6 Ekim 2018 Cumartesi


Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -10-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.
  
Benim de Olduğum Bir Panelde Semavi Eyice Konuşuyor

Bende bulamadım. Yani o iskelenin mimarıyla ilgili bir bilgi bende bulamadım.
Fakat yani önceki iskelenin, yani burada seri halinde bu şey iskelesi Kadıköy iskelesi sonra daha genç Haydarpaşa iskelesi, Beşiktaş iskelesi filan bunlar böyle bir dizi hainde ayrıca Bostancı iskelesi filan bunlar Türk Neoklasiği üslubunda bir dizi gibi yapılmıştır.
Hepsi Vedat Tek’in değil herhalde?
Değil değil, fakat öyle anlaşılıyor ki Neoklasik sanatın Türk Neoklasiğini yaratma sevdası böyle bir mimarın kafasına yerleşmiş ve bunlar mesela Bostancı İskelesinde de böyle bir şerit halinde çini yerleştirilmiştir. O çinileri badana ettiler bitti.
Evet doğru söylüyorsunuz.
Evet, bunlara kıymet veren olmadı. Şeyisi bir biblo gibidir. Eski Haydarpaşa İskelesi garında yapılan. Türk sanatının bütün detayları orada ufak ölçüde hepsi kullanılmıştır. Ama bilmiyorum çoktan beri oralardan vapura binmişliğim yoktur ne durumda bilmiyorum.
Biraz eskidi. Tekrar galiba ele alacaklar, restore edecekler. Haydarpaşa demişken hocam size bir şey sormak itiyorum. Orayı siz herhalde bilirsiniz. Şimdi Haydarpaşa Garının iki kulesi var. Kulelerin etrafında bazı figürler var. Süsler var. O süslerin üstünde bir ejderha heykelleri varmış. Şimdi onlar kesilmiş galiba ve kırılmış. İlk eski fotoğraflarında ama çok iyi çekilmiş bir fotoğraf olursa böyle yakınlaştırdığımda onları görebiliyorum. Bana bunu Haydarpaşa’da çalışan bir mimar arkadaşım söylemişti. Sizin onlarla ilgili bir bilginiz var mı?
Hayır, hiç bilmiyorum ve ilk defada sizden duyuyorum.
O kulelerin etrafında süsler vardı ya. O süslerin üstünde ama bakılınca sanki o süsler kesilmiş gibi ve belli ediyor onların üstünde de ejderha heykelleri varmış hocam.
Onlar evet onlar biliyorsunuz ki Malta taşından yapılmıştır. Gayet yumuşak, gayet böyle bir çakıyla bile yontula bilen bir taştır. Gayet yumuşak bir taş. Ondan sonra yani ne akla hizmet şey yaptılar bilmiyorum. Öyle bir şey varsa da. Çünkü bir iki tane pek öyle tanınmamış Alman mimarıdır. Gençtirler.
Tanınmamışlardır değil mi hocam?
Evet, tanınmamışlardır pek fazla şeyleri yok bilmiyorum yani sanatkârlar ansiklopedisinde bir defa bakmak lazım. ……… vardır bir tane. Almanların Sanatkârlar Ansiklopedisi. Sarı renkte.  Otuz bilmem kaç cilt kırk cilde yakın. Orada bir defa aramalı isimleri de, ben fakülteye aldırdımdı o ansiklopediyi. Ondan sonra fakat benim aldırdığım sıralarda son harfler T harfi filan daha basılmamıştı. Şimdi var hepsi tamam orda bir gidip bakmak lazım. ……….  Ansiklopedisinde bu adamların başka eserleri var mı? Fakat mesela Sirkeci Garı da bir Alman’ındır. Sirkeci Garını yapan adam 2. Dünya harbine kadar yaşamış. Yani bazılarının da inanılmaz derecede hayatları uzun. Kaç tarihinde yapılmış o gar epey eski. Ama o daha şeyli munis bina iddialı bir bina değil o kadar.
Haydarpaşa Garı iddialı bir bina. O iddiasını nasıl anlamlandırabilirsiniz hocam?
O işte şey Bağdat yani müstakbel Alman toprakları olarak görülüyor. Şeye göre doğuya gidiş yolunun başı. ……………………diyor.Yani doğuya doğru hücum. Ondan sonra Bağdat demir yolları hattını yaptırıyor. Ondan sonra bizzat kendisi geliyor o hattı takip ediyor.
Nereye kadar gidiyor, nerede? Ondan sonra ve hattın üzerinde yer yer bazen şeyler var hatıra kitabeleri var. Bilmiyorum duruyor mu hala daha. O Toroslar’da bir yerlerde. Bir tane uzun Almanca yazı filan varmış. Ben kopyasını gördümdü ama bilmiyorum şimdi hali hazırda hala var mı?
Yani alman imparatoru orayı yaptırırken Bağdat’a kadar bizim anlamında mı? Yani o veya o duyguyla mı yaptırmış?
Evet.
Ama Abdülhamit’inde şey biliyorsunuz. Bir sözü var. Buraya Gar yaptık, Liman yaptık bir sürü tesis yaptık, dalgakıran yaptık ama halkıma onu hissettiremiyorum.  Bu rayların bir ucu ta Bağdat’a, Kabe’ye gidiyor halkımıza bunu hissettirecek bir heybetli bina yaptıralım. Demiş Abdülhamit. Birde öyle bir şeyi var.
Evet,  Abdülhamit’in biliyorsunuz o imarcılığı oldukça enteresan. Mesela birçok devlet daireleri, vilayet konakları, karakollar filan onun zamanında yapılmıştır. Çünkü birisinin hatıratı vardır. Adam içişleri bakanlığının müfettişiymiş. Rumeli de bilmem nereye gidiyor.  Daha oralar bizimken.
Ondan sonra Kaymakam gece entarisiyle çıkıyor karşısına. Ondan sonra kaldığı evinin önünde de bir tane gölet var orada da kurbağalar vırak vırak bağırıyorlar. Aman beyefendi diyor müfettişe geceleri diyor pek de hoş oluyor diyor bunların vırak vırak vırak sesleri diyor.  Yani devleti bu şeyden kurtarmak lazım. Bu laubalilikten. O da var.
Şeyi birde sizden öğrenmek istiyorum hocam. Şimdi tartışma konusudur. Haydarpaşa’nın sahasında bir bina var biliyorsunuz. Pasaport dairesi olarak kullanılmışta deniliyor askeri karakol olarak ta kullanılmış deniliyor o bina için. İngiliz Mezarlığının hemen alt tarafında yani eski liman tesislerinin içinde. Gar yapılmadan önceki liman tesislerinin içinde.
Onlarla ilgili her hangi bir hatırladığım bir şey yok. Fakat orada mezbaha filan derlerdi bir bina vardı. Mükellef kagir gibi bir binadır. Deniz kıyısındadır. Rıhtım’da var filan.
Şimdi yani o mezbaha derenin ağzında.
Valla bu orada su kıyısındaydı. Ondan sonra her şeyi tamam kocaman bir binaydı. Ondan sonra bir mimarisi de var kendine göre. Ondan sonra mezbaha derlerdi. Hiçbir zaman kullanılmadı o.
İşte sonra beş altı sene sonra yıkılıp kaldırıldı. Yani durdu durdu ondan sonrada sonunda da kaldırıldı.  Bilmiyorum ne için yapıldı o bina o kadar masraf edildi. Hakikaten mezbahamıydı başka bir şey miydi bende bilmiyorum.
Çayırbaşı tarafında değil mi?
Şeye doğru yani gara nazaran solda.
Evet yani Etbalık Kurumunun oralarda.
Evet oralarda.
Birde eski Yeldeğirmenlilerin bana anlattığı bir şey vardır. İngiliz askerleri Haydarpaşa çayırında talim yaparlarmış.
Efendim Haydarpaşa Çayırı Çanakkale Harbi sıralarında yaz aylarında yaralı o kadar çok geliyor ki askeri hastane de yer olmadığından artık yer kalmadığından yaralıların çoğunu daha hafif yaralıları Haydar Paşa Çayırında yatırırlarmış. Onu görenler o zamanı görenler söylüyorlardı. Yaralılar getiriliyor. Oraya yatırılıyor derlerdi çayıra. Ondan sonra babam da işte deniz subayı.
Ondan sonra ona da şeyi vermişler boğaz vapurlarından birini. Onunla işte sabah götürüyormuş ertesi gün veyahut o akşam ondan sonra yaralıları toplayıp Haydarpaşa’ya getiriyormuş Çanakkale’den. Ondan sonra öyle böyle getirmişiz. Bir kısmını gömmüşüz.
Hata uzun zaman onlara bir abide değil bir mezar bile yapılmadı. Onu bilir misiniz? Kafataslarını talebeler gittiler topladılar. Araziden böyle. Çanakkale’de. Gelibolu’da.
Anladım hocam Çanakkale’de.
Evet, böyle topladılar. Piramit yaptılar üzerine de böyle bayrak astılar bir tane böyle koydular, çaktılar. Şeyde diye bu şehitlere mezar istiyoruz diye. Onun üzerine tabi Milli Türk Talebe Cemiyeti kapatıldı.
Öylemi hocam?
Tabii. Dergisi durduruldu. Bir dergi çıkarıyorlardı. Onun kapağına basıldıydı bu resim. Bende var o fotoğraf. 
İlginç evet hocam
Evet, böyle kuru kafalar, iskelet kafalar böyle. 
Hangi yıl hocam?  
1930’lu yıllar. Sonra ben -birisi daha uğraşıyordu bu konularla- dedim böyle böyle filan bir resim vardır filan ara bul dedim. Sonra gitti buldu bir yerler de o dergiyi buldu. Ondan sonra o resmide buldu. Bendeki orijinal resmi vermek istemedim.
Anladım hocam daha sonra şehitlik filan yapıldı oraya o zaman.
Yani Milli Türk Talebe Cemiyeti uzun yıllar yoktu. Ondan sonra rengi değişmiş olarak tekrar ortaya çıktı öyle bir şeyler. Ama o zaman ki heyecanlı gençlik yoktu artık.
Ondan sonra zaten iki tane çıktı zaten.
Diğer Katılımcı: Mili Türk Talebe Birliği.
Diğeri de Milli Türk Talebe Federasyonu ve Milli Türk Talebe Birliği diye iki tane çıktı evet.
Şey vardı ambleminde hatta bunun böyle atlayan bir kurt.
Evet hocam, çok teşekkür ederiz çok teşekkür ederiz. Yorduk sizi hocam sohbet ettik yorduk.
Bilakis memnun oluyorum ben.
Sizi şöyle bir ay sonra filan eğer müsait olursanız böyle bir sohbete yine aynı yere götürmek isteriz.
Valla memnun olurum.
Eğer hastaneye ameliyata bilemem nereye gitmezsem memnun olurum.
10. Bölümün Sonu.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EKİM 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.




Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -9-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.
  

Doğru söylüyorsunuz. Halid Ağa. Bir de o Haydarpaşa çayırında çeşme yapmış diye okumuştum da nerde olduğunu merak ediyordum. Şehremaneti Binası. Kadıköy’deki. Onun mimarı kimdi hocam?
Efenim o işte o devirde mimar Kemalettin Beyin idaresinde Türk sanatına bir nevi dönüş oluyor. O zamana kadar Avrupa sanatlarını taklit ederken bizim mimarlar. Zaten mimar da çok az. Ondan sonra Türk Neoklasiği yapıyorlar. Ondan sonra bu Türk sanatından Alman Motiflerle yeni bir Türk Sanatı icat etmeye çalışıyorlar. Onun üzerine birkaç cami yapıldı.
Mimar Kemalettin beyin yaptırdığı dört tane cami vardır öyle. İşte Bebek Cami, Bostancı Cami, Kamer Hatun Cami, İngiliz sefaretinin önündedir. Minicik bir camidir. Önünde de Kamer Hatunun sembolik bir mezarı vardır caddenin kenarında. Ondan sonra birde dördüncü neresidir camiyi hatırlamıyorum onları yapmış ama en büyükleri Bostancı camidir.
Ondan sonra diğerlerini de 1912 yılına doğru filan tamamlamışlar. Fakat o gayet milliyetçi bir adam. Ondan sonra Cumhuriyet devrinde bir gün bir toplantı yapıyorlar. Sultan Ahmet Camii’nde. İşte şey diyorlar efendim diyorlar artık camiye ne ihtiyaç var. Lüzumu yok diyorlar. Bu Sultan Ahmet Camiini de kapatalım. Ondan sonra Kubbesini’de delelim cam yapalım ve burası şey olsun kütüphane olsun, umumi kütüphane olsun. Masalar koyalım içine ondan sonra burada millet işte kitaplar alsın okusun bilmem ne falan filan. Bunları teklif ettiği sırada işte çeşitli şeyler var bu işe evet diyecek olanları toplamışlar. Ondan sonra Kemalettin Bey’i de çağırmışlar. O zaman Vakıfların baş mimarı. Ondan sonra adam ağlayarak toplantıyı terk etmiş diye duydumdu.
O fikir önemli hocam peki nasıl caydırmışlar?
Daha sonra yapamadılar zaten. Neyse 1929 da mı 1928 demi öldü. Rahmetli oldu. Evi de şeydedir işte. Harbiye’de o şeye giden Nişantaşı’na giden yolun solundaki yapılardan biridir. Sağında bir şey yoktur zaten solundaki yapılardan biridir. Neoklasik üslupta yapmıştır. Neyse yani bunlar böyle.
Diğer Katılımcı: Vedat Tek bey o.
Aslında doğru dürüst bir kazı yapılsaydı o Roma Devrinin kalıntılarının bunduğu yerler belki eski tarihine ait bir şeyler bulunurdu. Birde ben yani çocukken onlar oraya atıldı. Bir daha yılarca orada durdu. Tam Kadıköy rıhtımına gelirken yol itfaiyenin hizasında kıvrılıyor ya ondan sonra iskeleye doğru dönüyor. Orada köşede suyun içine atılmış bazı antik devire hatta Roma’dan da eski devire ait kalıntılar vardı. Yani bir 8-10 kadar Künk vardı. Ama Künkler tuğladan filan değil ve pişmiş topraktan da değil, mermerden yontulmuş ve zıvanalı üstü. Birbirinin içine geçiriliyor. Şeylerin içi perdahlı. Dışını perdahlamamışlar ve doğrudan doğruya binaların altından doğru geçen bir su künk’ü Kadıköy’ün bir yerinde bulundu. Yani nerede bulundu bu elimizde izi yok. Ondan sonra şey bir tane üzerine kabartmaları olan bir taş onun üzerine filan böyle birkaç hatıra çıkmış ama bunlarda doğru dürüst nereden bulundukları nerede oldukları anlatılmadığından bilinmiyor. Yalnız uzun zamanlarda birkaç sene evvel Söğütlüçeşme’ye doğru giderken orada Müslüman Mezarlığı vardır. Şimdi kalmadı o. Maşallah temizledirler onu. O mezarlığın yani büyük cami var ya yeni cami.
Söğütlüçeşme Yani.
Evet, onun yanındaki arazi böyle yüksektir ve onun üstü serapa İslam mezarlığıydı.
Karacaahmet’in devamı zaten.
Evet, Karacaahmet’in devamı. Ondan sonra orda bir baba türbesi vardır. O orada devam ederdi. Ondan sonra köprüyü geçerdik köprü vardı bir tane. Köprüden sonra Fener Stadının arkasında yine devam ederdi. Hatta bir ara gazoz fabrikası yapıldı orada. Marmara gazoz fabrikası.
Evet vardı hocam.
Ondan sonra kazdılar kıyamet gibi mezar taşı çıktı oradan. Fener Stadının arkasından.
Doğru.
Ondan sonra orada artık son şey Kalyonlar Baş Halifesi bilmem ne efendinin Aile Kabristanı vardı. Etrafı demir parmaklıklıydı. Onun da taşlarını topladılar, ağaçlarını kestiler, çeşmesini kuruttular. Hâlbuki en güzel namazgâhlı çeşmelerden biriydi o.
Hangisiydi hocam o.
Efendim Papazın Bağı derler etrafı duvar çevrili bir yer vardır. Onu geçtikten sonra son Karacaahmet mezarlarının sonu.
Bir ara Kızıltoprak Karakolu oldu.
Valla orada karakol diye bir yer pek yoktu bilmiyorum.
Diğer Katılımcı: Stadın hemen yanı.
Ondan sonra büyük bir namazgâh vardı yalaklarıyla filan. Hayvanların su içmesi için ayrı yalağı var insanlar için ayrı var. Ondan sonra namazgâh taşı var hatta 2-3 basamakla çıkılırdı ona. Ondan sonra kıble taşı var.
Çeşmede mi vardı hocam?
Çeşmede vardı. Sütun şeklinde. Mezar taşı şeklinde bir çeşmeydi.
Diğer Katılımcı: Stat tarafında. Tarif ettiği.
Anladım dereyle stat arasında.
Diğer Katılımcı: Eskiden.
Onları hiç bilmiyorum.
Ağaçlarını kestiler zaten. Bir alay asırlık ağaçlar vardı. Yanında da o ailenin mezar taşları vardı. O Kalyonlar baş halifesi bilmem ne efendi ile onun oğlunun mezarlarından başka aynı aileden daha başka mezarlar ardı. Ben onları tetkik ederken filan arkasında da evler var onun yeni yapılmış. O evlerden bir hanım çıktı ne yapıyorsunuz filan diye sordu? Efendim tetkik ediyoruz dedik eski eserdir diye. Ondan sonra ‘a dedi bunlar bizim ecdadımız işte hep’ dedi.
Ondan sonra onlar burada yatıyor falan filan. Ya hanımefendi dedim yani madem bunlar büyük dedeniz dedim baksanıza bu mezarlara filan dedim. Ah vah filan sonra bir gün gene gittim ben oraya. Resim de eksik vardı bir daha çekmek için. Ondan sonra bir daha baktım damatları mı oluyor neleri bir tane albay, deniz albayı o evden çıktı. Kolunda da şey var öğretmen işareti var. Bahriyede kitaptır ya kitap şeklinde. Herhalde dedim bunun damadı dedim öğretmen. Okuryazar bir aile. Ondan sonra albaylığa kadar da yükselmiş ama dedelerinin mezarına bakmaktan acizler. Biran önce şu yıkılsa da bizim ev ortaya çıksa diyorlar herhalde.
Ondan sonra artık ben mücadelede etmedim zaten. Ondan sonra o mezarları da söktüler hepsini. Birisi bir yerler de görmüş o mezarları ya nereden geldi bunlar buraya filan diye bana sorduydu. Dedim bunlar Kalyonlar baş halifesinin mezarları. Bir daha da bir yere de zahmet edip de dikmemişler. Birde aralarında vezir vardı. Kavuğundan anlaşılıyor ondan sonra o da o mezarlığın en enteresan eseriydi.
Ona pazarcılar ip bağladıklarında o mezar taşını bir iki defa devirdiler. Ondan sonra ben işte kaymakamlığa filan müracaat ettim o mezar taşlarını filan tekrar diktirdim. Kırılan kavuğunu filan tekrar koydurdumdu. Sonra artık baktım bezdim bende artık. Ondan sonra o mezar taşının bir kopyasını aldımdı. Gayet enteresan bir mezar taşıydı şu bakımdan. O kadar çok yaşlıymış ki bu adam ondan sonra onu bütün vezirlerin ağası yapmışlar. Ve adı aslında bilmem ne ağa ondan sonra fakat o bir vezir. Kavuğunda da bir bant var. Vezirlerin vardır ya bir bant böyle. Ondan sonra onu da kırdılar döktüler gitti o. Taş ta kayıp. Ondan sonra ben o zaman onu başına almıştım o taşı. Çünkü sonu biraz komikti. Allah ona ancak 90 yılcık bir ömür verdi diyor. Daha ne istiyor ya. (Gülüşmeler) Evet yani biraz insani gülümseten bir taş olduğu için kopyasını aldımdı. O evde bir rulo halinde durur hala daha. Büyükçe kocaman bir taştı o. Ondan sonra hepsi gitti.
Diğer katılımcı: Efendim hocam. Siz koruma kollarında da çok uzun süre görev yaptınız. İstanbul’un korunamamasını nasıl yorumlarsınız?
Korunmaz çünkü karışan çok. Sonra o Koruma Kurullarına seçtikleri adamlarda yani söz dinletilebilecek adamlar değildi çünkü çoğu. Yani bazı çirkin şeyler oldu. Ben bir iki defada kızdım, istifa ettim. Bazen de toplantıyı terk ettim ama yani bir şey yapamıyorsunuz, arkaları çok kuvvetli. Bir şey size anlatacağım ama isimler filan vermeyeceğim. Ondan sonra gene ben Kuruldayım şey oldu bir konu geldi. Baktım işte herkes fikrini söylüyor filan. Onun üzerine ben dedim valla bu yerinde kalsa daha iyi olur filan dedim. Hayır efendim, ne lüzumu vardı filan şuydu buydu dediler. Ondan sonra fakat tarihi eserdir diye tescili yapılmış eser aslında yıkılamaz. Ondan sonra yahut restore edilecekse aynı esas üzerine yeniden ayağa kaldırılabilir. Onun üzerine bir bina getirdiler. İkinci sınıf eser diye vaktiyle tescil edilmiş. Mimar üyeler şöyle bir baktılar. Bu dediler iyi değil bu restorasyon planı dediler. Onu da yapan meslektaşları. Oda mimar. Ondan sonra kabul etmediler adam gitti. Bir müddet sonra yeniden başka bir mimar bulmuşlar. Yeniden bir proje yapmış ve adam mimar ama özene bezene renkli tablo gibi yapmış. Yani restore edildiği zaman bu bina böyle olacak. Onun üzerine pekâlâ filan gene böyle elden ele plan filan dolaşıyor bizim üyelere. Önce benden başlamıştı. Solda oturuyordum ben masanın. Fena bir şey değil, ikinci sınıf eser demiş ve pekâlâ restore edilebilir o haliyle. Ondan sonra gittim. Daha sonra mimarların toplu olarak durdukları masanın öbür kenarında orda bir mimar şöyle aldı tetkik etti ve olmamış dedi. Böyle rölöve olmaz dedi. Affedersin neden dedim. Efendim dedi fotoğrafta dedi alt katın pencerelerinde dedi 5 tane demir çubuk görünüyor dedi. Hâlbuki dedi bu dedi çizimde dedi 6 tane göstermiş dedi. Bakın işe. Demir parmaklık,  şöyle basit adi demir ve normal çubuk halinde. Ondan sonra pekâlâ filan. Sonra o yanındakine verdi o yanındaki aldı baktı filan. Bir an aynı guruptan bir başka bir mimar aldı evirdi çevirdi hemen ilk işi altındaki imzaya baktı. Efendim dedi daha iyi mimarlar var İstanbul’da dedi ve ne diye bu mimara havale edilmiş bu iş deyince. İşin rengi değişti. Onun üzerine e pekâlâ denildi. Yani şimdi kimi tavsiye ediyorsunuz neyi tavsiye ediyorsunuz. Doğru değil yani Kurulun bu yolda tavsiyede bulunması. Ondan sonra bu dedi kötü bir proje dedi. Onun için dedi ben kabul etmiyorum deyince. Pekâlâ, beyefendi dedim o halde. Bende çıktım toplantıdan siz zatıâliniz karar verin dedim. Çıktım. Hemen şey yapmışlar. Beni istifa etti sayılır demişler. Benim yerime yeni üye seçmişler hemen. Ondan sonra ben gitmiyorum toplantıya. Yalnız oradaki bir arkadaş dedi ki ‘ya çıktın gittin senin yerine hemen üye tayin ettiler’ dedi. Sonra şeyde falan yerde bir vardı dedim böyle böle demişler o ev dedim ne oldu. ‘O ev dediler tamam, halledildi’ dediler. (Gülüşmeler)
Aradan zaman geçti bir sene filan vakit.
Yok. Olsa ben bulurdum.
9. Bölümün sonu.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EKİM 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.





4 Ekim 2018 Perşembe


Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -8-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.



O İbrahimağa ve Koşuyoluna doğru düzlükte değil mi?
Bir takım fikirler ortaya atıldı ama belirli bir kalıntı çıkmadı konamadı ortaya çıkmadı.
Hatta Euphemia’nın kemiklerini galiba götürmüşler.
Efendim Sasaniler Bizans’ı tehdit ederken şeye kadar geliyorlar. Deniz kıyısına Kadıköyü’ne kadar geliyorlar. Ama o zaman Bizanslıların da korkusu bununda kutsal eşyasına, kalıntılarını, kemiklerini vesaireyi alırlar götürürler düşüncesiydi. Tahrip ederler korkusu da var. Onun için gene böyle Sasanilerin Anadolu’da batıya doğru ilerledikleri bir sırada bunlarda yine korkuyla Euphemia’nın nesi varsa kilisesinde topluyorlar onları İstanbul tarafında surların içindeki bir kiliseye koyuyorlar. O kilisede mahiyeti pek anlaşılmıyor.
Belki bir hamamın parçası, belki başka bir şey bir yuvarlak bina var Ayasofya’nın tam önünde. Adliye Sarayının hizasında harabeleri durur. Ondan sonra o binaya götürüyorlar koyuyorlar. Ondan sonra orası onun türbesi oluyor. Martyiron oluyor. Yani şehitlik demektir Martyiron. Ondan sonra onun kutsal eşyasının muhafaza edildiği yer. Fakat orada ne kadar kaldığını bilmiyoruz.
Fetihten sonra orası baruthane oluyor ve 1492 tarihinde yani Fatihten ve fetihten pek az sonra bir yıldırım düşüyor. Korkunç bir kasırga oluyor İstanbul’da. Ve bu yıldırım tam Euphemia Kilisesinin tam tepesine düşüyor ve muazzam bir patlama oluyor ve bu patlama neticesinde de barutlar tabi hepsi ateş alıyor. Bizim tarihçilerin birinin yazdığına göre bu kilisenin yuvarlak bir bina olduğu için ortasındaki kubbe tencere kapağı gibi komple bir vaziyette yerinden kopuyor. Havada uçuyor. Ondan sonra Kabataş önlerinde denize düşüyor. Ve şeyde de uzun müddette denizde bunun üstü görünüyor. Hatta orada yalısı olan bir kişi varmış ondan sonra o bu kısmen görülen bu kalıntıya bir şekil vererek yalısının önünde onu iskele gibi filan kullanıyor. Sonra oda kayboluyor denizin dibine gidiyor. Ondan sonra Euphemia’nın olduğu yere de Nuruosmaniye Cami yapılırken topraktan çıkan molozu oraya döküyorlar. Orası komple toprak oluyor. Ancak orası 1938 - 1939 yıllarında büyük harp yani ikinci harp çıkmadan az önce Alman Arkeoloji enstitüsü orada kazı yaptı.
Ondan sonra kilise gerçekten kubbesi yok fakat alt duvarların hepsi mevcut olarak çıktı ortaya. Duvarlarında fresko resimler filan vardı. Ondan sonra hatta büyük bir neşriyat yapmak istediler onun için. Renkli resimleri çekildi o freskoların. Ondan sonra derken işte Alman Arkeoloji Enstitüsünde kapattılar. İngilizlerin baskısı ile kapatmak zorunda kaldılar. Ondan sonra hatta bütün personeli dahi Almanya’ya geri yolladılar. Kapısına kilit vuruldu. Hatta biraz zorlasalar el koyacaklardı.  Onu yapamadılar ama ondan sonra bizim hükümet biraz direndi. Bizim üniversitede de direndi. O kütüphaneyi bozulmadan elde tutmak için. Ondan sonra gittikçe o kütüphane ancak 1945-1946 yıllarına doğru filan tekrar açılabildi.
Bir süre bizim edebiyat fakültesinin idaresi altında, bir sürede sonra Almanlar gelmeye başladı. Onlara teslim edildi. Şimdide faal bir vaziyette yürüyor. Yani diyeceğim bu. Fakat daha onun üzerine tabi tamamlayamadılar o araştırmalarını. Çünkü bina bir on sene kadar metruk bir vaziyette orada. Oyun yeri olduğundan çocukların berbat bir hale gelmişti tekrar. Onun üzerine o freskolar filanda tahrip edildi. Ondan sonra almanca iki cilt Euphemia Martyrion’un kazısı diye kitap yazdılar. Fakat başka bir çalışma yapılmadı. Yalnız Euphemia’nın kemiklerinden bir tanesi mi iki tanesi mi ne altın bir muhafazanın içinde Patrikhane Kilisesinde duruyor. Fenerde Patrikhane Kilisesi var ya orada duruyor. Ondan sonra orada muhafaza ediliyor.
Ben yurtdışına götürmüşler diye okumuştum.
Yok yok yurtdışına giden bazı şeyler var ama onlar burada yani. Patrikhanede. Mesela birde bizim bulduğumuz şeyler var. Mesela Yahya diye bizim İslamiyet’ten şey yaptığımız Yuhannes vardır. İsa’yı vaftiz yapmıştır. Onun mesela bir kol kemiği vardır. Altın bir muhafaza içindedir. Fakat o şimdi sarayda Topkapı Sarayında. Fakat onun da o bulunduğu yer adına kiliseler filan olmasına rağmen kendi binası filan değil, Rodos’ta bulunmuş.
Rodos’u fethettiğimizde orda bir kilisede bulmuşlar bizimkiler. Almışlar, getirmişler. Ondan sonra burada muhafaza ediliyor. Ondan sonra saraya intikal etti. Sarayda kutsal eşyalar arasına onu da koydular ama bize ait bir kutsal eşya değil.
Kadıköy İskelesi ve Şehremaneti binasıyla ilgili neler söylersiniz?
Valla o yapı temelinden itibaren yani bugün gördüğünüz yapı temelinden itibaren deniz tesislerine göre yapılmıştır. Hatta deniz tarafından bakarsanız eğer, İskelenin kuleleri vardır iki yanında çatıda. Kuleleri vardır ve kulelerin üzerinde o zaman Kütahya’ya ısmarlamışlar. O zamanki Deniz Yollarının çiniden armasını yapmışlar. Ondan sonra o arma kaldırıldı diye çekiçle kırmışlardır. Bizim o merakımız da vardır malum ya. Hani kitabeleri medreseleri mesela o Çayır Deresinin bir köprüsü vardı tek gözlü şimdi yok o köprü.
Taş Köprü hocam yukarıdaki.
Evet, şimdi işte tam Kadıköy Haydarpaşa’dan dönerken virajda bir dere vardır ya. O derenin bir tek gözlü bir de köprü vardı üzerinde. Abdülhamid zamanında yapılmış. Üzerinden mermerden bir tane de kitabe koymuşlardı. Ondan sonra insan boyunda yani yerden pek yüksekte değil. Öyle uzun bir kitabe. Kadıköy kaymakamı beyin işi gücü yok ondan sonra o kitabedeki tamamını değil Abdülhamid’in adı olan yeri takır takır, takır takır kırdırmış. O isim okunulmuyor. İşte manasız bir şey. Ama bazı kitabeleri komple kazımışlardır. Kadıköy’de mesela o Halid Ağa Çeşmesinin kitabesi de kazınmıştır. Bir çeşmesi de Halid Ağa’nın eski Verem Hastanesinin veya sonra ki Sağlık Müdürlüğünün cephesindedir. Yani bahçe duvarının dışındadır. Şimdi toprağa gömülü o.
Hangi Verem hastanesi Hocam?
Şeydeki canım işte. Ona İntaniye Hastanesi derlerdi. Tek başına bir binadır. Demir yolunun tam üstünde.
Hocam o binanın orası Verem Hastanesi miydi?
Öyleydi.
İntaniye hastanesi olarak biliyordum.
Öyleydi ama sonra isim değiştirdi sonra bir ara Sağlık Müdürlüğü oldu.
Şimdi Diş Hastanesi oldu galiba şu arlar.
Bilmiyorum ne yapıldığını.
Verem Hastanesi İntaniyeden sonra mı oldu?
Valla bir ara İntaniye Hastanesi diye ben bilirim. Sonra Verem Hastanesi oldu. Sonra işte çeşitli şeylerden geçti. Sonra hatta dedim ya burada veremliler büsbütün hasta olur filan burada dedim.
Trenlerin dumanı var o zaman kömür yakıyorlar.
Evet, birisi dedi ki efendim dedi rivayete göre dedi. Lokomotiflerin dedi dumanı dedi şeye iyi geliyormuş dedi. Öksürüğe dedi. Valla bilmiyorum aklımın erdiği bir şey değil ama pek inanılacak bir şeyde değil bu yani.(Gülüşmeler)
Yani Halid Ağa çeşmesinin şeyi orada mı?
Valla bilmiyorum ama bir çeşmesi de orada. Duvarın önünden geçerken göreceksiniz. Gömülmüş vaziyette yalnız. Kitabesine kadar toprağa gömdüler. Toprağın seviyesini yükselttiler orada.
Anladım çeşme orada.
Çeşme orda ama çeşme artık yok ortada. Yalnız kemeriyle kitabesi var ortada görülebilen.
8. Bölümün sonu. Devam edecek.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EYLÜL 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.

Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -7-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.


Yeldeğirmeni’nde de Saint Louis ilkokulunun karşısındaki kilisenin çan kulesi vardır. Onu Zilciyan Usta dökmüş. O zamanın meşhur ustalarındanmış. Peki hocam o dediğiniz yerdeki Alman mühendise ait olan, Halitağa Caddesinin sonunda, tren yolunun kenarındaki ev. Ben Yeldeğirmeni’nde büyüdüm. O eve hayran olurdum çocukluğumda hakikaten. Bahçesinde çok güzel bir süs havuzu vardı. Öyle seyrederdim. Çok hayran olurdum çocukluğumda. Şimdi otopark oldu orası. Ev duruyor da bahçesi otopark oldu.
Ondan sonra bize işte o zaman 1942-1943 yıllarıydı. Bize de Alman profesörler geliyordu edebiyat fakültesine. O zaman işte Avusturyalı bir profesöre sanat tarihi dersi verdiriyorlar. Ondan sonra o adamcağız ders verirken Almanca tabi konuşuyor asistanı Türkçeye çeviriyor. Bende o zaman talebeyim. Onun üzerine şey yaptılar. Sonra o adamların hepsini Yozgat’a, Kırşehir’e sürgün ettiler. Kontratla alınmış hocalardı bunlar. O kız da işte kalmış burada babasıyla birlikte. Ondan sonra bende sanat tarihçisi olduğum için o kızla aynı sınıfta karşılaşmıştık. Fakat yani bizim fakülteye gelip gittiğinde hiçbir zaman ahbaplık etmedik sonra işte bizi televizyonda görmüş Dalan’la beraber olan konuşmamızı. Onun üzerine şey yaptı mektup yazdı şeyden İsveç’ten. ’Ben Türkiye’ye geleceğim sizinle de görüşmek isterim’ falan diye. Sonra işte görüştüğümüzde ‘Babam dedi orada görevliydi’ dedi ama görevi neydi bilmiyorum. Ondan sonra şeyin dedi ’Hatta’ dedi ‘Tren hattının yanında’ dedi ‘Köprünün başında’ dedi bir evimiz vardı dedi ’Hala durur o ev’ dedi ‘Geçen gün gittim baktım’ dedi o kız.
Yaa evet. Hala daha duruyor ama işte orası otopark alanı oldu hocam şimdi. Çok güzel bahçesi vardı ben bayılırdım oraya.
Velhasıl işte böyle Kadıköy’ün tarihi ile ilgili bazı şeyler.
Kadıköy’de Moda’da oturmadınız değil mi?
Yo hayır Moda’da hiç oturmadım. Ondan sonra işte şey yaptık babam rahmetli bu deniz kıyısında bir arsa kalmıştı zaten ondan sonra orayı aldı. Bir iki sene öyle durdu. Etrafına duvar çevrilmiş fakat içi boştu. Ondan sonra işte inşaata girişti. Ondan sonra garip bir teknik kullanıldı bilmem ne filan neyse uzun sürdü tabii iş filan. Ondan sonra işte geçen sene nihayet harabe haline geldi bina. Çünkü hisseli tabi ağabeyimin oğlunundu.
Diğer katılımcı: Celal Paşamı efendim ağabeyiniz?
Hayır hayır, Celal Paşa amcamın oğlu. Onların yalısı da biraz daha aşağıda. Suadiye’ye doğru. Ondan sonra Celal Paşanın büyük oğlu, birde küçüğü vardı Şahap. Ondan sonra babamın da iki oğlu vardı. Biri ağabeyim biride zaten ben. Ondan sonra fakat bizim soydan da bir ben kaldım. Celal Paşa da vefat etti. Ondan sonra başka da artık pek kimse yok. Celal Paşanın bir oğlu var ama yüzünü bile gördüğüm yok. Oda bahriyeliydi. Mühendisti o.
Diğer katılımcı: Ahmet mi efendim?
Ahmet’ti evet. Ondan sonra pek karşılaştığım yoktu. Ondan sonra birkaç defa ben Anıtlar Kurulundayken ricacı olarak geldi. Arkadaşlarına bilmem kimin filan nerede evi varmış filan amca filan şunu şey yapıver halediver gibi filan ricaya geldi. Ondan sonra ama ben Kuruldan ayrıldıktan sonra birçok dostlar kayboldu ortadan. (Gülüşmeler) Ufağı eve geldi bir defa oraya Kurula geldi. Ben Kurulla ilişkimi kesince tamam, bitti. (Gülüşmeler). Akrabalıkta bitti dostlukta bitti.
Diğer katılımcı. Efendim babanızın Deniz Harp Okulu çıkışı hangi yıl?
Efendim Onu ben şeyde buldumdu. Deniz Harp Okulu Tarihçesinde iki cilt kitap vardır Bahriyenin. Orada senelere göre sınıf 3. olarak gözüküyor.
Diğer katılımcı: Evet hocam.
Ondan sonra ona çok kızardı O. Sebebi de birinciyi şey yapmışlar o zaman ki Bahriye Nazırının oğlunu. Var ya o adettir o. Askerde bakarsınız. Bende İstihkâm Okulunda şey yaptım Yedek Subay Okulu olarak gittim. Ondan sonra bizde de saat verilir ya birinciye. Kime verildi biliyor musunuz? Ne kadar düşünseniz bulamazsınız. Tamamen mühendislikle ilgilidir şey biliyorsunuz. İstihkâm. Köprüler filan bilmem neler yani. Neyse ondan sonra iki kardeş vardı Sirkeci’de. Avukatlık büroları var hatta şey bir ara Menderes’inde şeyi olduydu.
Diğer katılımcı. Burhan Apaydınlar.
Evet Apaydınlar. Onların bir tanesine verildi. (Gülüşmeler) Alakası yok yani. Şimdi o kadar mühendis hatta doktora yapmış mühendisler bile var aramızda. Ben sanat tarihçisiydim ve beni de istihkâma verdiler ama ben arka plandaydım. Fakat doğrudan doğruya mühendisliği öğrenmiş olan arkadaşlar vardı onların hiçbiri alamıyor ondan sonra Apaydınlar alıyor. Ve bu olay da yani 1950’lerden sonra..
Doğru Hocam.
Hoş oradaki subay binbaşıydı sonra albaylıktan emekli olmuş. Dost olduk ama söylemedim kendisine. Şeydeydi evi Caddebostan taraflarındaydı, orada oturuyordu. Ondan sonra bize hizmet eden kadın onlara da gidiyormuş. Oradan tekrar dostluk kuruldu. Hemen hemen her cumartesi pazar bana bir uğrardı. Birde hoşuna giderdi derdi ki ’Bey’ derdi ‘Politika konuşmadık’ derdi.
Evet, politika konuşmadan.. Şimdi bizim sohbetimizde öyle. Onun için güzel oluyor sohbetimiz, boş verin hocam.
Sonra adamcağız hastalandı falan sonra vefat etti.
Hocam sizin zamanınızda Kadıköy nüfusu herhalde 20 – 30 bin miydi? 100 bin yoktu herhalde hocam?
Valla bilmiyorum nüfusu ama işte tabi sonra çok arttı. Oradaki şeylerde birtakım mahalleler vardı, köyler vardı onlarda Kadıköylülerle kaynaştı onun için bilmiyorum ne oldu.
Yani şimdi Kadıköy dediğimiz zaman işte Yeldeğirmeni, Kadıköy çarşısının olduğu yer, Moda. Yani esas Kadıköy orasıydı. En fazla Kızıltoprak’a kadar. Ondan sonrası zaten sayfiye eviydi tamamen. Aslında Hocam birde Yeldeğirmeni de sayfiye evi olarak kullanılıyormuş. Yani mesela bazı eski evler var orada. Mesela Eyüp’ten sayfiyeye geliyorlarmış zamanında oraya.
Evet.
Sonra yerleşmişler. Yani Kadıköyü’nün yerleşim olarak kullanılan yeri Yeldeğirmeni, Moda, Kadıköy Merkez, biraz şeye kadar Yoğurtçu filan sonra Kızıltoprak’a kadar.
Evet. Valla işte Kadıköy’ü aslında bilmiyorum yani o kadar kitaplar yazıldı bilmem ne yapıldı filan ama bir koruyucu kararlarda alınamadı hiçbir zaman.
Evet, hocam o konudaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz lütfen. Yani koruma anlamında?
Evet, yani bazı özelliklerin yaşatılması gerekirdi fakat hiçbir şey yapılmadı. Öyle gitti ve sonra şeyi belirteyim şey mesela ne bileyim birçok böyle mahallenin tarihleri kitap halinde yazıldı şu 10 sene içinde. Mesela Beykoz’u tutun ondan sonra karşı tarafta Rumeli yakasında bazı mahaller filan. Fakat Kadıköy’ün o kadar kültürlü halkı varken o kadar insanlar varken doğru dürüst bir şey yazılmadı hiç. Var ufak tefek şeyler ama yalan yanlış bilgiler veriliyor.
İşte hocam bizim Yeldeğirmeni ve Haydarpaşa için ben soyundum bu işe. Onları yazmaya çalıştım. Şimdi biraz daha geliştiriyorum kitapları ve yeniden baskı yapacağız. O anlamda başka semtleri de yazmak istiyorum. Araştırmalar yapıyorum.
Şimdi efendim Kadıköyü’nün bir enteresan tarafı, oranın bir tane Azizesi var. Azize Euphemia.
Evet Euphemia hocam.
Bu aşağı yukarı Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında yaşamış ondan sonra şey işte inancı yüzünden öldürülmüş diyorlar. Ondan sonra orada herhalde adına yapılmış bir kilise varmış.
Kaynaklarda var evet.
Evet, kaynaklar söylüyor onu. Ondan sonra büyük bir bazilika şeklinde büyük bir bina avlusu varmış bilmem ne varmış. Orda öyle bir kilisenin kalıntısı da yok izi de yok. Yani bir türlü tespit edilemiyor onlar. Bazıları Euphemia adına bir dini toplantı yapmışlardır. Bir Konsil. O Konsil’in 500’üncü yıl dönümü diye bir tören yapıldı Avrupa’da. Ondan sonra o şeyde kitaplar filanda yazıldı Euphemia ile ilgili gene dini mahiyette.
Gerekli arkeolojik mahiyette kitaplar yazıldı. Bazıları çıktılar şey dediler Azizenin Kilisesi Haydarpaşa’ya doğru oradaki buruna doğruydu dediler ama onun öyle olması imkânsız zaten Haydarpaşa’nın olduğu yer dolgu zaten.  Ondan sonra bazıları ise işte Yeldeğirmeni dediler. O, tepede yüksekte dediler. Ondan sonra falan orada bir kalıntı filan yok.
7. Bölümün sonu. Devam edecek.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EYLÜL 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.

1 Ekim 2018 Pazartesi


Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -6-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.


O ev Haydarpaşa Müdürünün evi Hügnen’in diye bana söylerlerdi.
Hügnen değil. Babasının adı neydi bilmiyorum ama bir İzera diye bir kız vardı onun babasının eviydi. Hatta kızın kendisi vardı evde. Babamın eviydi dedi. O kızda sonra bir İsveçliyle evlenmiş. Gitti. Bir ara açtık televizyonda Dalan’la bizim böyle bir konuşmamızı göstermiş televizyonda İsveçliler. Onun üzerine kızda hatırlamış bana oradan hatırlamış bana İsveç’ten bir mektup yazdı. Sonra geleceğim Türkiye’ye dedi ve sizinle bir görüşelim filan dedi. Geldi işte onun üzerine anlatırken birde benim dedi çocukluğum dedi orada babamın evinde geçti dedi. Hangi ev dedim filan. O evi gösterdi babamın evi dedi babam yaptırdı bu evi dedi.
Peki babası kim dedi?
Valla ismini söylemedi yani sorulabilirdi kendisine.
Babası garda müdürlük mü yapmış?
 Valla bir şeymiş ama neci olduğunu söylemedi bana.
Yani garın inşaatında veyahut işte gar yapılırken Alman idaresinde o zaman yapılmış bir şeydi o.
Diğer Katılımcı: Benim hatırladığım sorumlu mühendisi Almandır.
Almanların bir mühendisi o zaman yani bir Alman mühendis. Garın inşasında çalışan bir Alman yetkili.
Zaten istasyonlarda farkındaysanız eğer tam Almanya’daki küçük köy istasyonlarının bir benzeridir. O Haydarpaşa’dan itibaren epey mesafeye kadar tipik alman istasyonlarıdır.
Alman mı Fransız mı hocam daha çok?
Alman Efendim. O devirde Fransızların pek esamisi okunmuyor bizde. Daha çok Almanlarla haşır neşiriz. Şeyde var işte mesela Haydarpaşa garına tarihi yazar almışlar ve Gara dair dergi çıkarmışlardı bir ara. Yataklı vagonlara her sayısı ufak masa var ya onun üstüne konurdu. Bende o zaman sık sık Ankara’ya gidiyordum. Haydarpaşa Garının da tarihini yazmışlar. Tabi hiç o 1917 yangınının adı bile geçmiyor. Tabi ki bende bir fotoğrafı var o yangının ondan sonra simsiyah dumanlar içinde alev alev yanıyor gar.
O yazınızı biliyorum bir fotoğraf vardı yazınızın içinde.
Evet, bir fotoğraf var işte ve onun üzerine işte şeye kadar aşağı yukarı 1932-33’lere kadar o yangın haliyle de kaldı o Gar.
Sonra Proje yarışması yapılmıştı hocam.
Sonra bir türü çalışmaya başlamadılar ama daha sonra başladılar ve dış mimarideki eksikleri aynen tamamlamaya. Ondan sonra pencereleri mesela söveleri kenarları tamamen kavrulmuştu ve onları filan aynen eskisi gibi yaparak düzelttiler. Sonra çatıdaki kuleler var ya iki yanda o kuleler eksikti, yanıktı yok olmuştu. Onları yeniden yaptılar aynen fotoğraflarda olduğu gibi filan. Ondan sonra mimari tamam oldu. Ondan sonra Atatürk’te oradan gelirdi. Biliyorsunuz onun meşhur bir beyaz treni vardı. Ondan sonra yan tarafta bir tane kör hat yaptılar. Atatürk geldikten sonra treni ve vagonları oraya çekerlerdi.
Deniz tarafında değil mi hocam?
Evet, parmaklıklar var onu yanında şey işte yaya geçidi var. O yere Atatürk’ün beyaz trenini ve vagonlarını oraya çekerlerdi. Hata beni bir tanıdık çıktıydı ve ben sana o vagonları göstereyim sana dedi. Götürdü beni ve çocuktum bende. Öyle şeylere de tabi meraklıydım. O vagonların içlerini filan da gördümdü.
Ve lokanta yapılmadı. Ondan sonra açılmadı yani ondan sonra oraya zaten o hattı da yaptılar Atatürk’ün beyaz tren vagonları oraya alındı. Ondan sonra işte o zamandan bu zamana kullanılıyor. Daha sonra 1940’lardan sonra biraz daha dış süslemesinde filan eksikler vardı yangında yok olan. Onlarda aynen yapıldı yerlerine takıldıydı. Ondan sonra saat işler hale getirildi. İmzalı bir tane şey vardır ya hani bir saat vardır. Çok usta dediler o adam bilmem ne dediler ve onun üzerine bende de antika bir saat vardı Avrupa’dan almıştım o tarihlerde ondan sonra işte Çemberlitaş’ta o adamın dükkânı vardı.
Çemberlitaş’ta Şemmi Ustaydı.
Evet Şemmi Usta. Neyse gittim ondan sonra dedim işte siz gazetede methettiler filan şu dedim benim saati bir açar mısınız, bakar mısınız filan. Ondan sonra saati verdim. Adam oradan bir tane çakı aldı saati zorluyor açmaya. Bırak dedim (Gülüşmeler) Saate çakı sürülür mü yahu?. Ondan sonra vazgeçtim meşhur ustaya gitmekten.
6. Bölümün sonu. Devam edecek.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EYLÜL 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.






Prof. SEMAVİ EYİCE İLE KASIM 2016 TARİHİNDE YAPTIĞIM RÖPORTAJ -5-
Arif Atılgan
Sayın Semavi Eyice ile 2016 Yılının Kasım ayında evinde buluşarak bir sohbet gerçekleştirmiştim. Kendisini 28 Mayıs 2018 tarihinde kaybettik. Kamuya mal olmuş bir insandı. Bu sebepten sohbetin tamamını tüm ilgilenenlerle paylaşmayı doğru buldum. Ancak 50 sayfa civarında olduğu için bölüm bölüm yayınlayacağım.
Açık siyah yazılar Semavi Eyice’nin, koyu siyah yazılar benim (Arif Atılgan) konuşmalarımdır.


Zaten daha sonra oraya taşınmış o. Peki hocam siz Kadıköy mü Kadıköy’ü mü dersiniz?
Kadıköy’ü (Gülüşmeler) Bunu ısrarla her yerde de söylüyorum.
Bilerek söylüyorum hocam kızdığınız bir konu çünkü.
Rum şivesine göre ‘Kadiköy’ diye incelterek söylüyorlar olmaz efendim.  Doğrusu Kadıköyü’dür. Fatih’in İstanbul’u fethettiğinde tayin ettiği ilk kadıya –Hızır Bey Çelebi- ilk temlik edildiği arazidir o köy. İstanbul’un ilk kadısı olan Hızır Bey’e verilmiştir. Hızır Bey’e dair kitaplar filanda yazıldı.  Rahmetli Süheyl Ünver yazdıydı.  Onun üzerine adı da Kadıköyü’dür. Kadiköy değil. (Gülüşmeler) Onun münakaşasını yaparım ben yani kızarım Kadiköy diyenlere.
Kadının köyü yani o anlamda.
Evet, bazen görüyorum yer isimleri öyle deforme edilmiş.
Kadıköy dolduruldu orası. Yani aslında ben size şeyi soracaktım. Rahmetli Haydar Kazgan hocayla da Moda’da evine gidip orada böyle sohbet etmiştim. O orada okumuş. Postanenin olduğu yerde İtalyan Okulu varmış daha önce. Erkek İtalyan Okulu. Kız İtalyan Okulu ise hemen sokağın üstünde Sular İdaresi yapıldı bir ara orasıymış. O PTT’nin olduğu yerdeki İtalyan Okulu binası. O bina yıkılıp da mı PTT yapıldı yoksa o bina arada bir tamir edile edile mi PTT binası oldu?
Valla pek binalar yıkılıp ta yeniden yapıldığı pek olmazdı o zamanlar.
Ben aynı bir bina diye sordum, yani tadilat yapıla yapıla o hale sokulmuştur. Tabi şimdi oda yıkıldı. Hocam biraz Kadıköy çarşısından bahseder misiniz?
Valla o çarşı orada zamanla teşekkül etmişti. Ondan sonra balıkçılara ait bir kısmı vardı. Oranın işte çeşitli manavı ve satıcıları vardı. Oralarda her yol bir satıcıya aşağı yukarı tahsis edilmiş gibiydi. Onun üzerine kocaman bir para geçti bir yerlerden eline belediyenin. Kocamanda bir hal binası yaptılar. Bir İtalyan mimara havale edildi o. Hatta levhası onun denize bakan cephenin üstünde vardır. Orada o hal’i yapan mimarın mermere yazılmış ismi vardır. Ondan sonra bu hal binası yapıldı ve bitti.
1930’larda mı yapıldı hocam orası?
Evet, odan sonra işte balıkçılara kiraya verilmeye mecbur edildi. Bütün ta o yuvarlak balık tezgâhlarıyla deniz taraflarını onlara verdiler. Denize bakan tarafları. Yan taraflara da işte meyve satanlar bilmem ne satanlar falan. Fakat pek memnun kalmadılar o kendilerine verilen yerlerden. Bunun üzerine o zamanlar şiddetli lodoslar olduğunda dalgalar sokağı aşıp o dükkânlara geliyordu. Onun üzerine gene böyle bir lodos fırtınası oldu. Ne tabla kaldı ne balıklar kaldı ne bir şey. Her şeyi sürüklediler götürdü dalgalar. Fena halde kızan balıkçılarda topladıkları gibi balıklarını, tablalarını eski yerlerine, tekrar çarşının içine geri gittiler. Onun üzerine kimse bir daha itiraz edemedi. Uzun zaman metruk durdu o hal binası. Ondan sonra durdu durdu yok belediye mezarlıklar müdürlüğü yok havagazı müdürlüğü yok elektrik müdürlüğü falan göz göz çeşitli müesseselere verildi.
Kanal idaresi de bir ara oradaydı hocam. Çünkü Mimarım ve Proje için kanal tasdik ettirmeye giderdik oraya. 
Evet, sonra şu oldu tıkandı. Sonra yani öylesine çalışmışlar ki evlerinin akan kanalizasyonlarını tıkamışlar. E tabi bir müddet sonra bütün evlerin tıkanıyor. Orada da 2-3 tane lağımcıda oturmuşlar müşteri bekliyorlar. Gidiyorlar ve ‘Sen yaptıramasın bunun muamelesini’ diyorlar. ‘Bırak, biz sana onu bir günde teslim ederiz’ diyorlar. Ondan sonra ’Yok efendim kanuni çalışacağım ben’ diyor. Ondan sonra tekrar ‘Sen bilirsin ama yapamasın’ diyorlardı. Hakikaten yapılamıyordu. Bir yere takılıyor kalıyor. Efendim itfaiye müdürlüğüne müracaat edilecek ve itfaiye gelecek ve o sokağın itfaiyenin hareketine zararlı olmadığının raporu verilecek.
Bürokrasi hep var yani?
Evet, Onun üzerine ben defaatla gittim oraya ondan sonra baktım herifler dediği gibi oldu hakikaten ‘Ağabey sana söyledik yapamazsın’ dediler. Hakikaten o da baktı olacak gibi değil ‘Hadi gelin bakayım’ dedi. Herifler hakikaten bir günde açtılar sokağı. Evin önüne bir tane taş koymuşlar lağımı da tıkamışlar. Onu bende gördüm. Ondan sonra o taşı aldıktan sonra harr diye boşaldı şey. Ve ondan sonra evden gelen mecra... Neyse onun üzerine anlaşıldı. Diğer evlerde de aşağı yukarı aynı şey oldu herhalde.
Peki hocam balıkçılar o hal binasının deniz tarafındaki cephesinin önündeydi
Evet
O bina da U şeklindeydi ve o binanın üst tarafındaki içinde de manavlar filan vardı değil mi hocam?
Evet.
Epey de gitti orası öyle devam etti.
Evet, sonra ahşaptan bir tane itfaiye hangarı vardı. Geride düzlük var ya boşluk işte orada. Ondan sonra onu da yıktılar ve onun sol tarafına cepheye itfaiye yerleşti. Ondan sonra tiyatroyu yaptılar ama onlar çok sonradan çıkma şeylerdi.
Konservatuar vardı bir ara. Benim oğlum da oraya gidiyordu. O da kaktı şimdi. Birde onun tam karşısında yani çarşıya doğru tam karşısında hatta 1905 planlarında bile İtalyan bir bina vardı orada ve altında bir kahve vardı bir ara. Bir bina vardı ve o arada İtalyan restoranı vardı.
Diğer Katılımcı: Singer’in olduğu yer değil mi?
Singer o binanın altında mıydı?
Diğer Katılımcı: Evet.
2-3 katlı bir bina ve o da bir İtalyan binasıdır.
Onu bilmiyorum.
Singer oradaydı o zaman. Sizin dediğiniz hocam.
Tek bir bina vardı o zaman ve bir kısmı singerdi. Bir tane de ne asıllı bilmiyorum ama Yahudi miydi neydi bir saatçi vardı yani beri tarafta alt katta.
İskele Caminin tarafında.
Evet, caminin tarafında bir saatçi çalışırdı. Uzun yıllar oranın belli başlı saatçisi oydu. Saat tamircisiydi. Ondan sonra yanına doğru bir dükkân daha vardı ama ne dükkânıydı hatırlamıyorum. İki dükkândı zaten onlar Ama biri saatçi biri de başka bir şeydi. Ondan sonra singer de öbür tarafıydı ve zannediyorum Ermenilere aitti o bina hatırımda kaldığına göre. Ondan sonra şeyde Ermenilerindi. O bostancı otobüslerinin ve tramvaylarının durduğu durağın arkasındaki yamaç. Orada biliyorsun Ermenilerin bir de kilisesi vardır.
Altıyol’u mu diyorsunuz?
Altıyoldu evet. Aşağı kadar şahane Ermenilerin mezar abideleri vardı ama harikuladeydiler. Ondan sonra söktüler hepsini gitti.
Oradan lahitler filan da çıktı yolu genişletirken.
O çıkan lahitler Antik devire aittir. Yalnız ben ısrarla birçok belediye işlerine başvurdum. O Kadıköy’de yegânedir. Biraz müzeyyen ve barok üslupta da üçlü çeşmesi vardı. Biliyorsunuz o ana caddedeydi ve o çeşmeyi söktüler ve yan sokağa aldılardı. Orada da berbat ediyorlardı çöpçüler filan.
Halid Ağa çeşmesini diyorsunuz. O çeşme bir caddenin üzerindeymiş.
Evet, yanında karakol vardı. Biliyorsunuz Sultan Mahmut zamanında yapılan karakollar Avrupai birliğin muadilidir. Ünlü sütunları filan vardır böyle. Ondan sonra hemen hemen bütün Türkiye’nin her tarafında karakollarda öyle yapılmıştır. Orada da öyle bir karakol vardı. Onu da yıktılar. Hatta en son inzibat karakoluydu. Ondan sonra o çeşmeyi de yan tarafa aldılar. Ben kaç defa söyledim o çeşmeyi oraya götüreceğinize Ermeni arazisinin önüne, durağa nakledin filan dedim. Kimse kulak asmadı. Bak mesela Babaoğul Çeşmesini aldılar. O Babaoğul Çeşmesi Acıbadem yolundaydı ve onun yerine kalmıştı o ve onu oraya aldılar. Yani onu ortaya çıkarmışlardı. Ve bunu da pekâlâ alabilirlerdi.
Baboğul Çeşmesini caddeden mi aldılar oraya hocam?
Evet, biraz daha gerideydi o. Ondan sonra dedim ya bunu da bir yere almak lazım. Şu evlerin arasında kaybolacak o. Yalnız oradaki evlerden bir tanesi, mimarisi filan farklıdır onun.
Hangisini diyorsunuz?
Tam tren hattının üstünde olan bir tane kagir bir ev vardır. O ev Haydarpaşa garının yapımında çalışan bir Almanın öz evidir o.
Şimdi çok merak etiğim bir evi anlatıyorsunuz hocam. Halitağa caddesinden dönen yoldan gelirken solda köprünün yanındaki o ev benim çok merak ettiğim bir evdir. Peki, Bay Hügnen’in evimi orası?
Haydarpaşa Genel Müdürü Alman Olan mı? 
Hayır hayır Hügnen’in evi Bostancı’daydı.
5. Bölüm Sonu. Devam edecek.
ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN EYLÜL 2018
Blogumdan yazı yayınlayanların üst satırdaki ATILGAN BLOG ARİF ATILGAN imzasıyla yayınlamaları gerekir.