27 Ağustos 2015 Perşembe

Kent Mektupları

Mimarlar Odası Eski Genel Başkanı Oktay Ekinci’yi Kaybettik

1960lı yıllardan sonra, heyecanlı bağıran değil sakin sohbet eder gibi konuşan hatipler, insanlar tarafından daha çok dinlenir olmuştu. Maalesef bu tip konuşmacılar sağ görüşlüler içersinde bulunmakta idiler. 1990lı yıllarda sol tarafta Oktay Ekinci’yi keşfetmiştim. Güzel Türkçesiyle en sert görüşlerini bile kadife yumuşaklığında anlatıyordu. Özellikle Mimarlar Odası Genel Başkanı iken Ankara’daki Genel Kurullarda eleştirilere cevap verme maddesinde, O kürsüye çıktığında salon görülmeye değer olurdu. Dışarıdaki herkes içeri girer, bir anda koltuklar dolar, birçok kişi ayakta durur ve Oktay’ı dinlerdi. Onun bu konuşmaları adeta özel bir seans gibi idi.

İki yıl önce ‘Arif, seninle Kadıköy programı yapmak istiyorum. Gelir misin?’ diyerek TV programına davet etmişti. ‘Gelirim tabii’ demiştim. Ancak zamanlarımız uyuşmamış, sonraya bırakmıştık. Bir süre sonra hastalığını öğrendim. Anlatmıştı. Çok anlamamıştım ama çok ta önemli olmadığını düşünmüştüm.

Oktay Ekinci yazıları ve konuşmalarıyla koruma konusunda insanları bilinçlendiren ilk kişidir. Onun bilinçlendirdiği birçok korumacı vardır artık.

Ama maalesef sol görüş, bana göre tek iyi hatibini kaybetmiştir.

Hepimizin başı sağ olsun.
AA
  

Mimar Mektupları



HAYALİMDEKİ MİMARLAR ODASI
Arif Atılgan

2000 yılında yapılmış olan Anadolu 1. Bölge Temsilciliğinin genel kurulunda, o yıl İstanbul Şubesi Başkanı olan Prof. Dr. Afife Batur konuşmuştu. Afife Batur yaptığı konuşmada, o yıl içersinde yaşanan, Mimarlar Odasının Yıldızdaki binasından dönemin iktidarı tarafından çıkarılması konusuna değinmişti. Bina içersindeki eşyalarımızın kapının önüne çıkarıldığını, Afife Batur’un görevlilere ‘Siz koskoca Mimarlar Odasını nasıl sokağa atarsınız?’ sorusuna görevli memurun ‘Hocam nerede o mimarlar?’ cevabını verdiğini söylemişti. Ardından ‘Eğer o gün orada 1000 mimar olsaydı böyle bir şey yapamazlardı’ demişti. Ben, ilk defa o seçimden sonra Anadolu 1. Bölge Temsilciliğinde yönetim kurulu üyesi olmuştum. Afife Batur’un anlattığı şeyleri öteden beri düşündüğüm için büyük bir heyecanla mimarların Mimarlar Odasına katılmalarını sağlamaya çalışmayı aklıma koymuş ve hep o anlamda gayret göstermiştim. Ancak itiraf etmeliyim ki sanki gizli bir el bu gayretleri devamlı frenliyordu.

2004 yılında İstanbul Şubesinde bana ihtiyaç duyulduğunu, oraya yönetici olmam talep edildiğinde gururlanarak kabul etmiş ve gerçekten bana ihtiyaç duyulduğunu sanarak Şube yönetim kurulu üyesi olmuştum. Hâlbuki o yıl üzmediklerimi üzmeli, üzdüklerimi üzmemeli imişim.. 2006 yılından sonra Anadolu 1. Bölge Temsilciliğinde başkanlık görevini üstlenmiştim. Doğrusu bu süreç içersinde üyelerimizin Odaya bir türlü katılmamalarını giderek anlamaya başlamıştım.

Bu gün Odamız, üyesinden kopmuş bir durumdadır. Mimarlık ve mimar konularının çok fazla ön plana alınmaya ihtiyaçları vardır. Ancak bu konularda çalışma yapmak gerçekten zordur, emek ve zaman ister. Bu gün Afife Batur’un 2000 yılında anlattığı sıkıntılı görünümden çok daha fazla olumsuz bir tablo ile karşı karşıya bulunmaktayız.

Bu anlamda hiç değilse hayalimdeki Mimarlar Odasını herkesle paylaşmak istiyorum.

Üyesini denetleyen değil destekleyen ve kucaklayan,
Yöneticiliğin tamamen gönüllülükle yapıldığı,
Yöneticilerinin en fazla iki dönem, özel durumlarda üçüncü dönemde de görev aldığı,  
Üyelerine ceza vermeyi değil onların ceza almayacakları meslek ortamlarını yaratmayı düşünen,
Toplumsal konuları olduğu gibi mimarlık ve mimarla ilgili konuları da önemseyen,
Mimarların, Odalarının binasına girmekten çekinmediği ve bu bina benim binam diyebildiği,
Binalarını lokantalara değil üyelerine kullandırmayı tercih eden,
Çalışanlarının mimarlara hizmet etmek için var olduklarını unutmadıkları,
Deprem sonrasında herkesten önce kendi üyelerini dinleyen,
Üyelerinin mesleksel konulardaki hukuksal sorunları için hukuk danışmanlığı hizmeti verebilen,
Kendisinin özgürlüğü kadar üyelerinin de özgürlüğünün olduğunu kabul eden,
Yönetim kurullarını ve delegasyonu her üyeyi temsil edebilecek şekilde oluşturan,
Zorunluluğun dışında, bütün mimarların gönüllülükle üye olmak istedikleri şartları sağlayan,
Yönetimlerinin her konuda şeffaf olduğu,
Mimarlık hizmetindeki asgari ücretin gerçekten asgari ücret gibi olabileceği ortamları sağlayabilen,
Sadece eleştiren değil öneri de getirebilen,
Genel kurullarında üye sayısının yarısı tarafından katılım sağlanıldığı, seçimlerinde ise üye sayısının 3/4’ü tarafından oy kullanıldığı,
Üyelerinin çekinmedikleri bir Mimarlar Odası hayal ediyorum. Eminim başka meslektaşlarımızın da bunlara ekleyebilecekleri başka hayalleri bulunmaktadır.

Kasım ayında Temsilciliklerde başlayan, önümüzdeki hafta sonu BKBT lerde yapılacak olan genel kurullar süreci devam etmektedir. Şurası bilinmektedir ki bugüne kadar olduğu gibi Oda seçimleri, iktidarda olanların bir tur önde yarışacakları seçimler olacaktır. Hatta iktidarda olanların serbest, iktidara talip olanların grekoromen stilde güreşecekleri bir seçim mücadelesi olacaktır da diyebiliriz. Bu durumu artık herkes olağan kabul etmektedir. Ancak bir gerçek vardır ki Oda son iki dönemde mimarsız Mimarlar Odası haline gelmiş ve sonunda ilgili bakanlığın vesayeti altına girmiştir. Otuz yıldır kullanılmayan KHK maddesi kullanılmaya başlanmıştır. Bunun sorumluluğunu taşıması gerekenler, üyelere karşıdaki cepheyi göstererek bu sorumluluktan kaçamazlar. Odadan üyelere gelen mesajlar genel olarak onları çeşitli eylemlere davet mesajları olmaktadır.  Hâlbuki üye kendisiyle ve mesleği ile ilgili bir şeylerin de yapıldığını görmek istemektedir. Artık halkımız Mimarlar Odasını mimarlık mesleğini yapanların meslek odası olarak değil, toplumsal mücadele yapan bir STK olarak görmektedir.

Önümüzdeki dönem mimarlık, mimarlar ve Mimarlar Odası için çok zor bir dönem olacaktır. Bu şartlar altında yaşayacağımız genel kurulların seçimleri, kazananın sevinmeye zaman bulamayacağı, kaybedenin üzülmeye karar veremeyeceği ortamlar yaratacaktır. Zira kazanan meslektaşlarımız oldukça zorlu mücadelelerin içersinde olacaklardır. Bu dönemi aynı yönetim anlayışı ile geçiremeyeceğimiz ise artık açıkça belli olmuştur sanırım.

ARİF ATILGAN ARALIK 2013

Kent Mektupları



YEREL YÖNETİM SEÇİMLERİ
Arif Atılgan
30 Mart 2014 tarihinde Yerel Yönetimler için seçimler yapılacaktır. Bu seçimlerden önce çeşitli kurum ve kişilerin seçilecek olanlardan beklentilerini belirten önerilerde bulunmaları, kent sözleşmeleri açıklamaları demokrasinin gereğidir. Ben de bu anlamda bir vatandaş-mimar olarak daha çok yaşam ile ilgili kendi beklenti ve önerilerimi yazmak istiyorum.

-Belediye başkanı ve meclis üyelerinin görev sürelerinin 2+1şeklinde formüle edilmesi gerekmektedir: Bu suretle bu kişilerin görev süreleri 2 dönem olmalı, ancak çok başarılı iseler 1 dönem daha seçilebilmeleri sağlanabilmelidir. Ama 3 dönem sonra kesinlikle aday olmamaları gerekir. Bu suretle 20-30 yıl görev yapanlar sebebiyle halkın saltanat olarak adlandırdığı durumlara meydan verilmemiş olunacaktır. 
-Seçilenler her yıl mal beyanında bulunmalıdır: Bu durum da seçilenlere, birçok söylentiyi önlemek açısından rahatlık getirecektir.
-Kent konseyleri yeniden düzenlenmelidir: Kent Konseylerinin göstermelik olmamaları, gerçekten özgür ve özerk olmaları, belediyelerine muhalefet yapabilmeleri sağlanmalıdır.
-Her çeşit afete karşı güvenli kentler oluşturulmalıdır: Deprem başta olmak üzere afetlere karşı, kentsel dönüşüm ile insanlar kent dışına gönderilerek ve emsal arttırılarak kent rantını kullanarak önlem alınmamalıdır. Aksine kentlerin güvenli hale getirilmeleri, insanları yaşadıkları semtlerde koruyarak ve emsal arttırmadan başarılmalıdır.
-Belediyeler yapacakları plan-projeleri halka danışmalıdır: Yapılması düşünülen plan-projeler öncelikle gerçekleştirilmek istenen bölgedeki insanlara sorulmalı, onların görüşüne göre yapılmalı veya yapılmamalıdır.
-Kent içlerinde canlandırma projesi yapılmamalıdır: Bu projeler batı ülkelerinde kent dışındaki sanayi, liman vs tesislerinin çalışmalarına son verilmesinden sonra oralardaki yerleşimlerin çöküntü alanları olması dolayısıyla yapılır. Ülkemizde ise kent içindeki sakin semtler çöküntü alanı ilan edilerek, onların var olan rantlarından yararlanmak için yapılıyor.
-Kent içinde soylulaşma projesi kesinlikle yapılmamalıdır: Zira bu projelerin esası insanların dönüştürülmesidir ki bu durum bence insanlık suçudur.
-Kent içinde sadece koruma ve sağlıklaştırma projeleri yapılmalıdır: Bu konular yasa ve yönetmeliklerde tarif edilmiş, kentlerin geçmişine saygılı projelerdir. Bu arada kentlerin içersindeki insanların da korunmasını içerdikleri için önemli sayılmalıdırlar.
-Otopark sorunu kent içindeki eski çayır, park, meydan vs alanların yok edilmesi veya parkların altına otopark yapılması yoluyla çözülmemelidir: Bu sorun insanların olabildiğince toplu ulaşım araçları ile seyahat etmeleri sağlanarak çözülmelidir. Bu sağlanıncaya kadar gerekirse parsellere kat otoparkı yapma izni verilerek palyatif çözümler üretilebilinir.
-İstanbullular İstanbul’un minibüslerinden kurtarılmalıdır: Bu konuyu açıklamaya gerek yok. Zira İstanbul’da yaşayan herkes minibüs konusunda sıkıntı yaşamıştır. Bu konu ıslah, kısmen veya tamamen kaldırılma dâhil her anlamda ele alınmalıdır.
-İnsanlara yaşadıkları çevrenin geçmişi unutturulmamalıdır: Semtlerde kaybolmuş olan tarihi çayırlar, parklar, meydanlar tekrar eski haline getirilmeli, mahallelerdeki çeşme, bina vs eski eserler ortaya çıkarılarak restore edilmelidir.
-Mobil semt pazarları kurulmalıdır: Aslında üreticiden tüketiciye işlevi, toptancıdan tüketiciye işlevine dönmüş olan pazaryerleri kuruluş amaçlarını kaybetmiştir. Ancak bunları halk istemekte ve sevmektedir. Mobil olarak kurulduklarında hem halkın isteği gerçekleşmiş olacak hem de çevreye zarar vermeleri önlenmiş olunacaktır.
-Belediyelerde moloz toplama servisi kurulmalıdır: Bu suretle binalarında tadilat çalışmaları yapanlar molozlarını sokaklara, yollara hatta ıssız orman kenarlarına dökmeyeceklerdir.
-Çöp konteynerleri geri dönüşüme uygun 4 bölümlü olmalıdır: Plastik, cam, kâğıt ve ıslak çöplerin ayrı bölümlere konmaları sağlanmalıdır. Bu durumda ıslak çöpler enerji üretiminde, diğerleri ise geri dönüştürmelerde kullanılabileceklerdir.  
-Parkların düzenlenmesi yeni baştan programlanmalıdır: Her mahalleye yetecek park yapılmalıdır. Her parkta küçük kuşların, kirpi, kaplumbağa, böcek vs hayvanların gizlenebileceği çalılıklar peydahlanmalıdır. Her parkın içine havuz konmalı, bu havuzların kenarları beton saksı gibi değil derinliği azalan kıyı şeklinde yapılmalıdır. Bu suretle havuzlarda kurbağa vs hayvan yaşayabilir. Ayrıca diğer bütün hayvanlar kıyısından su içebilirler. O zaman hayvanlar için ortalığa konan çirkin su içme kaplarına da ihtiyaç duyulmayacaktır. Diğer yandan gerek parklarda gerekse refüjlerde bakımı zor ve maliyetli olan çiçekler ile altı naylon fileli çimler azaltılmalı, başta çınar olmak üzere geleneksel ağaçlarımız ve doğal çayırlıklar oluşturulmalıdır.
-Binaların altına müstakil arıtma tesisi yapılmalıdır: Artık her binanın kendi arıtmasını yapması zor değildir. Bu suretle arıtma suyu bahçede ve temizlikte kullanılabilir, temiz su tüketimi azaltılabilir. Katı atıklar ise belediyeler tarafından toplanarak enerji üretiminde kullanılabilinir.
-Deniz doldurularak, parkların altı oyularak otopark yapılmamalıdır.
-Kaldırım ve yol yenileme işlemleri gerçekten ihtiyaç varsa yapılmalıdır: Bu işlemler onarım şeklinde yapılarak ekonomik israf önlenmelidir.
-Dereler gerçekten ıslah edilmelidir: Derelerin altındaki ve yanındaki betonlar kaldırılmalıdır. Dereler doğal ortamında akmalı, kıyıları derinlik azalarak bitirilmelidir. Bu suretle çeşitli hayvanların dere kenarlarından su içebilmeleri ve oralarda yaşayabilmeleri sağlanmış olunacaktır.
-Özellikle köprüaltları, dal-çık altları çirkin ve korkulu görünmektedirler. Buralara reklam panoları konularak bu sorun giderilebilir. 
- Sıvasız, yarım inşaat görüntüsünde bina kalmamalıdır.

Bunlar benim kendimce düşündüğüm, detaylandırılırsa her biri satırlar, sayfalar alabilecek başlıklardır. Yazının başında belirttiğim gibi her vatandaşın ve kurumun bu anlamda düşünceleri vardır. Siyasi partiler adaylarını belirlerken bu tip başlıklara dikkat etmelidirler. Daha sonra seçilen belediye yetkilileri, bu önerilerden akla ve bilime yatkın olanlarından yararlanarak çalışma programlarını oluşturabilirler.
ARİF ATILGAN ARALIK 2013
Mimar Mektupları



MİMARLAR ODASI GENEL KURULLARI
Arif Atılgan

Köyün çobanı bir gece köye gelerek herkesi uyandırmış ve sürüye kurtların saldırdığını söylemiş. Köy halkı yataklarından fırlamış ve sürüyü kurtlardan korumak için meraya koşmuş. Ancak görmüşler ki ortalıkta kurt filan yok, sadece çoban biraz eğlenmek istemiş. Bunu birkaç defa tekrarlayan çoban bir gün sürüye gerçekten kurtlar saldırdığında köydekileri inandıramamış ve bütün sürü telef olmuş.

Bugüne kadar ki Mimarlar Odasının genel kurul seçimlerinde İMP liler, ANAP lılar, AKP liler vs anlamında birilerinin gelip Odayı alacakları söylenerek seçimler kazanılmıştır. Hâlbuki kendilerine etiketler takılan arkadaşlarımız etiket takanlarla yıllarca birlikte çalışmışlardı. Hatta etiket takılmasından sonrada birlikte çalışanlar olmuştu. Ancak bu etiketlemeyi yapan meslektaşlarımız bir şekilde hep Odada bulunabilmişlerdir. Odada herkesin ‘Bunlar’ adıyla bahsettiği az sayıdaki bu meslektaşlarımız her zaman haklı olmuşlar, diğerleri ise haksız olmuşlardır. Özellikle son iki dönemde mimarların Odalarından kopmaya başladıkları görülmektedir. Bu durum devam ettiği takdirde Odanın tanınırlığı giderek yok hükmünde olacaktır.  Anlaşılmalıdır ki Odada seçim kazanmak hüner değildir. Aksine Odayı üyelerinin tam katıldığı güçlü bir örgüt haline getirebilmek hüner olmaktadır. Genel Kurullar sürecine girdiğimiz bu günlerde yukarıdaki hikâyeden kıssadan hisse çıkarılmalıdır.

21. Yüzyılda Dünyada demokrasinin biraz daha geliştirilmesi çalışmalarına başlandığı görülmektedir. Önce 2000 li yılların başlarında seçenlerin seçilenlerin karar süreçlerine katılmaları istenmiştir. Bu suretle Katılımcı Demokrasi denilen yeni bir kavram ortaya çıkmıştır. 2010 lu yıllarda ise çok küçük azınlıklar bile sözlerinin dinlenmesini istemişler, sokaklara dökülmüşler, daha çok demokrasi talep etmişlerdir. Ülkemizde de 2000 li yıllarda aynı gelişmeler yaşanmıştır. 2010 lu yıllarda daha çok demokrasi istenir olmuş, Taksim Gezisi Parkı eylemleri ile halk bu isteğini yüksek sesle herkese duyurmak istemiştir. 2013 yılının haziran ayındaki Taksim Gezisi Parkı bir milattır. Bundan sonra insanlar en küçük azınlık bile olsalar ‘bize saygı duyun’ demekteler, kendileri için yapılacak her şeyin önce kendilerine sorulmasını talep etmektedirler. Yani artık dünyada da ülkemizde de demokraside değişim dönemi başlamıştır.

Bu anlamda Meslek Odamıza bakarsak: Meslektaşlarımız, Taksim Gezisi Parkına kurumsal olarak katılan Odamızın burada savunduğu değerleri kurumun kendisinde de görmek istemektedirler. Özellikle TMMOB nin her açıklamasında ‘Örgütümüzde yöneticiler gönüllükle çalışırlar, bizde profesyonel yöneticilik yoktur’ sözü önemsenmeli, bu kural tatbik edilmelidir. Mimarlar Odasında seçilmiş yöneticiler hiçbir şekilde Oda ile gerek profesyonellik gerekse başka konularda parasal ilişki içersinde bulunmamalıdırlar. Ayrıca Odamız seçimlerinde iki liste çıksa, bu listelerden biri %49 oy alsa, o listenin yönetim kurulunda ve delegasyonda temsil oranı sıfır olmaktadır. Oda seçimlerine nispi temsil kuralı getirilmeli, seçimlere giren listeler aldıkları oy oranında yönetim kurulunda ve delegasyonda temsil edilebilmelidirler. Zira Mimarlar Odası, ne görüşte olursa olsun, bütün mimarların zorunlu üye oldukları bir meslek odasıdır. Diğer yandan çeşitli alanlarda faaliyet gösteren mimarlar aralarında toplanarak dernekleşmeli, bu dernekler Mimarlar Odası çatısı altında toplanmalıdırlar. Bugün bu anlamda sadece SMD vardır ve Mimarlar Odasının SMD yi bu kimliği ile tanıdığı belli olmaktadır. Diğerlerinin de oluşması, her birinin Oda çatısı altında kendi ağırlıklarını hissettirmelerini sağlayacaktır. Bu şekilde Odamızda daha canlı genel kurullar yaşanacaktır. Mimarlar Odası Köklü Asma, bu dernekler ise bu Köklü Asmanın üzüm salkımları gibi oluşturulabilmelidirler.

Dünyada ve Ülkemizde değişim yaşanmaktadır. Mimarlar Odası da bu değişimi görebilmeli, kendisini 2014 yılında yaşayacağımız 60. Yaşında yenilemelidir. Böyle olmadığı takdirde değişim kendini bir şekilde kabul ettirecektir. Zira su mecrasını yaratır, yaşam kendi yönünü belirler. Bundan sonra mimarlar gerçekleşmekte olan değişimin mimarları olacaklardır.

Bu arada unutmadan, Bunlar diye bildiğimiz meslektaşlarımıza sormak istiyorum: Sahi, Siz hangi partilisiniz? Size sizin başkalarına, kendilerine sormadan etiket yapıştırarak, yaptığınız saygısızlığı yapmadan bu soruyu sorma hakkımız vardır sanırım. Hep başkaları için şundandır bundandır diyen meslektaşlarımız nerdendir? Bunu bilmek herhalde diğerlerinin en doğal hakkıdır.  

ARİF ATILGAN ARALIK 2013

Kent Mektupları



YELDEĞİRMENİ’NDE SQUAT VE TAK
Arif Atılgan
Squat, son yıllarda batı ülkelerinde oldukça fazla rastlanmakta olan bir olgudur. Uzun süre boş kalmış ev, tesis, alan gibi mekânların bazı insanlar tarafından işgal edilmesi ve toplumsal bir amaç için kullanılması anlamına gelmektedir. Örneklerine en çok Yunanistan’da rastladığımız Squatların içersinde halkın sağlık, eğitim vs hizmeti için kullanılanları bile görülmektedir. Boş kalan mekân bir süre gözlenmekte, sahip çıkanının olmadığı tespit edilmekte ve sonra işgal edilmektedir.
Yeldeğirmeni’nde yaklaşık 25 yıldır kaba inşaat seviyesinde kalmış boş bir yapı vardır. Duyduğum kadarı ile yapılacak konutlar birden fazla kişiye satılmış, inşaatta imar yanlışları yapılmış ve içinden çıkılmaz hukuki sorunlar içersine girilmişti. Yeldeğirmenlilerden meydana gelen Yeldeğirmeni Dayanışması bu yapıyı işgal etmiş. Yapının içinden kamyonlarla moloz çıkarmışlar, içersini temizlemişler, olabildiğince kapı pencere deliklerini kapatmışlar. Yarattıkları yeni mekânı etkinlikleri için kullanmaya başlamışlar. Etkinlikleri içersinde çeşitli konularda sunumlar, toplantılar olduğu gibi semtteki yaşayanlara çeşitli yardımlarda bulunmak ta var. Örneğin: Hastaların ve yaşlıların evlerine gidip yardım etmek, öğrencilere ders vermek, ihtiyacı olanın ihtiyacını karşılamak vs gibi. Yapı tuğlalı halinde, içersi pek konforlu değil ama onlar adeta çocukları gibi bu mekâna bakmaktalar. Orada mutlu olmaktalar. Don Kişot adını verdikleri yapının sahipleri tapuları ile gelirlerse çıkmayı da göze almışlar. Don Kişot bildiğim kadarı ile Türkiye’deki ilk Squattır.

Don Kişot.

Don Kişotun bulunduğu sokak olan Dua Tepe Sokağının diğer başında ise bileşenleri Kadıköy Belediyesi, Çekül Vakfı ve Kentsel Strateji Şirketi olan TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy) binası bulunmaktadır. Bu bina Kadıköy’ün en eski sinema binası olan, eski eser tescilli Özen Sinemasının yasa dışı olarak hangar haline getirilmesi, bir miktar büyültülmesi ve yan tarafındaki sokağın da içeri katılmasıyla oluşmuştur. Eskisiyle ilgisi olmayan yeni bina eski Özen Sinemasının mütevazı halinin aksine oldukça gösterişli ve lüks görünmektedir. Burada Kadıköy ve Yeldeğirmeni için tasarımlar yapılmaktadır. Kemal Kılçdaroğlu’na açılışı yaptırılan bu binadaki çalışmalara katkı koymak için üniversitelerimizin de buraya öğrencileriyle birlikte geldiklerini okuyoruz. Hatta buradaki çalışmalara Şehir Plancıları Odası tarafından ödül verildiğini de duyduk. İnsanlar ve kurumlar açılışını yapacakları, içersinde çalışacakları ve içersindeki çalışmaları ödüllendirecekleri binaların yasal olup olmadığını kontrol etmelidirler.  

TAK (Tasarım Atölyesi Kadıköy).

TAK binasının içinde Yeldeğirmeni Canlandırma Projesinin de yürütülmekte olduğunu duyuyoruz. Yeldeğirmeni Canlandırma Projesinin aslında semtin “soylulaşmasına” sebep olacağı hissedilmektedir. Mütevazı Yeldeğirmeni halkı buna aldırmamaktadır. Tanıtım, reklam vs ile adeta ticari bir meta olarak değerlendirilen semte bu şekilde daha üst ekonomik düzeydeki insanların gelmesi sağlanacaktır. Bu şekilde yakında oranın insanları orada ekonomik olarak yaşayamaz hale gelecekler ve semti terk etmek zorunda kalacaklardır. Kentsel dönüşüm ve “soylulaştırma” sadece Sulukuledeki veya Tarlabaşındaki gibi zorla gerçekleştirilmez. Galata veya Tophanedeki gibi ekonomik olarak da gerçekleştirilir, hatta kendiliğinden oluşabilir.

Yukarıdaki tarife göre TAK ın binası “soylulaşmış” bir bina olarak değerlendirilebilir. Ülkedeki “soylulaşma” projelerinin felsefesine oldukça uygundur. Aynı sokağın diğer başındaki Yeldeğirmeni Dayanışmasının Squat Binası ise o tip “soyluluğu” adeta ret etmektedir. ‘Asıl soyluluk olduğun gibi olmaktır, kendini başka göstermeye çalışmamaktır’ demektedir. Binaları olduğu gibidir, kendileri olduğu gibidir.  Yeldeğirmeni Dayanışması, Squat binasındaki çalışmalarla semt insanına daha hayati ve yararlı işler yapmakta, bu şekilde başkalarına da örnek olmaktadır.

Mahalle Dayanışmaları ve platformların yerel yönetimler için çok önemli olduklarını ve onların gerçek Kent Konseyleri olacaklarını iddia ederim. Gerçekten bu oluşumları çok önemsemek gerekmektedir. Bunların içersine sızacak bazı kişi ve fikirlerden sakınılması ve dikkatli olunması gerektiğini düşünüyorum. Bu arada Belediyelerine başvuruda bulunup onlardan mekân, destek, yardım isteyen Mahalle Dayanışmalarının da Yeldeğirmeni Dayanışmasını örnek almalarını öneririm.

Yeldeğirmeni Dayanışmasına, 10 Kasım 2013 tarihinde Yeldeğirmeni’ni gezdirerek semtin tarihi kimliğini tanıttım. Onlara, belirleyeceğimiz bir tarihte Don Kişotta Yeldeğirmeni ile ilgili görsel sunum yapmaya da söz verdim. Semtimde böyle bir oluşum olması beni heyecanlandırmıştı doğrusu.

Yeldeğirmeni Gezisi.

Biz eski Yeldeğirmenliyiz. Onlar bizim zamanımızdaki komşuluk ilişkilerini canlandırmaya çalışıyorlar. Geçmiş yıllarda, Don Kişottan Taşlıbayır Sokağına doğru ikinci binanın yerinde bulunan iki katlı cumbalı müstakil evde teyzem otururdu. Yaşlanmasına rağmen çocuklarının yanına gitmemiş yalnız başına evinde, semtinde yaşamayı tercih etmişti. Çünkü: Yıllardır yaşadığı semtini, evini, komşularını ve alışkanlıklarını seviyor, onlardan kopmak istemiyordu. Orada komşuları onunla ilgileniyorlar, alışverişini yapıyorlar, ihtiyaçlarını karşılıyorlar, göz kulak oluyorlardı. O da kendi evinde mutlu bir şekilde anılarıyla yaşıyordu. Bizim semtimizde bu tip yaşayan başka insanlar da bulunurdu. Yeldeğirmeni Dayanışması, Don Kişotta bu anlamda çalışmalar da yapmakta, adeta eski semtin eski geleneklerini geriye getirtmektedir.

Don Kişot, 1600lü yıllarda İspanyada yayınlanan bir romanın kahramanıdır. Şövalye romanları okuyarak kendini şövalye hayal eden, mazlumları korumak, kötülere göz açtırmamak isteyen, bunun için devler yerine koyduğu yeldeğirmenleri ile savaşan bir hayalperesttir. Yeldeğirmeni’ndeki Don Kişot adlı Squatta da en ilkeli bir şekilde hayallerin gerçek olması mücadelesi verilmektedir.
ARİF ATILGAN KASIM 2013
Kent Mektupları



MAHALLE DAYANIŞMALARI
Arif Atılgan

Kentlerdeki rant iştah kabartmaktadır. Bu sebepten buralarda bundan sonra da kenti kent olmaktan çıkaracak birçok yoğun yapılaşmalar gerçekleştirilmek istenecektir. Bunlara karşı yapılması gereken karşı duruşlara kent mücadelesi denmektedir. Kent mücadelesi konuya özel olmalı başka konularla karıştırılmamalıdır. Ayrıca kent mücadelesi, kişi veya kurumların kendi amaçlarını da kapsayan hale geldiğinde halk tarafından samimiyetsiz bulunmakta destek bulamamaktadır.

Doğru adıyla Taksim Gezisi Parkındaki eylemler şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da çok tartışılacak, değerlendirilecektir. Bana göre bu eylemlerin halkımız için önemli kazanımlarından biri mahalle dayanışmaları ve konuya özel platformların kurulmaya başlanmasıdır.

Şimdiye kadar insanların özellikle yerel yönetimlere muhalefet yapabilmeleri için kent konseyleri bulunmakta idi. Ancak kent konseyleri muhalefet yaptıklarında belediyeleri tarafından yeniden düzenlenebilmektedirler. Diğer yandan belediyelerin kurdukları mahalle gönüllüleri ise zaten belediyesine destek vermeleri amacıyla kuruldukları için muhalefeti hiç yapmamaktadırlar. İnsanların dernek kurarak muhalefet yapmaları olasılığı da bulunmaktadır. Ancak bu yapının da yasal prosedür, mekan kiralamak vs anlamında formalite ve maddi zorlukları bulunmaktadır.

Mahalle dayanışmaları ve platformların bu tip zorlukları yoktur. İnsanlar elektronik ortamda haberleşmekte, toplantı yapabilmekte, sorunlarını duyurabilmekte hatta eylem yapabilmektedirler. Kentine sahip çıkanlar, Taksim eylemlerinden sonra yaz mevsimi dolayısıyla parklarda toplantı yapmışlardı. Bu suretle toplantı yapmanın da ille bir mekân gerektirmediğini keşfetmişlerdi. Kışın da kafelerde, pastanelerde toplanacaklardır.  Halkımız gerek yerel gerekse merkezi yöneticilere gerçek muhalefetini bu şekilde yapabileceğini anlamıştır.
  

Bu yapılanmalar yakında yerel ve merkezi yönetimlere kendi adaylarını bile çıkarabileceklerdir. Belki önümüzdeki seçim dönemi olamaz ama bir sonraki seçim döneminde bu olgunluğa erişebilecekleri kesindir. Örneğin: Yıllardır Kadıköy’de Kadıköylüler kişiye ve kişilere değil partiye oy vermektedirler. Bugün bu parti CHP dir. CHP bu durumun farkına varmaz yine bildiği gibi davranır, halkın sesini duymazsa halk kendi adaylarını çıkarabilecektir.

Asırlar önce insanlar büyük tiyatro binalarında toplanıp gelecekleri için kararlarını kendileri alırlarmış. Buna doğrudan demokrasi denirmiş ki demokrasinin hala o yöntemden daha iyi uygulaması bulunamamıştır. Belki bundan sonra sosyal medya o tiyatro binalarının yerini alır ve ideal uygulama olan doğrudan demokrasinin yeni uygulaması keşfedilmiş olur.

Bu arada şimdiye kadar halk herhangi bir konuda sesini duyurabilmek için medyaya ihtiyaç duymakta idi. Bundan sonra artık sosyal medya buna gerek duyurmamakta halkın bu ihtiyacını giderebilmektedir. Medyadaki köşe yazarları kadar okunan sosyal medya yazarları oluşmaya başlamıştır. Sosyal medyaya konulmak istenen olumsuz değerlendirmelere ise, medyada ne kadar olumsuzluk varsa sosyal medyada da o kadar olumsuzluk vardır, cevabı verilebilir. 

Taksim Gezisi Parkı eylemleri halkımıza kendi işini kendisinin görebileceğini öğretmiştir. Bundan sonra yerel ve merkezi yöneticilerin işleri oldukça zor olacaktır.

Endişem bu yapılanmaların içersine sokulabilecek bazı kişiler ve fikirlerle onların içerden sabote edilmeleridir. Veya belediyelerin çeşitli desteklerle onları kendi yanlarına çekmeleridir.  Bu şekilde işlevsizleşmeleri veya yanlış yönlendirilmeleri olabilir. Mahalle dayanışmaları ve platformlar kent mücadelesi konularına yoğunlaşmalı, başka konulara enerjilerini dağıtmamalı, bu anlamda dikkatli olmalı, kendilerini korumalıdırlar.   

Mahalle dayanışmaları ve platformlar gerçek özgür ve özerk kent konseyleri olacaklardır.
ARİF ATILGAN EKİM 2013
Kent Mektupları



DATÇA
Arif Atılgan

Datça Ülkemizin batısında, kuzeyinde Ege Denizi, güneyinde Akdeniz’in bulunduğu, denize doğru uzanmış olan bir yarımadadır. Burada ilk yerleşim MÖ 2000 li yıllarda olmuştur. O yıllarda Karyalılar, daha sonra MÖ 1000 li yıllarda Yunanistan’dan gelen Dorlar burada yerleşmişler ve Knidos’u kurmuşlardır. O zaman yerleştikleri bölge şimdiki Datça ilçesinin kuzey doğusundaki Burgaz mevkiidir. Burada bin yıl Karyalıların, bin yıl da Dorların etkisinde kalınmıştır. Bölge kuzeye baktığı için şiddetli rüzgâr alıyor, özellikle ticari gemilerin yanaşmalarına elverişli olamıyormuş. Bu sebepten ticari gemiler yarımadanın güneyine yanaşmak zorunda kalıyorlarmış. Dolayısıyla halkın onlara ulaşması, onlarla irtibat kurması zorlaşıyormuş. Bu anlamdaki ticari nedenlerle Knidos, MÖ 4. Yüzyılda yarımadanın ucundaki Deveboynu denilen bölgeye taşınmak zorunda kalmış. Burası karşısındaki küçük adacıkla birleştirilmiş, kuzeyde ve güneyde iki liman oluşturulmuş. Bunlardan kuzeydeki liman askeri, güneydeki liman ticari gemiler için kullanılmış. Yarımada 13. Yüzyılda Menteşoğlu Beyliğine bağlanmış, 15. Yüzyılda Osmanlı egemenliğine girmiş ve Datça adını almıştır. Doğrusu Datça adının nereden geldiğini bulamadım. Son Osmanlı padişahlarından Sultan Reşad (1909-1918) döneminde bölgeye Reşadiye adı verilmiş ancak cumhuriyet döneminde tekrar Datça denilmiştir.

                                    Knidostan Kuzeye Ve Güneye Bakan Limanlara Bakış

Yarımadanın en dar yerinde bir taraftaki denizde tutulan balıklar diğer tarafa canlı aktarılabiliyormuş. Bu sebepten buraya Balıkaşıran denilmiş. Burada MÖ 546 yılında Dorlar, Pers saldırılarından korunmak amacıyla kanal açarak önlem almak istemişler. Ancak sert kayalık zeminle uğraşan insanlar yaralanmaya başlayınca tanrıların öfkelendiğini düşünmüşler ve Persleri dostça karşılamışlar. Heykeltıraş Praxiteles tarafından Dünyanın ilk çıplak Afrodit heykeli Knidos’ta yapılmış.

Datça 1928 yılında Muğla iline bağlı ilçe yapılmış, ilçe merkezi Reşadiye Mahallesi olmuştur. Knidos’un ilk kurulduğu tarafta eski Datça yerleşimi bulunmaktadır. Eski Datça bugün birkaç sokaktan ibaret olan bir köydür. Evlerin neredeyse tamamı büyük kentlerden gelenler tarafından satın alınıp restore edilmiş, bu şekilde kullanılmaktadır. Gerçek köylü halkı 2-3 adet evde yaşar durumdadır. Yani burada dönüşüm çoktan gerçekleşmiş bile. Belli ki eski Datça da kuzeye baktığı için rahat bir yerleşim olamamış. 1947 yılında yarımadanın güneyinde bulunan İskele Mahallesinde şimdiki yeni Datça yerleşimi oluşmuştur. 446 KM2 yüzölçümü, 17.000 nüfusu olan ilçede neredeyse güneşsiz gün olmamakta, kış yaşanmamaktadır.

                                                Datça Yarımadası

İlçede zeytinyağı üretimlerini saymazsak hiç sanayi tesisi yoktur. Tarım ve turizmle geçinilir. İrili ufaklı bük denilen koyları, yemyeşil ormanları, tertemiz denizi ile bir doğa harikası denebilir. Datça’da zeytin, zeytinyağı, arıcılık, bal, badem ağaçları ve çeşit çeşit bademler akılda kalan özelliklerdir.
Datça’nın bugüne kadar bakir kalması yolunun sapa olması dolayısıyladır.

Datça henüz büyük kentlerden gelenler tarafından, öncelikle ticari hayat olarak, zapt edilmemiş. Bu sebepten yerli halkı ile muhatap olunmakta. Ancak onların turizmi yeteri kadar öğrendikleri söylenemez. Bu özellikleri dolayısıyla da biraz sorun yaşanabilmektedir. Yine de yabancılaşmadan kendi bakirliği içersinde olmaları buraya bir tat katmaktadır. Örneğin: Knidos’a gitmek için minibüs durağına gittiğinizde şoförün gelmediğini, bunun üzerine babasının da gelip diğer şoförlerle birlikte ilçede onu aradığını, sonra delikanlının ‘uyuya kaldım ne olmuş yani’ diyerek geldiğini görebiliyorsunuz. Sonra da yolda konunun muhabbeti ile gitmeyi yaşayabiliyorsunuz.

Diğer yandan komşu ilçe Marmaris’in yakın köyleri olan Selimiye ile Bozburun’a gitmek için önce Datça’dan Marmaris’in merkezine gidip, oradan kalkan araçlara binmek zorunda bırakılıyorsunuz. Hâlbuki Selimiye ve Bozburun Datça ile Marmaris’in ortasında bulunmaktadır. Yani Datça’dan oraya gitmek daha çabuk ve pratik olabilecektir.

Datça yöresel yiyecekleri, yerli halktan oluşan esnafları, doğal deniz kıyıları, balık lokantaları,  köyleri ile Bodrum, Marmaris gibi turistik bölgelerin 30-40 yıl önceki ilk hallerini andırıyor.  Bunun için diğerleri gibi kent haline dönüşmeden görülmeye ve yaşanmaya değer bir yöre olduğuna işaret etmek isterim.
ARİF ATILGAN EKİM 2013