10 Temmuz 2016 Pazar

Kent Öyküleri

YELDEĞİRMENLİ BÜYÜĞÜM SAMİ AĞBİ

Sami Ağbi, Nedimin Kahvesinin sözü geçer insanlarındandı. Sandalyesine oturur, hafif gözünü kısarak konuşurdu. Dudak tiryakisi olduğundan gözlerini sigara dumanından koruyordu sanırım. Karşısındaki insanı kırmadan eleştirirdi. Bu sebepten herkesin sevdiği saydığı bir kimlikti. Yaz mevsiminde gittiğimiz DDY Kampında da, o yıllarda slip mayo modası olmasına rağmen, şort giymekten vazgeçmez yine kendi kişiliğini ortaya koymuş olurdu. Büyüklerimizden Ona Arnavut Sami dediklerini duymuştum.
  


Semtte üniversiteye giden sayılı kişilerdendim. Sami Ağbi dâhil çevremden özel ilgi görürdüm. Bu durumdan dolayı genç yaşımın da etkisiyle kendimce havalanmıştım. Bu duyguma kendimce sebep te bulmuştum. Özellikle kahvehanelerde ağırlıklı sohbet konusu futbol olmaktaydı. İçinde bulunduğum 1968 kuşağının ilgilendiği sosyal-kültürel konular ise pek konuşulmamaktaydı. 

Bir gün yine futbolu sohbet ediyorduk. Rahmetli Sami Ağabey konuyu benim sevdiğim tarafa çekivermişti.

Futbolun insanları oyalamaya yaradığını, İspanyada Diktatör Franco’nun bu amaç için kullandığı 3F formülündeki ilk F nin Futbol, diğerlerinin Fado (arabesk müzik) ve Fieasta (eğlence) olduğunu söylemişti. Franco, 1945 yılında yakın arkadaşı Kont Barnebau’yu Real Madrid takımının başkanı yapmış ve ona kendi adını vereceği 100.000 kişilik bir stat inşa ettirmişti. Barnebau, Real Madrid takımına dünyanın en iyi futbolcularını satın alarak yenilmez bir takım kurulmasını sağlamıştı. Bu takımın zaferleri ile coşan halka çektiği sıkıntılar unutturulmaktaydı.

Sami Ağabey o kadar basit ve anlaşılır bir şekilde anlatıvermişti ki bütün bunları. Sanki benim içimi okumuştu. ‘Futbolun içinde de sosyal-kültürel konular vardır.’ diyordu bana. Semtlerde kendilerini belli etmeyen bilge insanların olduğu kanaatine varmıştım.

O gün bugün her insanın değerli olduğunu kabul eder, her insanı dikkatle dinlerim.

ARİF ATILGAN TEMMUZ 2016

6 Temmuz 2016 Çarşamba

Kent Öyküleri

SOKAK ARKADAŞIM ERDİL KOÇKAN

Erdillerle Uzunhafız sokağının en üst bölümünde komşuyduk. Benden 2-3 yaş büyüktü ve sokakta en çalışkan çocuk olarak bilinirdi. Kemal Atatürk Ortaokulunda da Haydarpaşa Lisesinde de devamlı iftihara geçerdi. Ortaokul ve lise yıllarında yaşıtlarından küçük cüsseli ama kuvvetli bir çocuktu.  

Hiçbir kötü huyu yoktu. Tam karşılarındaki apartmanın en üst katında çıkan yangında orda oturan Mete, Aydın, Hülya kardeşleri kurtarmak için kendini tehlikeye atmıştı.

İki Cumbalı Evin Arasındaki Sarı Apartmanın Yerinde Sarı Cumbalı Evin İkizi Vardı. Erdiller O Evde Oturuyorlardı. 

İTÜ de makine bölümünü kazanmıştı. Ben de iki yıl sonra mimarlık bölümüne girmiştim.

Sporcusu olduğum için zaman zaman Gümüş Suyundaki basketbol salonunun yanındaki İTÜ kulüp binasına gidiyordum. Onu salonda güreş takımının antrenmanlarında görüyordum.

Üniversitede cüsseli ve güçlü bir genç olmuştu. Konuştuğumda yine çalışkanlığının devam ettiğini anlıyordum.

1968 yılının nisan ayı idi. Okulun Maçka’daki lokalinde arkadaşlarımla otururken, Makine Fakültesindeki bir öğrencinin dekanını bıçakladığı, hocayı kurtarmak için kan vermek gerektiği haberi gelmişti. Herkes kan vermeye gidiyordu.

Daha sonra öğrendim ki o öğrenci Erdil’miş. Çok şaşırmıştım. O, asla böyle bir şey yapacak insan değildi.

Bazı sokak arkadaşlarım, bir önceki akşam Erdil’i Kadıköy İskelesinde görmüş. Dalgınmış, fazla konuşmamış onlarla.

Makine fakültesindeki arkadaşlardan Erdil’in o hocanın dersiyle sorunlu olduğunu öğrenmiştim. Öğrenciler kan vererek hocayı kurtarmak, dolayısıyla Erdil’i de kurtarmak istemişler. 

Hoca kurtulamamıştı. Çok üzülmüştük. Erdil’e de çok üzülmüştük.

Uzun yıllar Sultanahmet Cezaevinde yattı. Hapisteyken Üniversiteyi bitirdi. Yıllar sonra çıktı. Ama sağlığı bozulmuştu. Tedaviler gördü. Ünye’ye yerleşti ve sanırım 1990 lı yıllarda orada öldü.

Erdil, sokağımızdaki adam olacak çocuklar sıralamasında ilk akla gelen isim idi. Aklıma geldiğinde içim burkulur. Bir insanın yaşam çizgisi bu kadar mı kolay yön değiştirir?

Bir büyüğüm demişti ki ‘Kötü bir mektup yazacaksan bir gün ertele. Ertesi gün fikrin değişecektir.’ Kötü bir şey yapacaksak ta öyle davransak keşke.
ARİF ATILGAN TEMMUZ 2016


1 Temmuz 2016 Cuma

KADIKÖY’DE REKS SİNEMASI KAPANIYOR(MU)
Arif Atılgan

Kadıköy’de önemli izi olan Reks Sinemasının kapanması haberleri gelmektedir. Reks Sinemasının tarihiyle ilgili bilgiyi KADIKÖY’ÜN KIŞLIK SİNEMALARI http://atilganblog.blogspot.com.tr/2014/09/kadikoyun-kislik-sinemalari-arif-atlgan.html konulu yazımın içinde okuyabilirsiniz.

Kadıköy’de kitapçı, pastane, saatçi, bakkal, manav, kunduracı, kolonyacı vs anlamında kültürel ve geleneksel esnafların işyerlerinin kapanması Kadıköy Tarihi Çarşı Canlandırma Projesi ile başlamıştır. Bu konuyu KADIKÖY TARİHİ ÇARŞIDA CANLANMA http://atilganblog.blogspot.com.tr/2015/02/kadikoy-tarihi-carsida-canlanma-arif.html konulu yazımda işlemiştim.

                                              Reks Sinemasının Orijinal Hali

Kadıköy Tarihi Çarşısının ve Yeldeğirmeni’nin canlandırma projeleriyle dönüştürülmesi çalışmaları, bugünlerin geleceğinin habercisiydi. İnsanlar değişen Kadıköy’ün o halinden hoşnut olmuşlardı. Şimdi her yer Yeme-İçmeci olmuş, sinemalar, kitapçılar, geleneksel esnaflar kapanmıştır. Bu durumun sonucunda Kadıköy merkezinde, Moda’da, Yeldeğirmeni’nde yaşayan insanlar kendi yaşam alanlarında yaşayamamaya başlamışlardır.  

Reks Sinemasının kapanması haberi herkesi üzmektedir. Ancak Çarşı ve çevresindeki dönüşümden mutlu olunduğu unutulmamalıdır. O dönüşümün sonuçlarından biridir Sinemanın kapanması.

Birkaç ay önce Kadıköy Gazetesi, Kadıköy’ün eski sinemalarıyla ilgili haber yapacaktı. Benden de yardım istemişlerdi. Severek kabul etmiş, sinemaları dolaşmış, sohbetler yapmıştık. O gün Reks Sineması yetkilisi ile yaptığımız sohbette çeşitli zorluklar yanında gelir-gider konusunda da sıkıntılı olduklarını öğrenmiştik.

2000 lerde adı Rexx olan sinemada, kazanç sağlayabilmek için lobisi bile kullanılarak 6 salon üretilmişti. Orijinal halinden çıkarılan Sinema, küçüklü büyüklü salonlarda oynatılan fazla sayıda film ile yaşayabiliyordu.

   Reks Sinemasının Yeni Halinde İçerde Mekân Elde Etmek İçin Cephelere Duvar Örülmüş

Reks Sinemasının bulunduğu çevre de Yeme-İçmecilerle dolmuştur. Artık buraları eski sinemalar çevresi gibi değildir. Yeme-İçmecilerde zaman geçirenler ‘Hadi bir de sinemaya gidelim’ demekte, salonlara içkili olarak girmektedirler. İçkisiz gelenlerin rahatsız olmamaları için görevliler sıkıntılı durumlar yaşamaktadırlar. Dolayısıyla ücret te AVM lerdekine göre düşük tutulmak zorundadır. Ücreti arttırsalar hiç izleyici gelmeyecek. Düşük olduğunda da bugünkü müşteri gelecek. Çevre değişmedikten sonra sinemanın kapanması sonucu kaçınılmazdır.

Bahariyenin sinema çevresi olduğu zamanlardaki pastane, muhallebici, büfe gibi mekânlar artık değişmiştir. İnsanlar o yıllarda bu çevreye sinemaya gitmek üzere gelirlerdi. Sinema saati gelinceye kadar çevredeki mekânlarda zaman geçirirlerdi. O günleri BAHARİYE CADDESİ http://atilganblog.blogspot.com.tr/2015/12/bahariyecaddesi-arif-atlgan-1900-lu.html konulu yazımda yazmıştım.

Bahariye Caddesinde eskiden kalan tek sinema, eskilerin yenisi olan Kadıköy Sinemasıdır. Burayı mülk sahibi işlettiği için şimdilik devam etmektedir. Süreyya, Kadıköy Belediyesi tarafından opera olarak işletilmektedir. Yurt ise Halk Eğitim Merkezinin içinde, orijinal halinden uzak çok maksatlı olarak kullanılmaktadır. Diğerleri hiç yoktur.

Medya, dönüşümü hoşluk haberi yapmıştı, şimdiki durumu da üzücü haber yapmaktadır. Normaldir. Çünkü: Onların sattığı meta haberdir. Esas olan insanların kendilerini ilgilendiren haberleri doğru yorumlayabilmeleridir. 

Sözüm Kadıköy’ü yönetenlere, Kadıköy’de yaşayanlara ve Kadıköy’ü kullananlaradır. Kadıköy hızla ‘eğlence’ fonksiyonunu içeren Kırmızı Lekeli Bölge haline gelmektedir. Kültür, sanat uzaklaşmaktadır bu çevreden.

Bugün hala Facebookta ‘Güzel Çarşımız’ fotoğrafları paylaşılmaktadır. Burası Tarihi Çarşıdır.
Fotoğraf paylaşanlar bırakın Tarihi olmayı, Çarşıda çarşı kalmadığının farkında değildirler. Maalesef Kadıköylüler, mülkünüz-çevreniz değerleniyor havucunu iştahla yemişlerdir. Şimdi sıra mülklerini-çevrelerini kullanamama hatta terk etme sopasına gelmiştir.

Kenti dönüştürenlerin Havuç-Sopa taktiği hep sonuç alabilmektedir. Çok üzücü…
ARİF ATILGAN HAZİRAN 2016







25 Haziran 2016 Cumartesi

Kent Öyküleri

YELDEĞİRMENİ’NDE GÖNÜL KIPIRTILARI
ArifAtılgan

O yıllarda sevgili, flört gibi kelimeler yoktu. ’Konuştuğum çocuk’, ’Konuştuğum kız’ denirdi.
Yeldeğirmeni has insanların yaşadığı bir semttir. Güzel duyguların yaşanmaması olamaz böyle bir yerleşimde. Altta, her paragrafta ayrı bir yaşanmışlığı yazdım. Yazılanları yaşayanlar anlayabilir. Yazının bütünündeki amacım, ilişkilerin bugüne göre ne kadar nahif olduğunu gösterebilmektir.

  
Köşedeki binanın altındaki gençlere evdeki hanım kızıyordu gürültü yapıyorlar diye. Kızı, köşedekilerden birinin ‘konuştuğu kız’ olabilir mi diye şüpheleniyordu aslında herkesin sevdiği hoca.
…..
Çelimsiz kız bir anda gelişmiş, güzelleşmişti. Onunla çıkan voleybolcu çocuk ta yanına yakışmıştı.  
……
Üniformalı delikanlı konuştuğu kızla yürürken, ‘Ben böyle güzel kızla yan yana yürürüm’ der gibiydi.
……
İlkokulda, çocuk kıza çikolata-gofret yaldızı hediye ederdi. Ortaokulda, Arkadaşım ile başlayıp Arkadaşın ile biten mektuplar gönderirlerdi arkadaşlarıyla birbirlerine.


Arkadaşımı sokağın köşesinde bulut gibi görmüştüm. 50mt ileriden sarhoş olduğu belli oluyordu.  Belli ki esmer kız canını sıkmıştı.
…….
DDY Kampında bakışlarla başlamıştı her şey. Delikanlı kızın yanına Ayrılık Çeşmesinin yukarılarında yaklaşmıştı. Talihsizlikleri, o yaz delikanlının üniversite sınavlarının olması idi.
…….
Herkesin sevdiği Berber sevdiği kızın sokağında şarap içmişti.
…….
Delikanlı sokak arkadaşı ile çıkıyordu. Semte en yakın buluştukları nokta Kadıköy İskelesiydi.
…….
Sarışın kız güzelliğinin farkındaydı. Temiz yüzlü ve kösele ayakkabılıları beğenirdi. Konuştuğu çocuk ta öyleydi.
…….
Mezarlık (Ayrılık Çeşmesi) Sokağında oturan delikanlı, sarışın kızın sokağının köşesine takılıyordu. Derdi, Onun ablasıydı. Dediler ki, ‘O yüz vermez, uğraşma’. Ama kız da pencereye çıkıyordu. Bir gün evlendiklerini öğrendik.
…….
İzettin Sokakta, Havranın oralarda oturuyordu gözlüklü sempatik kız. Arka sokaktaki çocukla buluştuklarında evlendikten sonraki günlerin hayalini kuruyorlardı.
…….
Delikanlı, köşede dururdu. Kız, karşı köşedeki evin ikinci katındaki pencerede. Buradan bakıştıkları zaman dilimi, beraber olduklarından fazlaydı.
…….
Başını sıvazlayıp ‘Kaça gidiyorsun bakayım?’ dediğiniz kızların fark edilmeyen bir sürede kendilerine ‘Siz’ dedirtmelerini, annemin saksı bitkilerindeki tohumların bir günde çiçek olmalarına benzetirdim. Havranın oradaki kız da öyleydi. Yeni delikanlı olan çıktığı çocuk ta.
…….
Yurttan bir kızla evlenmek istediğini söylemişti bana delikanlı. ‘Seviyorsan  hiç düşünme, hemen evlen.’ Demiştim.
…….
Delikanlı ile İtalyan Apartmanındaki kız evlenmek istiyorlardı. Aileler istemiyordu. Kız bir akşamüstü apartmanın köşe balkonundan aşağı atmıştı kendini. Yaşıyordu ama daha sonra tam sağlıklı oldu mu, evlendiler mi bilmiyorum. Aşk efsanesi olarak anlatıldığını duydum bu olayın.
…….
Delikanlı uzun boylu idi. Kız da öyle. Delikanlının yakışıklılığını erkekler, kızın güzelliğini kızlar kabul ederdi. Evlendiklerinde herkes yakıştırmıştı Onları birbirine. Geçip giden yıllar delikanlıyı almıştı o kızdan.. Üç kardeşini de.. Bugün yaşadıklarıyla bilgeleşmiş bir hanımefendidir kendisi.
…….
Yahudi kız çok güzeldir. Türk delikanlıyla çıkmaktadır. Sonunda Türk Türk’le, Yahudi Yahudiyle evlenir. Bir süre sonra, önce kızın ailesi sonra kız ve ailesi ülkeyi terk ederler. 50 yıl sonra Kız, yaşadığı İsrail’de Eski Yeldeğirmenliler Face sayfasını öğrenir. Üye olur. İlk yorumunda O delikanlıyı sorar. Yaşamadığını öğrenir.. Sessizlik.. Anılarına gömülür. 
…….
2016 yılı. Çocukluğumun geçtiği Uzunhafız Sokağındaki tren köprüsünden sokağa doğru yürüyordum. Tam ortada bisikletlerinin üzerinde yan yana bir çift duruyordu. Başlarını birbirlerine çevirdiler ve öpüşmeye başladılar. Yanlarından geçtim. 10mt ilerideki esnaflar kendi aralarında mırıldanarak ayıplıyorlardı Onları. Hâlbuki eski yılların esnafları bir güzel diskur çekerlerdi. Zaten olmazdı böyle bir şey.

Yeldeğirmeni eskiden mahalleydi, şimdi “nezihleştirilen” proje alanı.   
ARİF ATILGAN HAZİRAN 2016

19 Haziran 2016 Pazar

“NEZİHLEŞEN” YELDEĞİRMENİ
Arif Atılgan

1. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul işgal edilmişti. İşgalciler ilk iş olarak Avrupa ve Anadolu yakasında birer genelev açmışlardı. Anadolu yakasındaki genelev Yeldeğirmeni’nde bir tarafı mezarlık olan Ayrılık Çeşmesi Sokağındaydı. İşgal kuvvetleri, Osmanlının başkentine işgali sadece fiziksel değil psikolojik olarak ta hissettirmek istiyorlardı.

Yeldeğirmeni ilk işgalini bu yıllarda yaşamıştı.

Atatürk ile başlayan Milli Mücadele sonunda, 1923 yılında işgalciler İstanbul’u ve Yeldeğirmeni’ni terk etmişlerdi.

Ancak, İstanbul’la birlikte Yeldeğirmeni’nin işgalden gerçek kurtuluşu 1935 yılında olmuştur. 13.12.1934 tarihinde çıkarılan Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun 1935 yılında uygulanmaya başlanmıştır. Bu kanuna göre yabancılar askeri üniforma ve kendilerine özel kıyafetlerle dolaşamayacaklar, din insanları dini kıyafetleri ibadethaneler dışında giyemeyeceklerdi. Bu tarihten sonra yabancılar kendilerini toplumda hissettirememişler, gayrimüslim din insanları dini kıyafetle yabancı okullarda hocalık yapamamışlardır.

1980 li yıllarda Yeldeğirmeni’nde eski alçak binalar yıkılıp 5-6 katlı apartmanlar yapılmıştır. Daha önce, alçak binalar dolayısıyla güneş alan sokaklardaki müstakil evlerde yaşayan semtlilerin bir kısmı yeni duruma uyamamışlar, semti terk etmişlerdi. Yeni gelenler İstanbul dışındandı. Ancak onlar, semttekilere uyum göstererek birlikte yaşamayı uygun görmüşlerdi.  

Uyum içinde gerçekleşen bu değişimden sonra 30 yıl Yeldeğirmeni’ne kamu kurumları tarafından hiç bir yatırım yapılmamış, halk diliyle çivi çakılmamıştır. Semt bakımsız, kötü görünümlü hale sokulmuş, emlak değerlerinin artması adeta engellenmiştir.

Yeldeğirmeni ikinci işgalini 2010 yılında yapılan Rasimpaşa Canlandırma Projesi ile yaşamış, yaşamaktadır.
  

İlginçtir, proje başladığında semtte görülen ilk değişikliğin randevu evi açılması olduğu söylenmektedir. Daha sonra yollara taş döşenmiş, kaldırımlar genişletilmiştir. Tescilli tarihi Özen Sineması kaçak hangar haline sokulup tartışmalı bir çalışma olan TAK a verilmiş, semtte diziler-filmler çevrilmiş, her taraf kafelerle doldurulmuştur.

Bugün bunların hiçbirinin Yeldeğirmeni’nde o zamana kadar yaşayanlar için yapılmadığı belli olmaktadır. Kaldırımlar kafelerin masaları için kullanılmaktadır. Kendisi kaçak binada olan TAK ise Kadıköy’ü tasarladığını söylemektedir.

Hızla mülkiyetlerde el değiştirme gerçekleşmeye başlamıştır.

Semtteki insan yapısı da hızla değişmektedir. Yeni gelenler 1980 lerdekiler gibi değildir bu sefer. Onlar, eskilerin kendilerine benzemesini istemektedirler. Bu anlamda yeni gelenler eskileri eğitmekte imişler.

Yabancı uyruklular dâhil yeniler, eskilerin alışmadıkları tipte insanlardır. Semtte, yeni gelenlere özel yaşam gelişmektedir. Yakında kilise ve sinagogun camiden daha dolu olacağı söylenebilir. Yeldeğirmeni’nde Yeldeğirmenliler yaşayamamaya başlamaktadır.

Bugüne kadar kullanılan Soylulaştırma kelimesi deşifre olduğu için olsa gerek, yapılana yeni bir tanım bulmuşlar: NEZİHLEŞTİRME.

Kimin kimi nezihleştireceği kimin kimden daha nezih olacağına kim karar verir bilemem. Ancak öteden beri semtte yaşayan insanların nezih olmadığını söyleyenler önce bu kabalığı yaptıkları için kendilerinin nezih olmadığını bilmelidirler.

Semtte mafyatik davranışlar, polisiye olaylar olduğu anlatılıyor. “Nezihler” gelmeden önce bu tip şeyler yoktu Yeldeğirmeni’nde.

Doğrusu semtin tekrar semt olması konusunda ümidimi yitirmiştim. Ancak İstanbul’da bu anlamdaki başka ilçelerde oluşan bazı tepkiler beni ümitlendirdi. Örneğin: Beşiktaşın şampiyonluğu sonrası keşfedilen Beşiktaş Çarşısını, semtin dışındakilerin kullanmaya devam etmesi oradakileri rahatsız etmiştir. ‘Bizi artık kendi halimize bırakın’ demektedirler. Topağacında açılan kafelere de önceleri sempatik bakan orada yaşayanlar, giderek ‘Eh’ demeye başlamışlardır.

Yeldeğirmeni’nde yaşayan ve bu değişimden hoşlanan birçok tanıdığım da artık bu hoşluğun kendileri için olmadığını anlamışlardır. ‘Eh’ demektedirler.

Tepkilere kulak verilmelidir. Bu durumlar tekrar eskiye dönülebileceği konusunda güçlü işaretlerdir. Aksi durumda insanlar siyasi tavırlarını koyacaklardır.
ARİF ATILGAN Haziran 2016


18 Haziran 2016 Cumartesi

BABALAR GÜNÜ

Halı sahada top oynadığımız yıllardı. Sahada iki arkadaş itişmiş, biri alttan almıştı. Alttan alanın küçük oğlu seyircilerin içindeydi. Yüzü burulmuştu. Kabalık yapan arkadaş hatasını anlamış, maçtan sonra diğerinden özür dilemişti. Oğlunun da gönlünü almak istemişti ama becerememişti. Araya girip, ‘Her oyunda olduğu gibi top oynarken de zayıf ve başarısız olanlar olay çıkarır.’ demiştim çocuğa.

Babalar çocuklar için güç anıtıdırlar. Onları belli etmeden korur kollarlar. Çocuklar, zor durumda kaldıklarında arkalarında imdatlarına yetişecek babaları olduğunu hissederler. Güven veren babalar son başvuru noktasıdır onlar için.  


Aile fotoğrafında parlak olmaya çalışmazlar. Ölümleri, bir yapının orta direğinin yıkılması gibi bir şeydir aile için.

Bu anlamda şehit çocuklarının psikolojisini anlayabilmek mümkün değildir.

Babalar asla duygusuz değildirler. Sorumluluklarını yerine getirirken duygularını belli edecek zaman bulamazlar. Dede olduklarında duyguları olabildiğince ortaya saçılır.

Ağlamazlar. Çocuklar istemez çünkü. Ağlayanı gizli ağlar.

İstatistikler Babalar Gününde diğer özel günlerden daha çok alış veriş yapıldığını gösteriyormuş.
Hâlbuki Babalar Günü babaların çok umurunda değildir. İltifat almak Onların aklında yoktur. Babalıklarını yaparlar sadece.

Tüm babaların Babalar Günü Kutlu Olsun.
ARİF ATILGAN HAZİRAN 2016

14 Haziran 2016 Salı

Kent Öyküleri

YELDEĞİRMENLİ ESKİ ARKADAŞIM

Bizim sokağın takımı Beyaz Şimşeklerde oynatıyordum Onu ve birkaç akrabasını. O da üniversitede okuduğu için kafa dengiydi. Akranımdı, iyi arkadaştık. İkimiz de sol görüşte idik. Dünyaya bakışımız aynıydı. Ben sağiç oynardım, o soliç. Beni sever, sayardı.

1970 yılında askere birlikte gitmiştik. Akşam Haydarpaşa Garından trene binmiş, sabaha kadar şarap içerek yaptığımız sohbetle kendimizce dünyayı kurtarmıştık. Ertesi gün öğleye doğru Polatlı Yedek Subay Topçu Okuluna teslim olmuştuk.

                                                        Askerlik Hatırası

1972 yılında 3 yıl Karaköy’de bir şirkette mimar olarak çalışmıştım. O da oralarda bir şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Vapurda, sokakta rastlıyor, sohbet ediyorduk.

O yıllarda henüz halı sahalar yoktu. Bir gurup arkadaş Fenerbahçe Burnunda Pazar günleri top oynuyorduk. Maç sonrası Fenerbahçe’nin tesislerinde çay içerken Ona rastlıyordum. Sanırım aynı gün O da kendi arkadaşlarıyla top oynuyordu o çevrede.

Akrabası Ufuk’a rastlamıştım Kadıköy çarşısında. Onun, Ülkenin gıda sektöründeki en büyük şirketlerinden biri olan Ülker'in sahibinin kızıyla evlendiğini söylemişti. Tutucu olan Aile, Onu çalıştığı yerde tanımış.

İyi insandı, iyiliğini isterdim. ‘Tutucu çevreye uyum sağlayacak mı?’ Diye sormuştum Ufuk’a. ‘Sorun yok.’ demişti.

Yıllar geçti. Görüşmüyorum ama uzaktan yeni haliyle mutlu olduğunu görüyorum. Onun adına seviniyorum.

2007 yılında YELDEĞİRMENİ kitabımın ilk baskısı siyah beyaz çıkmıştı. Yeldeğirmeni’yle ilgili belli kişilere, imzalayarak birer tane hediye etmeye karar vermiştim.

Diğerlerine olduğu gibi Ona da postayla göndermiştim.

Bir tek Ona gönderdiğim kitap geri geldi. Adreste öyle biri yokmuş.

O kitabı saklıyorum.

Arif Atılgan Haziran 2016