler. 1980 li yıllardan sonra gerçekleşen plansız kentleşme, günümüzdeki sınırlarını anlayamadığımız İstanbul’u yaratmıştır.
ARİF ATILGAN  MART 2014

MİMARLAR ODASINDA MUHALEFET

Mimarlar Odasında yıllarca yöneticilik yaptığım herkesçe bilinir. Yine herkesçe bilindiği gibi Oda içersinde az sayıdaki sıfatlardan birine sahip olacak konumlarda iken eleştiri yaparak camiaya daha yararlı olacağımı düşünmeyi tercih etmişimdir. Böyle bir kimliğe bürününce ise doğal olarak bir süre sonra Oda dışarısına çıkmak durumunda kaldım. 2012 yılından itibaren Oda dışında Oda eleştirisi yapmaktayım.

2014 yılına kadar Katılımcı Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar gurubu olarak Odada muhalefet yaptık. Gurubumuza, Oda yönetimlerini sağ görüşte gördüklerini yeni öğrendiğim, sol görüşlü başka bir gurup meslektaşımız da katıldı. 2014 yılının başından itibaren ise tek başıma özgürce eleştiri-öneri yapmaktayım. Bu anlamda iktidar olmak kadar muhalif olmanın da kuralları olduğunu düşünmüşümdür.

Mimarlar Odasında kuruma veya kişilere eleştiri yapılmamalıdır. Ben yapılan işlere veya kişilerin yanlış sıfatlarla iş yapmalarına eleştiri yapmayı doğru bulmuşumdur. Bir de yapılması gerekirken yapılmayan işleri belirtmek gerekir diye düşünürüm. Ayrıca eleştirilerin ardından önerilerin de eklenmesi gerekmektedir. Mimarlar Odası tüm mimarların zorunlu üye olduğu önemli bir kurumdur. Asla zayıflatılmamalı, toplumun gözünde itibarı zedelenmemelidir.

Mimarlar Odası içersinde iken edindiğim alışkanlıklardan en önemlisi kanıtsız ve belgesiz konuşulmaması, yazılmaması prensibidir. Günümüzün moda tanımıyla kendini tape yerine koyarak ‘bu şunu demiş’, ‘şu bunu yapmış’ şeklindeki açıklamaların çok yanlış olduğunun bilinmesi gerekir. Bu anlamdaki açıklamalar önce o açıklamaları yapan kişileri güvensiz kılar. Bunun için doğru olduğu kesin olan bazı bilgilendirmelerde bile eğer elde kanıt yoksa ‘belki, sanırım’ gibi kelimeleri kullanmak alışkanlığını edinmekte yarar vardır. Zira eleştiriler aynı zamanda birer belge niteliği taşımalıdırlar.

Diğer yandan takıntılı duygularla veya yemek masası üslubuyla eleştiri yapılmamalıdır. Aksine eleştiri yapan kişi en sağlıklı haliyle ve en anlaşılır cümlelerle eleştiri yapmalıdır. Aksi takdirde eleştirinin ağırlığı davranışlara veya bozuk cümlelere kayar. Eleştirideki fikirler ikinci planda kalır.

Eleştiri yapan kişi veya kişiler eleştirdiği konuları iyi dinlemeli veya okumalıdırlar. Değil iyi dinlemek veya okumak, hiç dinlemeden veya okumadan yapılan eleştiriler yine anlamsız ve etkisiz kalacaktır.
Bunları söylemekten amacım muhalefetin ciddi bir iş olduğu, eleştiri- öneri yapmanın ise her şeyden önce bir kültür gerektirdiği gerçeğidir. Bana göre muhalefet iktidar kadar gerekli ve değerlidir.

Mimarlar Odasında son 15 yıldır muhalif olanlar kaba bir şekilde Oda dışarısına çıkarılmışlardır. Ancak bugün görülmektedir ki Odada muhalefetsiz bir iktidar oluşmuştur. Bilinmelidir ki steril ortamlar hastanelerde sağlıksız kişiler için oluşturulur. Sağlıklı kişiler doğal ortamlarda yaşarlar. Odada bu anlamda steril bir ortam yaratılmak istenmişse bu durum iktidarda olanların, kendi kendilerinin sağlıksız olduklarını kabul ettiklerini göstermiş olmaktadır. Tek ses tek nefes ortamların oluştuğu muhalefetsiz iktidarların idaresi demokratik örgütlere has bir görüntü değildir.

Mimarlar Odasında demokratik bir örgüt yapılanmasının oluştuğunu görmek isteyenlerdenim. Demokratik örgütlerde muhalefet agresif ve sinirli de olabilir. İktidar ise aksine sakin ve olgun olabilmelidir.

Mimarlar Odasında eleştiri yapanların Odadaki çok sayıdaki sıfatlardan olan delegeliğe hasret kişiler olmamaları gerekir. Var mıdır yok mudur bilemem ancak sohbetlerde konuşulan bir konu olduğu için yazıyorum, profesyonel olunca muhalif olmaktan vazgeçmek kadar profesyonel olamayınca muhalif olmak ta doğru bir davranış değildir. 

Odada muhalif olan meslektaşlarımız için yıllardır uygulanan bir yöntem vardır. Bence hiç doğru olmayan bu yöntemle insanlar yalnızlaştırılmakta ve itibarsızlaştırılmaktadırlar. Hiç insani olmayan bu uygulama Mimarlar Odası camiasına kesinlikle yakışmamaktadır. Eleştirenlerle sıkı tartışma ortamları yaratılması yeni fikirler üretilmesini sağlar. Muhalif olanların varlığının iktidarın meşruluğunu sağladığı bilincine varılmalıdır. Bu anlamda muhalefete ayrı bir değer verilmelidir.

Yıllarca Mimarlar Odasında iktidarda eleştiri yapan bir kişi oldum. Ancak bu süre içersinde Oda için tüm enerjimle gönüllükle çalıştım. Kararlara hep saygılı oldum. Oda dışarısında kaldığımda da yaptığım eleştirileri daima konuları ciddiye alarak yaptım. Ayrıca Mimarlar Odası kurumuna eleştiri yapanlara Odayı savundum. Amacım saygın bir kurum olan Mimarlar Odasının yanlış idare edilmemesini sağlamaktır.

Sonuç olarak İktidardakiler kendileri için üyelere ‘bunlar iktidarı kaybetse muhalefet olmayı başaramazlar’ dedirtmemelidirler. Ama muhalefet de kendileri için üyelere ‘bunlar iktidar olsa şimdiki iktidardan daha çok eleştirilirlerdi’ dedirtmemelidirler.

ARİF ATILGAN MART 2014