21 Mart 2014 Cuma


Yeldeğirmeni

BU FOTOĞRAF YELDEĞİRMENİ’NİN ESKİ FOTOĞRAFI DEĞİLDİR
Arif Atılgan
Altta, 5 yeldeğirmeni görünen fotoğrafla ilgili bir yazı yazmak gereğini duyduğumu ifade etmek zorundayım.  Zira bu fotoğraf çeşitli yerlerde Yeldeğirmeni’nin eski fotoğrafı gibi yayınlanmaktadır. Öncelikle o fotoğrafın hemen altına semtin 1960 lı yıllarda çekilmiş fotoğrafı da konularak sanki aynı arazi yapısıymış gibi gösterilmektedir ki bu yanlış bir karşılaştırmadır. Zira eski fotoğraf çok yakından, yenisi ise çok uzaktan ve yukarıdan çekilmiştir. Bu sebepten yeni olanında düz alan gibi görünen bölge aslında dik yokuştur. Yeni olanı yakınlaştırarak durumu görmek bile olanak dışıdır. Çünkü: Çok yakınlaştırmak gerekir. O zaman da fotoğraf tanınmaz hale gelmektedir. Semtin üst kısmında bile eski fotoğrafta görünen ufuk çizgisi bulunamaz.

                           Yeldeğirmeni’nin Eski Fotoğrafı Olduğu İddia Edilen Fotoğraf.

Yeldeğirmeni’nin 1960 lı Yıllarda Denizden Görünüşü.

Burada yeldeğirmenleri 1. Abdülhamid (1774-1789)  zamanında yapılmışlardır. Bunlar İbrahimağada, Rasimpaşa Camii civarında, Eski Karakolun bulunduğu yerde ve Osmangazi İlkokulu bahçesinde olmak üzere, o fotoğraftaki gibi beş adet değil, dört adettir. Ayrıca yeldeğirmenleri yan yana değillerdir ve 1900 lü yıllara yetişememişlerdir. 1800 lü yılların başında 3. Selim zamanında Yeldeğirmeni’nde sokaklar oluşmuş, 1835 yılında Rasimpaşa Camii inşa edilmiş yani Yeldeğirmeni’nde artık yerleşimler oluşmaya başlamıştır. 1845 yılında semtte postane bile açılmıştır. Yani semtte o dört yeldeğirmeni için boşluk yoktur. Haydarpaşa Çayırı ise 1872 yılında tren raylarının döşenmesiyle sadece İbrahimağa tarafında çayır olarak kalmıştır. Ancak orada da 1580 yılında İbrahimağa Camisinin yapıldığı ve bir yerleşim olduğu bellidir. Yeldeğirmeni’ndeki tek boş alan Halidağa Caddesindeki düzlük olan Talimhanedir ki orası da hem talim yeridir hem de yeldeğirmenlerinin çalışmasına müsait değildir.

Biraz daha somut şeyler söylemek için ilgili fotoğrafa bakalım. Fotoğraftan alacağımız bazı karelere yakından bakarsak, erkeklerin kravat, ceket giydiklerini, bazılarında fötr şapka olduğunu, askerlerin cumhuriyet sonrası gibi olduğunu, en önemlisi otomobilin 1920-1930 lu yılların modeli olduğunu görebiliriz. Kravat Osmanlıda ilk defa Sultan Abdülmecid (1839-1861) tarafından kullanılmış, ancak Osmanlının son zamanlarında bile devletin ileri gelenleri tarafından seyrek olarak tercih edilmiştir. Halk tarafından yoğun olarak cumhuriyet sonrası kullanılmaya başlanmıştır. Şapka Kanunu 1925 yılında, Kıyafet Kanunu 1934 yılında yürürlüğe girmiştir. İstanbul’a ilk otomobil 1895 yılında gelmiştir. O da Padişah Abdülhamid’e ait olan elektrikli otomobildir. Çünkü: O yıllarda henüz petrol değil buhar enerjisi kullanılmakta, benzin istasyonları bulunmamaktadır. Ortada görünen, gösteriye hazırlanmakta olan cambaz ise bir bayram günü olması ihtimalini göstermektedir.



Eski Fotoğraftan 1 No lu Görüntü (Kravatlı, Fötr Şapkalı İnsanlar).

Eski Fotoğraftan 2 No lu Görüntü (1920-1930 lu Yıllara Ait Olduğu Belli Olan Otomobil).

Eski Fotoğraftan 3 No lu Görüntü (Askerler, Cambaz).

1895 Yılında İstanbul’a Gelen İlk Otomobil.

Fotoğraf makinesinin bulunuşu 1800 lü yılların ortalarıdır. Türkiye’deki ilk fotoğraf makinesi çekimleri 1800 lü yılların ortalarından itibaren Ernesty de Caranza,  Abdullah Biraderler, G. Berggren ve Foto Sebah’ın çektiği fotoğraflardır. Yani İstanbul’a ait ilk fotoğraflar ancak 1800 lü yılların sonlarında çekilenlerdir.

Sonuçta o fotoğrafın 1920 li veya 1930 lu yıllarda, büyük bir ihtimalle İstanbul’un dışındaki bir yerleşimde çekilmiş olduğu belli olmaktadır. Zaten 1905 yılına ait Goad ve 1935 yılına ait Pervititch haritalarında Yeldeğirmeni ve civarı yerleşimle doludur. Yeldeğirmeni konacak yer yoktur, ayrıca o planlarda ne Yeldeğirmeni’nde ne de Kadıköy’de yeldeğirmenleri gözükmemektedir. Aslında bu fotoğrafın Yeldeğirmeni’nin eski fotoğrafı olduğunu, onu ortaya çıkaranların belgelerle kanıtlamaları gerekir.

Bütün bu yazdıklarımın üzerine saygın bir Kadıköy uzmanından da görüş aldım. Daha önce ilgililerine bu fotoğrafla ilgili yukarıdaki düşüncelerimi bildirmiştim. Ancak ilgi çekici bir fotoğraf olduğu için olsa gerek kullanılmaya devam edilmektedir.  

Bana göre bu fotoğraf sadece Yeldeğirmeni’ne ait değil, Kadıköy’e de ait değildir.

ARİF ATILGAN OCAK 2014

Sevgili Dostlar

Bu yazıyı yazdıktan sonra yukarıdaki fotoğrafla çok sayıda kişi ilgilendi. İlgilenen okuyucularımdan yapılan bilgilendirmelere göre Keşan’ın Değirmenköyü, yeldeğirmenleriyle ünlü bir köymüş. Bu fotoğrafı, google’a  ‘Keşanın simgesi yeldeğirmeni’ veya ‘Keşan Belediyesi yeldeğirmeni’ veya ‘Keşan Postası yeldeğirmeni’ yazıldığında bulabiliyorsunuz. Yani bu fotoğrafın Keşan’a ait olduğu belli olmuştur.

Bu konuda Ağustos 2018 de ESKİ YELDEĞİRMENİ OLMAYAN FOTOĞRAFIN ÖYKÜSÜ
https://atilganblog.blogspot.com/2018/08/eski-yeldegirmeni-olmayan.html başlıklı yazımda fotoğrafın ortaya çıkış öyküsünü yazdım. 



28 Şubat 2014 Cuma


KUŞDİLİ ÇAYIRI
Arif Atılgan
1876 yılında Osmanlıda 3 ay süre ile en kısa padişahlık yapan 5. Murad, 1861 yılında şehzade iken bugünkü Marmara Üniversitesinin bulunduğu bölgede bir köşk yaptırmış idi. Tepeden Kurbağalıdereye bakan köşke o yıllarda ‘yalı gibi’ derlermiş. Zira Kurbağalıderenin taşmaları ile aşağıdaki derenin kenarındaki alanlar hep su içersinde kalırlarmış. Bu anlamda bugünkü Kuşdili Çayırından, Kadıköy Belediyesi binasının bulunduğu alan da dâhil, Gazhane tesislerine kadar dere kenarındaki düzlük alan Kurbağalıderenin taşması ile sık sık ıslak alan haline girermiş. Deniz kıyısına doğru ise bir tarafında Yoğurtçu Park diğer tarafında şimdiki Fenerbahçe antrenman tesisleri bulunan bölge derenin taşma alanları imiş. 
Kuşdili Deresinin Taşma Alanı, Bugünkü Yoğurtçu Park.
1900 lü yılların başında derenin kenarına kuşbazlar saka, florya, iskete gibi öten kuşlarını kapalı kafeslerin içersinde getirirlermiş. Bu kuşlar deredeki kurbağaların sesleri ile kendi seslerini yarıştırarak öterler ve kanarya gibi makara çekmeyi öğrenirlermiş. Bu anlamda dereye, ‘kuşlara dil öğreten dere’ anlamında Kuşdili Deresi adını vermişler. Çayıra da dereden dolayı Kuşdili Çayırı denmeye başlanmış. Ama daha sonra çayırın adı Kuşdili Çayırı olarak kalmış, dereye ise tekrar Kurbağalıdere denmiş.

Bugünkü Hava Fotoğrafına 1900 lü Yılların İşlenmiş Durumu.
Kuşdili Çayırı, en az 100 yıldır Kadıköy’ün tarihinde yer almaktadır. Kadıköylüler, 1900 lü yılların başlarında buradaki dere kenarında piyasa yaparlar, diğer taraflarda piknik, panayır gibi etkinliklerde bulunurlardı. O yıllarda bu çayırda Fenerbahçe Spor Kulübü Lokali, Hamdi’nin Gazinosu, Arnavut’un Kır Kahvesi, sonraki yıllarda Tramvay Deposu olan hangarda Kuşdili Sineması ve top sahası gibi önemli sosyal tesisler vardı. Kuşdili Çayırı Tahta Köprü ile Taş köprü arasında dere kıyısından devam eder, Mahmut Baba Türbesinden Kuşdili Sineması ve Top Sahasını takip ederek yine Tahta Köprüde biterdi. Hamdi’nin Gazinosu 1926 yılında Hamdi’nin iflası nedeniyle kendini gazinosunda asarak intihar etmesi sonucu kapanmış, Fenerbahçe Kulüp Lokali ise 1932 yılında yanmıştı. 1930 lu yıllardan itibaren sosyal hayat alafrangalaşmış Moda ve Fenerbahçe’deki kulüplerde danslı mekânlarda insanlar eğlenmeye başlamıştı. 
Fenerbahçe Kulübünün Lokali. Arkasında Hamdi’nin Gazinosu görünmekte.

Arnavut’un Kır Kahvesi.

1950 li yıllardan sonra Kuşdili Çayırı eskisi gibi kullanılmasa da ağaçlık ve çayırlık halini korumakta idi. Arnavut’un Kır Kahvesinin olduğu alanda Kömür Depoları, Kuşdili Sinemasının bulunduğu hangarlar Tramvay Deposu, top sahası ise aynı zamanda bayram yeri ve Kadıköy’e gelen sirkler için yerleşim alanı olarak kullanılmaya başlanmıştı.

Diğer yandan 1970 li yılların başlarına kadar Yeldeğirmeni’nde haftada 2 gün pazar kuruluyordu. Salı günleri Uzunhafız Sokağı’nda, cumartesi günleri ise İskele Sokağı’nda kurulan bu pazarlar özellikle sebze ve meyvelerin üreticiden tüketiciye ucuz ve taze bir şekilde ulaşmasını sağlıyor, ayrıca semtin dışından gelen birçok insana da hizmet verebiliyordu. Ancak İskele Sokağı’nda Osmangazi İlkokulu ve Kemal Atatürk Ortaokulu’nun bulunması ve o zamanlarda cumartesi günleri öğleye kadar eğitimin devam etmesi sebebiyle, İskele Sokağı’ndaki ‘cumartesi pazarı’ da Uzunhafız Sokağı’na alınmış ve bu sokakta haftada 2 gün pazar kurulur olmuştu. 1970 li yıllarda, sokak içindeki evlerde oturan insanlara rahatsızlık vermesi sebebiyle, pazar yerinin Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı’nın arkasından Kızıltoprak’a kadar devam eden Taşköprü Caddesi’nin alt kısmına taşınmasına karar verilmişti. O zamanlar henüz bu caddede Söğütlüçeşme Caddesi üzerindeki köprü yapılmamıştı. Cadde, Özdemiroğlu İlkokulu ve Verem Savaş Derneği arasından rampa aşağı iniyor, Söğütlüçeşme Caddesi’yle kesişerek Mahmut Baba Türbesi’nin yanına geliyor ve Kurbağalıdere üzerindeki köprü ile Fenerbahçe Stadı’nın arkasından Kızıltoprak’a bağlanıyordu. Bu yokuşun Kurbağalıdere’ye kadar olan bölümlerinde salı ve cumartesi günleri pazar kurulmaya başlanmıştı.

1980 li yıllarda, taşıtların çoğalması sebebiyle, Taşköprü Caddesinin Söğütlüçeşme Caddesi üzerine gelen kısmına köprü yapıldığı için Pazar Yeri Kuşdili Çayırı’na nakledildi. Kuşdili Çayırı o yıllarda koruluk ve çayırlık özelliğini kaybetmemişti. Pazar yeri kurulmaya başlandıktan sonra, ağaçların yok olduğu ve tabanın da betonlaştığı alan giderek çayırlık ve koruluk özelliğini kaybetmeye başladı. 1980 li yıllardan sonra Tramvay deposu ise İtfaiye binası olarak kullanılmaya başlanmıştı.

1990 lı yıllarda ise, cumartesi günleri Fenerbahçe Stadı’nda maç oynanması dolayısıyla oluşan seyirci kalabalığı, alanın otopark olarak kullanılması ve trafik yoğunluğu sebebiyle, cumartesi günündeki ‘pazar yeri kurulması’ işi cuma gününe alındı. Yani bu yıllardan itibaren Kuşdili Çayırı’nda Salı ve Cuma günleri Pazar kurulmaya başlandı. Sonuçta alan haftada iki gün Pazar kurulan otopark olmuştu.
İşte, Salı Pazarı ve otopark alanı olarak bilinen bu alan aslında Kadıköy’ün tarihi Kuşdili Çayırı ve Koruluğu’dur.

Salı Pazarı.

2007 yılında 45.000M2 lik bu alana bir AVM Projesi ortaya çıkmıştı. 2008 yılında alandaki Salı Pazarı Fikirtepede D100 kenarındaki yeni yerine taşındı. 2011 yılında 644 ve 648 sayılı KHK larla Çevre Ve Şehircilik Bakanlığı Belediyelerin yetkilerine sahip kılındı. Bu yetki ile Bakanlık 2013 yılının ocak ayında 150.000M2 lik, mayıs ayında o planın yerine 200.000M2 lik inşaat alanına sahip planları onaylıyordu. Bu planlara itirazlar oldu. Temmuz ayında ise İBB, alanın yarısının altına otopark öneren yeni bir plan onaylayarak bunu Çevre Ve Şehircilik Bakanlığına gönderdi.

Ancak Kuşdili Çayırında bugünlerde derenin yatağının kavisinin alanın ortalarına kadar uzatıldığını belli eden bir çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmanın onaylı planının olması gerekir. Ayrıca bu plana ilgili Koruma Kurulundan da onay alınması gerekir idi. Bunların olmadığı anlaşılmaktadır.

Kuşdili Deresi Yatağının Kavisi Alanın Ortalarına Kadar Derinleştiriliyor.

Kadıköylüler ve İstanbullular burada herhangi bir inşaat faaliyeti olmamasını, alanın eskisi gibi çayır ve ağaçlık hale getirilmesini istemektedirler. Alanda ancak kır kahvesi ölçeğinde yapılaşmalar olabileceğini önermektedirler. Kuşdilinin tekrar çayır ve koruluk hale gelmesini isteyen Kuşdili Platformu plansız inşaat faaliyetlerinde bulunan ilgililer için suç duyurusunda bulunarak yasal girişim başlattı.

1960’lı yıllardaki bayramlarda, futbol sahasının bulunduğu alana bayram yeri kurulurdu. İp cambazları, asılarak kayılan teleferik, kiralık at, kayık salıncaklar, dönme dolap, halka atmacı, ruletçi, kaleye şut attırmacı, yiyecek-içecekçiler ile sihirbaz, tiyatro gibi gösteri çadırlarının bulunduğu bayram yeri, 1900’lü yılların ilk yarısında bugün Halit Ağa Caddesi’ne dik gelen Bayram Yeri Sokağı etrafındaki boş alanda kurulurdu.

Ben çadırların içindeki gösterileri merak ederdim. Bir gün Şahmeran’ın çadırına girmiştim. Bilindiği gibi efsanelerdeki Şahmeran, belden yukarısı kadın, aşağısı yılan olan bir yaratıktı ve doğal olarak o çadırın içersinde bulunması olanak dışı idi. Oradaki başarısız taklitte ise, kadın ile yapay yılan vücudunun eklenti yerleri belli olmasın diye, o bölgeleri tüllerle örtmüşlerdi. Daha çok çocukları etkileyebilen bu “yaratığı”, çadırın içerisinde kendisine bir metre mesafeden çekilmiş bir ipin dışından geçerek izleyebiliyor, isterseniz ona kendi geleceğiniz ile ilgili soru da sorabiliyordunuz.

Ben, hizasına geldiğimde öğrencilik hayatım boyunca daima merak ettiğim en önemli şeyi sormuştum: ‘Sınıfımı geçecek miyim?’ Şahmeran, tülün ardından gözlerimin içine bakarak, tıslayarak çıkarmaya gayret ettiği sesle bana cevap verdiğinde, ne gariptir ki hayatım boyunca unutamayacağım bir nasihati seslendirmişti: ‘Çalışırsan geçeceksin.’

O yıldan sonra yaşadığım elli yıla yakın sürede edindiğim hayat tecrübesi ile bugün o cümlenin başına ben de bir cümle ekleyebiliyorum: ‘İstersen çalışırsın.’

Kadıköylüler Kuşdili Çayırı’nın kendileri için düzenlenmesini önce isteyecekler, sonra bu konuda çalışacaklar, sonuçta mutlaka başaracaklardır.

ARİF ATILGAN  ŞUBAT 2014



21 Şubat 2014 Cuma


ALMAN OKULU (OSMANGAZİ İLKOKULU)
Arif Atılgan
 

1906 yılında başlanan Haydarpaşa Garı İnşaatı için Kadıköy’e gelen Alman mühendisler, mimarlar kendi çocukları için bu okulu yaptırmışlardı. 1902-1914 yılları arasında inşa edildiği bilinen okul büyük bir ihtimalle safha safha yapılmıştı. Haydarpaşa Gar Binası’ndan esinlenmeler hissedilen bu bina Gar İnşaatı’ndan artan malzemeler ile yapılmıştı. 48 öğrenci ile eğitime başlayan okulun mülkiyeti o yıllarda Haydarpaşa Garının ilk Müdürü Edouard Huguenin üzerindedir. 134.000 Mark bedele mal edilen okulun projelerini mimar Schwatlow bedelsiz hazırlamıştır. Okulun ilk yıllarında anaokulu ile dört sınıf bulunmaktadır. Buna karşılık öğretmenler için lojman vs tesisler de bulunuyormuş.
 
 
1918 yılında 1.Dünya Savaşı bittiğinde mağlup taraf olan Almanların ülkemizi terk etmesiyle bu okul Osmanlı-İngiliz Mektebi olmuştu. Zira artık Kadıköy’e; özellikle Haydarpaşa’ya İngilizler yerleşmeye başlamıştı. Ancak 1935 yılında diğer tüm yabancı okullar gibi bu okul da Türklere bırakıldı. Maarif Vekâleti’nin Almanlardan 35.000 TL karşılığı satın aldığı bu okul daha önce paralı olduğu için ilk Türk Koleji unvanı ile eğitimine devam etmişti. 1940 yılında ise normal okul statüsüne geçerek 11. İlkokul adını almıştı.

 
1950 yılında Osmangazi İlkokulu adını alan bu şirin eğitim yuvası, bugünde bu isimle hizmetine devam etmektedir.

Yani bu okul, eğitime başladığı ilk günden itibaren sırasıyla Almanlara, İngilizlere ve Türklere ev sahipliği yapmıştır.
ARİF ATILGAN (Yeldeğirmeni Kitabı)

 

 




9 Şubat 2014 Pazar

KADIKÖY PTT BİNASI (ESKİ İTALYAN ERKEK OKULU)


Mimarlara Mektuplarım



KADIKÖY PTT BİNASI (ESKİ İTALYAN ERKEK OKULU)

Arif Atılgan

Kadıköylülerin yıllardır PTT olarak kullandıkları bina 1900’lü yılların ilk yarısında İtalyan Erkek Okulu olarak hizmet vermekteydi.

Kadıköy’den, Mühürdar’ı da içine alarak, Moda’ya kadar uzanan mülklerin hemen hemen tamamı Fransız uyruklu Tübini ailesine aitti. Sultan Aziz döneminde sarraflık ve bankerlik yapmış olan Berrand Tübini ve ailesi sebebiyle Moda Burnu uzun süre Tübini Mahallesi olarak bilinmiştir. Bu aile daha sonraları mülklerinin büyük kısmını akrabalık bağlarının da bulunduğu İtalyan Corpi ailesine devretmiştir. Tübinilere ait olan mülklerden, Kadıköy ve Mühürdar’daki iki köşkün daha sonra İtalyanlar tarafından okul olarak kullanıldığını öğrenmekteyiz.

1938 Pervititch Planı. 1- İtalyan Restoranı 2- İtalyan Erkek Okulu 3- İtalyan Kız okulu

İşte 1900’lü yılların başlarından itibaren Kadıköy’de gördüğümüz iki İtalyan okulunun tarihi bu şekilde başlamaktadır. Bu okullardan bir tanesi şimdiki İSKİ’nin bulunduğu yerdeki İtalyan Kız Okulu (Scoula Femminile Elemantari İtaliana) diğeri ise şimdiki PTT binasındaki İtalyan Erkek Okulu (Scoula Elemantari Maschile İtaliana) idi.

Mühürdar’daki Kız Okulu’nun yani şimdiki İSKİ'nin bitişiğinde bulunan ve bugün hâlâ kullanılmakta olan kiliseyi de o yıllarda Tübiniler kendileri için inşa etmişlerdi.

Sağdaki İlk Yüksek Bina İtalyan Erkek Okulu ( Tubini Malikanesi). Arkada İtalyan Restoranı.

1980’li yıllarda, İtalyan Kız Okulu olan güzel köşk yıkılarak yerine İSKİ binası yapıldı. Dolayısıyla köşk eski eser tescili olmadan yok edilmiş oldu. Yakın zamanda İSKİ binası da yıkılıp yerine büyük bir iş merkezi yapılacak. Zira artık tarihî bina olan köşk kayıtlarda bulunmamaktadır. Günümüzde PTT binası olarak kullanılan İtalyan Erkek Okulu ise bazı değişikliklere uğrayarak da olsa günümüze kadar gelebilmiştir.

Eğitimine İtalyan Kız Okulu binasındaki anaokulunda başlamış, ilkokulu ise İtalyan Erkek Okulu’nda okumuş olan Prof. Haydar Kazgan’dan aldığım bilgiye göre bu okul 1931 yılında kapanmış ve öğrenciler Galatasaray Lisesi’nin arkasındaki bir binaya gönderilmişlerdi. O zamanlarda İtalya’nın başkanı olan Mussolini, yurtdışındaki çocukların bu tipteki İtalyan okullarından aldıkları diplomaları geçerli sayıyormuş.

Önce Tübini’nin Malikânesi olarak inşa edilmiş olan İtalyan Erkek Okulu, okul kapandıktan sonra bir müddet Demokrat Parti İlçe Başkanlığı olarak kullanılmış, daha sonra PTT binası olarak günümüze kadar hizmet etmiştir.


PTT Binası. Arkada İtalyan Restoranı Binası. (İki Bina da Sarı Renkli).

Binaya bugüne kadar çeşitli müdahaleler yapıldığı bellidir. Ancak, bilindiği kadarıyla, resmen yıkılıp şimdiki binanın inşa edildiğini gösteren bir belge yoktur. Bu tamirat ve tadilatlar sebebiyle binanın orijinal şeklinin kaybolduğu da görülmektedir.

Ancak o yıllarda Kumluk adıyla anılan ve deniz kıyısı olan bu mevkideki İtalyan Erkek Okulu binasının fotoğrafı ile bugün aynı yerden çekilen fotoğrafı karşılaştırdığımızda binanın dış çizgilerinin henüz yok olmamış olduğunu fark edebiliyoruz. Hemen arka tarafındaki, o yıllarda da var olan, yine İtalyanlara ait olduğunu öğrendiğimiz ve bugün restoran olarak kullanılan bina ile aynı ölçülerde olduğunu açıkça görebilmekteyiz. Bu fotoğrafta mimari tarz olarak da iki binanın birbirine çok benzediği belli olmaktadır. Ayrıca Pervititch’e ait 1938 tarihli sigorta planlarında da bugünkü PTT binasının Ecole İtaliana (İtalyan Okulu) olarak gösterildiğini (ada 126) tespit etmiş bulunuyoruz.


İki Fotoğrafta Binaların Görüntüsü

Bu durumda eski binanın araştırması yapılarak restitüsyon projesinin hazırlatılması, binadaki resmî olmayan uygulamalar için ise yasal işlem yapılması gerekmez mi?

PTT bir kamu kurumu olarak eski tarihî binayı tekrar ortaya çıkarsa idi, hem Kadıköy’e hem de kendilerine, yeni inşa edeceği binadan çok daha değerli bir eser kazandırmış olurdu.

Çok yakın bir zamanda Kadıköy PTT binasının yerine altı katlı bir iş merkezi inşa edilecek. Yani Moda’daki Notre Dame De Sion Okulu, Kadıköy’deki İtalyan Kız Okulu, Hale Sineması (Apollon Tiyatrosu), Opera Sineması, Yeldeğirmeni’ndeki Tarihî Karakol, Nedim’in Kahvesi, Ayrılık Çeşmesi Sokağı ve Kadıköyümüzdeki birçok köşk, konak, ev gibi burası da yıkılıp gidecektir...

Bu yazıyı Kadıköy’ün tarihine bir not iliştirmiş olmak için yazıyorum. Mesajım anlayanlara.
Arif Atılgan Haziran 2007 Mimarlara Mektup

Sevgili Dostlar
Bu yazıyı yazdığım tarihten sonraki gelişmeleri, hem yukarıdaki fotoğrafların görüntülendiği yerden hem de başka açıdan görüntülenmiş olan  aşağıdaki bugünün fotoğrafları açıklıyor sanırım. PTT Binası yıkıldı ve yerine yeni beyaz bina yapıldı. Yukardaki yazı için gerekli araştırmaları yaparken Prof Dr Haydar Kazgan ile Modadaki evinde sohbet etmiştim. Bana verdiği bilgilerle bu yazıyı yazabilmeme olanak sağlamış olan Sayın Haydar Kazgan'ı 2009 yılında kaybettik. Kendisini saygıyla anıyorum. 02/02/2014


31 Ocak 2014 Cuma

Atılgan Evi







26 Ocak 2014 Pazar

OTOSAN ARAZİSİ

Mimarlara Mektuplarım



OTOSAN ARAZİSİ
Arif Atılgan

E-5 Oto­yo­lu üze­rin­de, Fi­kir­te­pe kav­şa­ğı­nın Çam­lı­ca ta­ra­fın­da­ki ge­niş alan­da Tür­ki­ye’nin ilk oto­mo­bi­li olan Ana­dol’un üre­til­di­ği Oto­san Fab­ri­ka­sı bu­lun­mak­ta idi.

Ül­ke­miz­de, 1961 yı­lın­da TCDD’nin Ada­pa­za­rı Va­gon Fab­ri­ka­sın­da Cum­hur­baş­ka­nı Ce­mal Gür­sel’in em­riy­le pro­to­tip ola­rak üre­ti­len ve şim­di Es­ki­şe­hir DDY Fab­ri­ka­sın­da ser­gi­le­nen Dev­rim mar­ka oto­mo­bi­li say­maz­sak, ilk ola­rak fab­ri­ka­da üre­ti­len Türk oto­mo­bi­li Ana­dol'dur.

Cum­hu­ri­yet ta­ri­hi­mi­zin önem­li işa­dam­la­rın­dan Veh­bi Koç, or­ta­ğı Ber­nar Na­hum ile bir­lik­te iş ha­ya­tı­na baş­la­dık­la­rı ilk yıl­lar­dan iti­ba­ren, Tür­ki­ye’de oto­mo­bil üret­me­yi dü­şü­nü­yor­du. 1966 yı­lın­da bu amaç ger­çek­leş­ti­ri­le­cek du­ru­ma gel­miş ve İs­tan­bul’un Ana­do­lu Ya­ka­sın­da­ki ara­zi­de fab­ri­ka, üre­ti­me ha­zır du­ru­ma ge­ti­ril­miş­ti. Üre­ti­mi ya­pı­la­cak olan ara­ba­la­rın mar­ka­sı için ise 10 Ağus­tos 1966 ta­rih­li Hür­ri­yet ga­ze­te­sin­de çı­ka­rı­lan ilan­la ya­rış­ma dü­zen­len­miş, ka­za­na­na 10.000 TL ödül va­at edil­miş­ti. Bu ila­na ge­len 100.000’e ya­kın mek­tup­ta dört isim öne çık­mış­tı. Bun­lar Ve­ko (Veh­bi Koç), Ana­do­lu, Ana­dol ve Oto­san idi; iç­le­rin­den Ana­dol ter­cih edil­miş­ti.

Anadol Fabrikası

19 Ara­lık1966 ta­ri­hin­de ça­lış­ma­ya baş­la­yan fab­ri­ka­da üre­ti­len ilk oto­mo­bil­le­rin fi­ya­tı 26.800 TL idi. Bu ra­kam o yıl­lar­da 2980 do­la­ra eş­de­ğer­di.

Ül­ke­de top­lam 80.000 ci­va­rın­da las­tik te­ker­lek­li ara­cın bu­lun­du­ğu o yıl­lar­da Ana­dol, ilk yıl 1760 adet üre­til­miş, da­ha son­ra­ki yıl­lar­da bu sa­yı 8000’e çı­ka­rıl­mış­tı. Üre­ti­mi­ne iki ka­pı­lı ola­rak baş­la­nan bu ara­ba, 1971 yı­lın­da dört ka­pı­lı ola­rak da üre­til­me­ye baş­lan­mış, 1974 yı­lın­da ise iki ka­pı­lı­nın üre­ti­mi­ne son ve­ril­miş­ti.

1,2 lit­re mo­tor ha­cim­li, alt ta­ba­nı tam şa­si, ka­por­ta­sı fi­berg­las olan bu il­ginç ara­ba, fab­ri­ka­nın ka­pa­tıl­dı­ğı 1984 yı­lı­na ka­dar top­lam 62.543 adet üre­til­miş­ti.

Ana­dol ara­ba­la­rın üre­til­di­ği Oto­san Fab­ri­ka­sı, İs­tan­bul’un Ana­do­lu Ya­ka­sın­da, E-5 üze­rin­de Üs­kü­dar Be­le­di­ye­si sı­nır­la­rı içe­ri­sin­de­ki 74 paf­ta, 1083 ada, 23 ve 51 par­sel­ler ile 1341 ada, 29 par­sel­de­ki top­lam 181.200 m2’lik alan­da idi.

Bu­gün bu ar­sa­nın, gü­nü­mü­zün önem­li grup­la­rın­dan bi­ri ta­ra­fın­dan sa­tın alın­dı­ğı­nı ve sa­tın alın­dık­tan son­ra İBB ta­ra­fın­dan 01/12/2006 ta­rih­li Mec­lis ka­ra­rın­da 1/5000’lik plan­da ya­pı­lan par­se­le özel ta­di­lat ile önem­li bir ya­pı­laş­ma hak­kı ka­zan­dı­ğı­nı gör­mek­te­yiz.

Ön­ce­ki imar hak­kı 'TAKS= %25, KAKS=1, H=12,50 T­ica­ret+Ko­nut' iken, 'TAKS= Avan pro­je­ye gö­re, KAKS=2, H=Ser­best Ti­ca­ret+Tu­rizm' du­ru­mu­na ge­ti­ril­miş­tir. Ay­rı­ca bu­ra­da da Ko­şu­yo­lu’nda­ki otel­de ol­du­ğu gi­bi 'uy­gu­la­ma 1/5000 öl­çek­li plan üze­rin­den İs­tan­bul Bü­yük­şe­hir Be­le­di­ye­si’nce tas­dik­le­ne­cek avan pro­je­si­ne gö­re ya­pı­la­cak­tır' no­tu, plan ya­pım pro­se­dü­rü­ne gö­re onan­ma­sı ge­re­ken 1/1000 öl­çek­li Uy­gu­la­ma İmar Pla­nı­nı or­ta­dan kal­dı­rı­cı ni­te­lik­te­dir. Ya­ni il­çe be­le­di­ye­si olan Üs­kü­dar Be­le­di­ye­si’nin uy­gu­la­ma yet­ki­si elin­den alın­mak­ta­dır.

Ba­sın­da çı­kan ha­ber­le­re gö­re bu ar­sa, ger­çek­leş­ti­ri­len plan ta­di­la­tı ile yüz mil­yon­lar­ca do­lar de­ğer ka­zan­mış­tır.

An­cak bu ko­nu­la­ra ar­tık bi­raz da­ha de­ği­şik açı­dan ba­ka­rak rant pe­şin­de ko­şan­la­ra ba­zı uya­rı­lar­da bu­lun­mak ge­rek­mek­te­dir.

Rant, emek har­ca­ma­dan sağ­la­nan ka­za­nım­dır. Bu ka­za­nım ge­nel­lik­le ya­sa ve yö­net­me­lik­le­rin tüm va­tan­daş­la­ra sağ­la­dı­ğı hak­lar­dan da­ha faz­la­sı­nı, bir şe­kil­de ken­di­ne ka­zan­dır­mak şek­lin­de oluş­mak­ta­dır. İmar ran­tı ise, di­ğer va­tan­daş­la­rın ar­sa­la­rı­nın imar hak­kın­dan da­ha faz­la­sı­nı ken­di ar­sa­sı­na ka­zan­dır­mak­la sağ­lan­mak­ta­dır. An­cak bu­ra­da dik­kat edil­me­si ge­re­ken bir nok­ta var ki o da rant­lı ar­sa­la­rın az sa­yı­da ol­ma­sı ge­re­ği­dir. Yok­sa tüm ar­sa­lar çok imar hak­kı el­de et­ti­ğin­de bi­ri di­ğe­rin­den faz­la imar­lı ol­ma­mak­ta­dır. Do­la­yı­sıy­la da ara­la­rın­da di­ğer­le­ri­ne gö­re rant­lı ar­sa bu­lun­ma­mak­ta­dır. Ak­si­ne, rant ka­zan­dı­rıl­ma­mış ya­ni imar hak­kı ço­ğal­tıl­ma­mış olan­lar az sa­yı­da ola­ca­ğın­dan, on­lar di­ğer­le­rin­den da­ha özel­lik­li ola­cak­lar ve de do­ğal ola­rak da­ha de­ğer­li ola­cak­lar­dır.

Apart­man­laş­ma­nın baş­la­dı­ğı ilk yıl­lar olan 1970’li yıl­lar­da ara­lar­da ka­la­bil­me­yi ba­şar­mış olan tek tük bah­çe­li ev­ler çok de­ğer­li ola­bi­li­yor­du. Ya­kın ge­le­cek­te gök­de­len­le­rin ara­sın­da kal­mış olan 5-10 kat­lı bi­na­lar da­ha de­ğer­li ve özel­lik­li bu­lu­na­cak­lar­dır. Za­ten 10-20 da­ire­li bir apart­man­da ya­şa­mak­la 300-500 da­ire­li apart­man­da ya­şa­mak çok fark­lı ol­sa ge­rek. He­le ya­ta­ya da da­ğıl­mış olan 1000-1500 da­ire­li si­te­ler­de ya­şa­mak hâ­lâ psi­ko­lo­jik ola­rak so­fa­lı ev­ler­de­ki bü­yük ai­le ya­şa­mın­dan ko­pa­ma­mış in­sa­nı­mız için ko­lay ol­ma­sa ge­rek.

Bu in­şa­at­la­rı ya­pan şir­ket­le­rin pa­zar­la­ma­cı­la­rı da bu­nun far­kın­da ol­ma­lı­lar ki, kent dı­şın­da­ki si­te­le­rin sa­tı­şın­da hal­ka ye­ni bir si­te kül­tü­rü­nü, kent için­de­ki yük­sek apart­man­lar için ise ye­ni bir re­zi­dans kül­tü­rü­nü aşı­la­ma­ya ça­lı­şı­yor­lar. Gö­rü­lü­yor ki bir an­da bi­zi biz ya­pan ma­hal­le kül­tü­rü bir ke­na­ra atı­lı­ver­mek­te­dir.

Ama 1970 ve 1980’li yıl­lar­da kent için­de­ki müs­ta­kil ev­ler na­sıl de­ğer­liy­se, bu­gün ve ya­kın ge­le­cek­te de kent için­de­ki 10-20 da­ire­li apart­man­lar da­ha de­ğer­li ola­cak­tır. Ya­ni bu­gün mis­li mis­li imar hak­kı el­de ede­rek rant ka­zan­dı­rıl­dı­ğı sa­nı­lan ar­sa­lar ço­ğun­luk ol­duk­la­rın­dan, ya­kın ge­le­cek­te rant­sız­lar sı­nı­fı­na ge­çe­cek­ler­dir.

So­nuç ola­rak Oto­san Fab­ri­ka­sı ilk oto­mo­bil fab­ri­ka­sı ola­rak ko­ru­nur ve ci­va­rı es­ki imar du­ru­mu­na gö­re de­ğer­len­di­ri­lir­se hem da­ha de­ğer­li hem de top­lu­ma da­ha ya­rar­lı bir ça­lış­ma ya­pıl­mış olu­na­cak­tır.
ARİF ATILGAN Ocak 2008 Mimarlara Mektup

Sevgili Dostlar
Bu yazıyı yazdığım tarihten sonraki gelişmeleri, yukarıdaki fotoğrafın görüntülendiği yerden görüntülenmiş olan, aşağıdaki bugünün fotoğrafları açıklıyor sanırım. 26/01/2014
  

19 Ocak 2014 Pazar

DÖNÜŞEN BEYKOZ


Mimarlara Mektuplarım



DÖNÜŞEN BEYKOZ
Arif ATILGAN

Eski tarihlerde Beykoz, beylerin ve padişahların av köşklerinin bulunduğu bir çevre olarak göze çarpmaktadır. MÖ 700’lü yıllarda burada yaşayan Trakların kralının adıyla Amikos olarak anılan Beykoz, 1402 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihten sonra ise Kocaeli beylerinin ikamet etmesi dolayısıyla, 'beylerin köyü' anlamında, 'bey' ve Farsça 'köy' demek olan 'kos' kelimelerinin birleşmesiyle 'Beykos' adını almıştır. 'Beykos' daha sonra 'Beykoz' olarak dillere yerleşmiştir.

Ancak, günümüzdeki yerleşim burada kurulan üç fabrika ile oluşmuştur. Bu fabrikalar Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası, Paşabahçe Tekel Fabrikası ve Paşabahçe Cam Fabrikası’dır.

İlk olarak1812 yılında Beykoz’da deri imalathanelerinin oluşmasıyla orduya palaska ve kuşam takımları üreten bir deri atölyesi kurulmuştur. Bu atölye 1842 yılında kundura da üretmeye başlamış ve bu kunduralar Avrupa’da Fransız kunduralarından daha çok tercih edilir olmuştur. 1912 yılında tesise buhar kazanı alınmasıyla günde 1000 çift kundura üretimine ulaşılmış ve atölye artık bir fabrika durumuna gelmiştir. 11 Temmuz 1933 tarihinde ise Sümer Bank Deri ve Kundura Sanayii kurulmuştur.

                           
                                          Sümer Bank (Beykoz) Deri Kundura Fabrikası

Tekel Fabrikası; 1922 yılında Hasan Hulki Bey isimli bir kişinin, 1900’lü yılların başlarından beri Paşabahçe sahilinde mum üretimi yapılan bir tesisi satın alarak alkollü içki üretmeye başlamasıyla kendini göstermiştir. 1 Ekim 1933 tarihinde devletin bu tesisi Hasan Hulki Bey’den 160.000.- TL’ye satın alarak Paşabahçe Tekel Fabrikası’nı kurmasıyla da resmen çalışmaya başlamıştır.

                              
                                                  Paşabahçe Tekel (Rakı) Fabrikası

Beykoz’da cam üretimi, Osmanlı döneminde kent içinde bulunan küçük atölyelerin oradaki yangın riskinden korunmak için yerleşim yeri bulunmayan Paşabahçe’ye taşınmasıyla gerçekleştirilmeye başlamıştır. 17 Şubat 1934 tarihinde ise bu atölyelerin yakınında Trakya Şişe ve Cam Fabrikası A.Ş. kurularak hayata geçirilmiştir. Cam üretimi MÖ 10. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da, MS 10. yüzyılda ise Orta Anadolu’da yapılmıştır. İstanbul’da ise Paşabahçe’de sürdürülen camcılık günümüze kadar devam etmiştir. Bu sebepten her biri ayrı sanat eseri olan çeşm-i bülbüllerin yakın tarihteki evi Paşabahçe’dir.

                            
                                                    Paşabahçe Cam Fabrikası

İşte bu üç fabrikaya Boğaz vapurlarıyla gidip gelen işçilerin daha sonra işyerlerine yakın yerleşme istekleriyle Beykoz semti oluşmuştur. Beykoz, bu fabrikaların beslediği halkıyla kendi içinde ekonomisini oluşturmuş bir semtimizdir. Bu üç fabrikadaki işçilere kamu idaresinde çalışanlarla esnaf da katıldığında Beykoz’da 15-20 bin kişinin çalıştığı tespit edilebilir. Beykoz bu çalışan kesimin baktığı aile fertleri ile 80-100 bin civarı bir nüfusla 1980 yılına kadar gelebilmiştir. Bu nüfus 2000’li yıllarda 216 binlere ulaşmıştır.

Eski Beykoz İskelesi

Eski Paşabahçe İskelesi

Geçtiğimiz son 10-20 yılda Beykoz’da bir dönüşüm başladığı izlenmektedir. Burada lüks villaların inşa edildiği, öte yandan Beykoz halkını besleyen üç fabrikanın da faaliyetlerine son verildiği görülmektedir.

2004 yılında önce Paşabahçe Cam Fabrikası kapatılmış, ardından diğer iki fabrikada da üretime son verilerek üç fabrika satılmıştır. Satın alanlar bu tesisleri arsaları için satın aldıklarını açıkça ifade etmişlerdir.

Beykoz’a can veren bu üç fabrikanın kapatılması Beykozluları derinden etkilemiş ve semtli işsiz kalmıştır. Bugün Beykoz’un gerçek sahibi olan Beykozlular yeni gelen zengin tabakanın yanında hizmetkârlık işi bulduklarında sevinir olmuşlardır. Zaten bir kısmı da yaşayabilmek için Beykoz’u terk etmektedir.
Bugünkü Beykoz

Bu durum tipik bir dönüşümdür. Dönüşümde sadece binalar değil, sosyal, kültürel yapı, gelenekler ve en önemlisi insanlar da dönüşmektedir. Beykoz artık on yıl önceki Beykoz değildir. Bu dönüşüm devam edecektir. Marinalar, oteller, lüks konutlar inşa edilecek; Beykoz, Beykozlunun yaşayamayacağı yüksek ekonomik seviyede bir semt olacaktır. Kısacası bundan on yıl sonra bundan on yıl önceki Beykoz’dan hiçbir iz kalmayacaktır. Son Beykozlu, semtini terk ettiğinde ise Beykoz dönüşümünü tamamlayacaktır.

Halbuki Beykoz’da daha değişik bir uygulama yapılabilir, dönüşüm yerine yenilenmesi sağlanabilirdi.

Bu üç tarihî fabrikada ilk yıllardaki geleneksel üretim, nostaljik bir şekilde kendilerine ayrılan bölümlerde sürdürülebilir, modern üretime ise fabrikaların diğer taraflarında yine devam edilebilirdi. Ayrıca bu geleneksel üretimi izlemek için Beykoz’a dünyanın her tarafından turist gelmesi de sağlanabilirdi. Onlar için çevreyi bozmadan yapılacak konaklama tesisleri devreye sokulur, hem daha çok hem de sürdürülebilir bir gelir elde edilebilirdi. Üstelik bu çalışmalar esas amaç olan semtin geçmişinin korunması ile gerçekleştirilebilirdi.

İtalyanlar MS 10. yüzyılda Anadolu’dan etkilenerek yaptıkları cam üretimini bugün Venedik’in yanı başındaki Murano adasında geleneksel bir şekilde küçük atölyelerde devam ettirmektedirler. Dünyanın her yanından insanlar bu adacığa onları izlemek için gelmekte ve atölyelerin kapısındaki küçük dükkânlardan alışveriş yapmaktadırlar. Göründüğü kadarıyla da bu küçük adacığı dönüştürmeyi hiç düşünmemektedirler.

Dönüşümü savunanlar turizm ve ticareti artırarak daha çok gelir elde edeceklerini ifade etmekte, ama kenti tükettiklerinin farkına varmamaktadırlar.

Kentsel dönüşüm, kentte kentli bırakmamak ana fikriyle yapılmakta ve kenti başkalarına satmak şeklinde gerçekleştirilmektedir. Halbuki kentli olmadan kent olamaz.

Kentsel yenileme ise kentliyi asla yok saymadan onlarla birlikte hazırlanan projelerle bölgeye şehircilik, mimarlık, mühendislik hizmeti sokmak şeklinde oluşmaktadır.

Beykoz, kentsel dönüşüm açısından bir laboratuvardır. Dönüşümcüler burada olanları iyi izlerlerse yakın zamanda bu semtin hafızasının kaybolduğunu göreceklerdir.

Umarım Beykoz’un bu talihsiz deneyiminden ders alınır ve bütün İstanbul’un geçmişinin yok edilmesinden vazgeçilir.
ARİF ATILGAN Temmuz 2007 Mimarlara Mektup