4 Ağustos 2014 Pazartesi


İNŞAAT SEKTÖRÜNDE UYGULAMA
Arif Atılgan
Küvetlere duşakabin takan firmaya taktıkları duşakabinin kenarlarından su sızdırdığını bildirdiğimde kontrole gelen ekibin başındaki kişi diyor ki: Makaralar doğru takılmış, kenarlara silikon sürülmüş, gerekenler yapılmış, sorun yok. Yani nerdeyse bizi niye rahatsız ediyorsun diye beni suçlayacak. Öfkeyle diyorum ki: Kardeşim o dedikleriniz araç, amaç bu taktığınız şeyin su sızdırmadan sağlıklı çalışması. Bana bunu sağlayın.. Diğer yandan İzolasyoncu suyun gideceği delikleri tümsekte bırakır. Su birikip sorun çıkınca O da: Membranları yapıştırıp serdiğini söyler.  Bağırmak zorunda kalarak derim ki: Yahu ne diyorsun, sen izolasyonun prensibini bilmiyorsun. Suyu eğimle en düşük noktaya getirip oradan dışarı akıtacaksın.
Kalfa 90 dereceyi bilmez, tesisatçı kontrol yapmadan şap döktürür, sıvacı kalınlıkları tutturamaz, elektrikçi anahtarı en olmadık yere koyar, şapçı eğim verilecek yerde eğim vermeyi unutur, boyacı kenarda kalan yerleri yalap şap boyar, PVC doğramacı doğramaları yerinde yapmaz, dolapçı üç vida yerine tek vidayla işi bitirir vs.


Bunların dışında bir de her ustanın olağanüstü savruk ve değer bilmez çalışmaları vardır. Örneğin: Sizin özenerek beğendiğiniz radyatörleri daha ambalajından çıkarırken kullandığı bıçakla çizer, yerlere sürter ve daha yerine takılmadan ikinci el haline getirirler.. Veya çok pahalı aldığınız seramikleri özensiz bir şekilde döşeyerek sıradanlaştırırlar.. Banyoya dolap takan kişi delik delerken seramiğin sırını döker, laf söylediğinizde matkap ucunu sebep gösterir.. Genel olarak ustalık terbiyeleri hata yapmamak değil yapılan hataya sizi ikna etmek üzerine gelişmiştir.

Mesleğe ilk başladığım 1970 li yıllardaki ustaların prensibi önce yaptıkları işi kendilerinin beğenmesi ve içlerine sindirebilmeleri idi. Siz kontrol etmeden onlar kendi kontrollerini yapar ve düzeltilecek yer varsa düzeltirlerdi.

O yıllarda merdiven basamakları beton dökülerek yapılmaz basamakçılara yaptırılırdı. Beton dökülürken merdivenkovası boş bırakılırdı. Aynı zamanda çinici olan basamakçı gelir ölçü alıp şablon çıkarır, atölyesinde hazırladığı basamakları tet tek üst üste koyarak monte ederdi. Emin olun santim oynamazdı. Basamakçımın atölyesi Göztepe’de minibüs yolu üzerindeki çeşmenin arkasındaki binanın bulunduğu arsadaydı. Bir gün atölyesine gitmiştim. İnşaatımın basamaklarının 1/1 ölçeğinde hazırladığı şablonunu yere serdiğinde şaşırmış, bu adam mimarlık eğitimi almış olabilir mi diye düşünmüştüm. İyi ki artık merdivenler beton dökülerek yapılıyor. Eski yöntemle olsa nasıl olurdu, düşünmek istemiyorum.

1980 li yıllarda yavaş yavaş o ustalar yerlerini yeni tiplere bıraktı. Onlar işlerini sadece para almak olarak gören kişilerdi. Öyle ki parasını alan usta sanki yaptığı işi de sizi de o anda unutmakta idi.

Bütün ustaların refleksi, her gün inşaata gitseniz bile, sizin olmadığınız bir zaman diliminde en kritik yeri sizin istemediğiniz şekilde yapmak üzerine gelişmiş sanki. Kimsenin keyfini kaçırmamak için binaların görünmeyen yerlerindeki yanlışlıkları yazmıyorum. Örneğin: Atık su gider borusunun 150 lik yerine 100 lük PVC döşenmesi gibi.

Sözüm inşaat sektörüne malzeme üreten firmalaradır. Bugün artık yapı malzemeleri üretimi oldukça gelişmiştir. Kaliteli ve estetik malzemeler üretilmektedir. Ancak malzemeler uygulama sırasında sektördeki ustalar tarafından değersiz hale getirilmektedirler. Bu durumun düzeltilmesi için bir şeyler yapılması gerekmektedir.

Söylemek istediğim yasa, yönetmelik, denetim, eğitim, sertifika vs anlamında şeyler değil. Kültürünün yaratılmasıyla ilgili şeylerdir. Lokantada çalışan bir eleman kendi evinde hijyene dikkat ediyorsa çalıştığı lokantada da eder. İnşaatta çalışanlar da aynı şekilde. Onların kendi evinde çizik radyatör, lekeli boya, akan çatı, ucu kırılmış seramik vs sorun değilse çalıştıkları inşaatta da sorun olmamaktadır. O zaman da sizin bu konulardaki sıkıntılarınıza şaşırmakta, huysuzluk yaptığınızı düşünmektedirler.

1970 li yıllardaki ustalar iş yaptıkları kişilerle aynı mahallelerde yaşıyorlardı. Dolayısıyla aralarında önemli bir kültür farkı olmadığı gibi komşuluktan oluşan bir otokontrol da bulunmaktaydı. 1980 sonrasında ustalar genel olarak varoş denilen yerleşimlerde yaşıyorlar. Dolayısıyla iş yaptıkları semtlerdeki kişilerle aralarında kültür farkı olmakta, o semtte yaşamadıklarından aralarında herhangi bir otokontrol da oluşamamaktadır.

Sanırım iki kuşak arasındaki fark buradan ortaya çıkmaktadır. Belki medya yoluyla belki başka yolla bu kültürün onlara verilebilmesi gerekir.

Bazı yapı malzemeleri yerinde montaj yapılarak satılmaktadır. Ancak bu uygulamanın da yanlış yapıldığı görülmektedir. İş, satıcıların sorumluluğuna bırakılmış. Satıcılar da yine piyasadaki ustalardan birini uygulayıcı olarak göndermekte, sonuç değişmemektedir.

Acil çözüm olarak, malzeme üreten firmalar kadrolu ustalarından meydana gelen uygulama ekiplerini kurmalıdırlar. Talep geldiğinde kadrolu ekiplerini göndermeli ve malzeme+uygulama garantisi vermelidirler. Bunun maliyetinin biraz fazla olması kullanıcıları etkilemeyecektir. İddia ediyorum kendilerine fazlasıyla kullanıcı talebi gelecektir. Çünkü: Kullanıcı öbür türlü zaten yüksek maliyet ödemekte, üstelik hiçbir garanti almamaktadır. Zira bir ustanın yaptığı arıza bir başkasına düzelttirilmektedir. Sonuçta kabahat bir önceki ustaya atıldığından hiçbir usta yapılan işten sorumlu olmamaktadır.

Yeni yapı yönetmeliği, kullanılan hazır beton ve nervürlü demir dolayısıyla yeni yapılan binalardaki taşıyıcı sistem konusuna olumsuz söz söyleyemem. Ancak onun dışındaki konularda olumlu söz söyleyemeyeceğimin bilinmesini isterim.

İnşaat sektöründe tüketicinin hiçbir garantisi yoktur. Zira yapı malzemelerinin uygulamasında kurumsallık bulunmamaktadır. İnşaat işlerinin kalite açısından her yıl biraz daha geriye gittiği bilinmelidir.
ARİF ATILGAN MİMDAP AĞUSTOS 2014

3 Ağustos 2014 Pazar


Ekonomik Kriz
Arif ATILGAN

Bu sayıda Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliği Bölgesi içersindeki bir konuyu yazmak yerine dünyadaki ekonomik krizden bahsetmek istiyorum. Çünkü bu seferki krizin çıkış sebebi bizim iş alanımız olan inşaat sektörü olmaktadır. Ve beklenen kriz sonrası her zaman olduğu gibi faturayı halkın ödeyeceği düşüncesi şimdiden beni çok sinirlendirmektedir.

Konuya girmeden önce bazı terimleri açıklamakta fayda vardır sanırım.

Hedge Fon: Serbest fon, riskten sakınan fon anlamlarına geliyor diyebiliriz. Kolay denetlenemeyen, hızlı hareket eden bu fonlar çok getiri getirebileceği gibi zarar da ettirebilmektedir.

Subprime Krediler: Geliri olmayan, ödeme güçlüğü riski olabilen, kredibilitesi düşük kesimlere verilen kredilerdir.

Mortgage Krediler: İpoteğe dayalı konut kredileridir.

Subprime Mortgage Krediler: Yüksek riskli ipotekli konut kredileridir.

Konuyu daha iyi açıklayabilmek için krizin merkezi olan ABD’den bir örnekleme yapmakta yarar vardır. Bu ülkede kurulmuş 100 birimlik bir Hedge fonun bu 100 birimle herhangi bir bankadan 110 birimlik Subprime Mortgage senetleri satın aldığını düşünelim. Bu fonu yönetenler daha sonra elindeki 110 birimlik senedi başka bir bankada kırdırarak ellerine geçen sermaye ile tekrar Mortgage senet satın almaktadırlar. Sıkıntı, liberalizmin merkezi olarak kabul edilen ABD’de bile bu tekrarın kaç defa olduğunun hesaplanamamasıdır. Yani aslında sistem kuralsızdır.

Bu örnekteki aktörlerin durumlarını araştırdığımızda ne düşündüklerini şöyle tanımlayabiliriz:

Ev satın alanlar, borç ödeyecekleri süre içersinde satın aldıkları evin değerinin artacağı, dolayısıyla istedikleri zaman kazanarak vazgeçebilecekleri düşüncesiyle bu işe girmişler ve bu sebepten kendilerini riskte görmemektedirler.

İnşaat yapanlar, satışlar devam ettiği müddetçe fiyatların artacağını en azından düşmeyeceğini, dolayısıyla da satışların hiç bitmeyeceğini düşünmektedirler. Bu şekilde iyi kazançlarının devam edeceğini aldıkları kredilerin sorunsuz ödenebileceğini hesaplamaktadırlar.

Kredi veren finans kuruluşları, satışlar devam ettikçe ve fiyatlar arttıkça ödemeler sorunsuz olmakta, verdikleri kredilerden iyi kazanmaya devam etmektedirler.

Devlet, inşaat sektörü sayesinde en vasıfsız insanlara bile istihdam sağlamaktadır. Ayrıca bu sektörden dolayı birçok sektörde de alışveriş hareketi olmakta, bol kazanan halk mutlu bir şekilde tüketmektedir.

Yani alışveriş devam ettiği müddetçe sorun yoktur. Peki, ama ülkemizde de yaşadığımız bütün krizlerden önce benim küçük beynimle düşündüğümü hiç kimse düşünmemekte midir?

Herkesin kazandığı bir oyun yoktur, kesinlikle kaybeden biri veya birileri vardır veya olacaktır.

Nitekim piyasada doygunluk başlayınca, satışlarda durgunluk, fiyatlarda düşüş, kredilerde geriye dönememe sorunları ortaya çıkmaktadır. İşte ABD Merkez Bankası’nın piyasaya 1 trilyon dolar sürmesiyle başlayan, diğer ülkelerin de sürdükleriyle 3,5 trilyon doları bulan nakit para, ekonomideki köpüğün yerini doldurmak içindir. Yani Hedge fonun ilk 100 birimden sonra piyasaya verdiği karşılıksız kredilerin riskini ortadan kaldırabilmek gayretidir.

Ülkemizdeki görüntüye baktığımızda, son on yılda bir anda isimlerini yeni duyduğumuz büyük inşaat şirketlerinin ortaya çıktığını tespit edebiliriz.1990’lı yıllarda bazılarının küçük inşaatçı olarak sektörde çalıştığını gördüğümüz bu kişiler bugün gökdelenler, kasabalar, kentler yapmaktadır. İşin esasını araştırdığımızda ise, içlerinde yabancı ortaklık kuranların da olduğu bu kişilere ucuz veya bedava (tahsisli) arsa bulunduğu, bu arsalara rantlı imar durumu verildiğini, sağlanan kredilerle de inşaat yapmalarının sağlandığı açıklıkla tespit edilebilmektedir. Belli ki bu kredilerin neredeyse tamamı bizim bankalarımıza yabancı bankalardan aktarılmaktaydı. Satışlar devam ettiği sürece alınan senet veya nakitler kredi alınan bankaya aktarılmakta ve bu şekilde sistem sorunsuz olarak çalışmaktaydı. Yani çark döndüğü müddetçe mutluluk zinciri hatasız çalışmaktaydı.

Doğal olarak ilk önce ABD’de kendini hissettiren ekonomik kriz tüm dünyaya yayılmıştır. Ülkemizde de yavaş yavaş kendini belli eden krizin özellikle 2009 yılında iyice hissedileceği ekonomistler tarafından yazılmaktadır.

O zaman ne olacaktır?

İşler iyi giderken medyada yetenekli, harika kişiler olarak başarı hikâyelerini izlediğimiz bu inşaatçılar batacak mıdır? Eski filmlerdeki gibi intiharlar mı olacaktır? Veya ellerine keser alıp sıfırdan yeniden mi başlayacaklardır?

Hiçbiri olmayacaktır. Daha önceki ekonomik krizlerde olduğu gibi bu inşaat şirketlerinin borçlarının da halk tarafından ödeneceği formül bulunacaktır. Üstelik halkın haberi bile olmadan. Aslında tüm dünyada da bu böyle olmaktadır. Bütün merkez bankalarının piyasaya sürdükleri paraların aynı merkez bankalarına tekrar geri dönmesi ülke halklarına çıkarılan ek vergilerle sağlanacaktır.

Her zaman olduğu gibi yine kapitalist sistemin “kazanç bireysel, zarar toplumsal” prensibinin uygulanacağı belli olmaktadır. Halklar ise Freadmen ile Keynes’in ekonomik görüşlerini karşılaştırarak oyalanacak, bu arada kim bilir kaçıncıya başkalarının zararını ödediklerini unutacaklardır.

Öte yandan, kentlere verilen kalıcı zararlar sebebiyle neslimiz, ileriki nesiller tarafından hiç de iyi anımsanmayacaktır.

Türkiye’nin yaşadığı önemli ekonomik krizler, 1929-31, 1958-61, 1978-81, 1994, 1998-2001 yıllarında yaşananlardır. Bunlardan son dört tanesinin canlı tanığı olduğumu belirtebilirim. Çok küçük yaşlarda olmama rağmen 1961 yılından aklımda kalan tek şey boşalan devlet kasası için halktan yardım istenmesi ve bu kampanyaya katılan annemin, babamın Hazineye yardım olsun diye altın nikâh yüzüklerini bağışlayıp yerine beyaz renkli nikel yüzükler almalarıydı. Her ikisi de ömürlerinin sonuna kadar o yüzükleri gururla takmışlardı.

Sonraki üç tanesini ise yetişkin olarak yaşadım. Üzülerek belirtmem gerekirse her defasında sıfırdan başlayan, halk olmuştu. Özellikle sonuncusunda bütün medya 50 milyar doların bankacılık sektöründe, 50 milyar dolarınsa kamu idarelerindeki yolsuzluklarda battığını uzun uzun yazmıştı. Daha sonra bu batık kişilerin VIP salonlarında ağırlandığını, değersiz arazilerine rantlı imar hakları verilerek borçlarının ödenmesini sağladıktan başka kazanca bile geçirildiklerini yine bütün medyadan izlemiştik.

Bugünlerde yaşamaya başladığımız, 2009 yılında yoğun olarak yaşayacağımızın ifade edildiği ekonomik krize devletin ve bankaların etkilenmeyecek şekilde hazır olduğu, ancak bu sefer reel sektörün hazırlıksız yakalandığı, ekonomistler tarafından açıklanmaktadır. Bu reel sektörün içindeki inşaat sektörü hem bizim mesleğimizin içinde bulunması açısından hem de ABD’de krizin başlangıcına sebep olması bakımından bizleri ilgilendirmektedir.

Bu anlamda krize bizi ilgilendiren tarafından bakmak ve önümüzdeki yıl olabileceklerle ilgili tahminlerimi şimdiden meslektaşlarımla paylaşmak istedim. Umarım bu yazdıklarım sadece benim sanrılarım olarak kalır...
Kasım 2008 Mimarlara Mektup

Sevgili Dostlar
2009 yılında ekonomik kriz beklemişim. 2014 yılındayız, henüz birşey yok. Bu durum beni sevindirir. Ancak bizim sektörümüz olan inşaat sektörü ile ilgili çeşitli şeyler söylenmekte. Ayrıca ekonomi yazarları özel sektör borçlarının daha da arttığını yazmaktadırlar. Yine de kriz olmasını istemem. Yukarıdaki yazımı bu konuda aydınlatıcı bir yazı olduğunu düşünerek yayınlıyorum.
 

2 Ağustos 2014 Cumartesi


Mimarlara Mektuplarım



HAYDARPAŞA'DA NELER OLUYOR?
Arif ATILGAN


19 Ağustos 1908 tarihinde hizmete başlamış olan Haydarpaşa Garı ile ilgili olarak 2004 yılından itibaren, bizlere göre iyi niyetli olmayan bazı çalışmalar olduğunu açık bir şekilde gözlemlemekteyiz. 17.9.2004 tarihinde 5234-5 sayılı, 21.4.2005 tarihinde ise 5235-32 sayılı yasalarla başlayan hareketlenmeler, gar ve çevresindeki 1 milyon m2’lik alana birtakım inşaatlar yapılmak istendiğinin ilk işaretleri olarak kendini belli etmişti. Ancak daha sonra 26.4.2006 tarihinde 5 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu (KTVKK) tarafından sahanın tamamının tarihî ve kentsel SİT ilan edilmesiyle, amaç bir süre için frenlenmişti. Bu kişi ve kurumlar 21.6.2006 ve 7.3.2007 tarihlerinde 5 No.lu KTVKK’na kararını değiştirmesi için tekrar başvurmuşlar ancak her iki başvurularına da ret cevabı almışlardı. Israrla alana inşat yapılmasını isteyen TCDD; bu sefer 25.6.2007 tarihinde SİT kararının iptali için KTVKK kararına dava açmış, ancak 18.9.2007 tarihinde Mimarlar Odası’nın da KTVKK tarafında müdahil olduğu bu davayı kaybetmişti. Daha sonra TCDD buraya plan yapma yetkisini İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) vermiş, İBB ise 20.2.2008 tarihinde plan yapmanın bir prosedürü olarak kurumlara görüşlerini sormuştu. Ne acıdır ki, TCDD 2.3.2008 tarihinde bu soruya “Haydarpaşa Garı’na ihtiyacım yok” cevabını vermişti. 16.7.2008 tarihinde planın yapılması işi ihaleye çıkarılmış, 30.7.2008 tarihinde ise konuyla ilgili bir “arama konferansı” düzenlenmişti.

Bütün bu gayretler önce 1 milyon m2 olan, ancak daha sonra içerilere doğru büyültülerek 2,2 milyon m2’ye çıkarılan, ileri tarihlerde Selimiye Kışlası’na kadar daha da büyültülmesi düşünülen tarihi ve kentsel SİT alanına yerli ve yabancı sermaye tarafından inşaatlar yapılabilmesi içindi. Bu arada daha sonra dava açılarak iptal edilen, 1/100.000 ölçekli planda da alan “merkezi iş alanı” (MİA) olarak gösterilmişti.

Yukarıda anlatılan bütün çalışma ve gayretlere rağmen Mimarlar Odası’nın da içinde bulunduğu 70’i aşkın STK’nın katıldığı Haydarpaşa Dayanışması, büyük bir sivil mücadele örneği göstererek Haydarpaşa’ya bu projelerin yapılabilmesini önlüyorlardı.

Bugünlerde kendi alanını ille de inşaata açmak isteyen TCDD’nin Haydarpaşa’yı işlevsizleştirme çabalarına giriştiği gözlemlenmeye başlanmıştır. Önce 12.6.2006 tarihinde ilgili KTVKK’dan alınan basit onarım izni ile garın üçüncü katı dekore edilerek Drees & Sommer Proje Bürosu’na tahsis edilmişti. Gara ilk fiziki müdahale denebilecek bu olaydan sonra ikinci olarak ise 11.8.2008 tarihinde deniz tarafındaki alan, bir kokteyl için halka kapatılmıştı.

15-17 Ekim 2008 tarihleri arasında ise Haydarpaşa Garı’nda 2. Uluslararası Demiryolu Sempozyumu-Sergisi yapılması programlanmıştır. Avrupa Yatırım Bankası’nın himayelerinde TCDD, Uluslararası Demiryolları Birliği, İTÜ, ODTÜ, Süleyman Demirel Üniversitesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nin düzenlediği sempozyumun birincisi 13-14 Ekim 2006 tarihinde Ankara Bilkent Otel’de ve 15 Aralık 2006 tarihinde İTÜ Süleyman Demirel Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilmişti.

Bu etkinlik gar binasının içersinde ve trenlerin olduğu taraftaki üzeri kapalı olan, Danışma Bürosu’nun bulunduğu alanda yapılacaktır. TCDD’nin internette yayımladığı bilgilere göre, Garın içi fil ayağı kolonlar hiza alınarak üç ayrı ‘B, C, D’tılg salonları olarak düşünülmüş, Danışma Bürosu’nun olduğu kısım ise büyük “A”salonu olarak düzenlenmiştir. Yaratılan yeni mekânlardan büyük A salonuna 751, gar içindeki salonlardan ortadaki C salonuna 210, iki yandaki B ve D salonlarına ise 175’er koltuk olmak üzere toplam 1311 koltuk yerleştirilmiştir. Ancak kapalı mekânların dışında tren yolu üzerine de, Haydar Baba’nın mezarının hizalarına kadar açık sergi alanları kurulması planlanmıştır. Garın liman tarafında dört adet banliyö hattı çalıştırılacakmış gibi görünse de pratikte bu durumun olanak dışı olduğu açık bir şekilde belli olmaktadır. Zira banliyö trenlerine sadece Haydarpaşa vapur iskelesinden değil, Kadıköy tarafından da yolcuların ulaşabilme zorunluluğu vardır. Bütün bu bilgilerden anlaşılabileceği gibi burada 15-17 Ekim tarihlerinde etkinliğe katılan binlerce insan bulunacaktır. Dolayısıyla zorunlu olarak trenler çalışmayacak, halk sadece gar içine değil deniz tarafına da sokulmayacaktır.

Öğrendiğimiz kadarıyla gar binasının içersinde yapılacak olan etkinlik için, ilgili 5 No.lu KTVKK’dan alınan izne göre iki gün öncesinden itibaren düzenleme çalışmaları yapılabilecek ve toplantıların sonrasında da iki gün içersinde alan eski durumuna getirilecektir. Bu çalışmaların binaya hiçbir şekilde zarar verilmeden yapılacağı ifade edildiği halde tefriş planında Danışma Bürosu ve gişelerin önündeki turnikelerin kaldırıldığı görülebilmektedir. Ayrıca garın dışındaki tren raylarının üzerinde kullanılacak olan koruma altındaki geniş alan için de ilgili KTVKK’dan izin alınması gerekmektedir.

Bu etkinliğin iki gün öncesi ve sonrası hesap edildiğinde Haydarpaşa Garı bir hafta halka kapatılacak ve çalışma dışı kalacaktır. Burada halka sağlanan ulaşım hakkı sosyal devletin kamu hizmetidir, dolayısıyla bu hakkın engellenmesi asla yasal bir işlem olarak kabullenilmemelidir.

Belli ki Haydarpaşa adım adım işlevsizleştirilerek insanların bu duruma alıştırılması sonucunda, istenilen projelerin daha sorunsuz gerçekleştirilmesi sağlanmak isteniyor.

Herkesin Haydarpaşa’yı ilk gördüğü günle ilgili bir anısı vardır. Ben Haydarpaşa’da (Yeldeğirmeni’nde) büyüdüğüm için böyle bir duyguyu hiç yaşamadığımı belirtmek isterim. Çünkü zaten kendimi bilmeye başladığımda burasını da bilmeye başlamıştım. Limanından balık tuttuğum, dalgakıranından denize girdiğim, garından trene bindiğim Haydarpaşa Garı’nı o derece kendimin hissetmiştim ki...

Haydarpaşa Garı bana daha çok trenleri düşündürürdü. Buharlı kara trenler, kurumlu dumanıyla istim salarak semtimizden geçtiğinde her tarafı dumanının özel kokusuyla etkilerdi. Bir de tren giderken, rayların düzleminin eğiminden dolayı etraftaki binaların yıkılacakmış gibi eğik gözükmeleri beni eğlendirirdi. Bugün hâlâ trene bindiğimde, binaların o görüntüsüne gözüm takılır ve kendi kendime gülümserim.

Bu derece bizim olan bir yapıyı bize yasaklamayı düşünebilen TCDD yetkilileri, belli ki bizler kadar Haydarpaşa’yı benimsememişlerdir.

Kurumların yönetimine, oraları seven yöneticiler getirilmelidir.
ARİF ATILGAN Ekim 2008 Mimarlara Mektup

Sevgili Dostlar
Bugün Haydarpaşa işlevsiz hale getirilerek adeta yeni görevini bekler hale sokulmuş. 13 Haziran 2014 tarihinde Haydarpaşa Garında “New York’tan İstanbul’a Mega Şehirler ve Finans Merkezleri” isimli bir uluslar arası konferans düzenlendi. Toplantıya yerli yabancı kamu yöneticileri ve yatırımcıları katıldı. Daha önce de Garda bu tip toplantılar düzenlenmiş Garın giderek işlevinden uzaklaştırılmasına insanlar alıştırılmıştı. Haydarpaşa Garı görücülerini mi ağırladı? diye kuşkuyla düşünmek durumundayız.


29 Temmuz 2014 Salı


MELİH KORAY BİNALARININ KORUNMASI ÇALIŞMASI
Arif Atılgan
25 Temmuz 2014 Perşembe günü Mimar Yılmaz Kuyumcu ve Mimar Hasan Kıvırcık ile birlikte Mimar Melih Koray ile buluşarak Kadıköy Belediyesine gittik. Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı Mimar Ülkü Koçar ile birlikte bir toplantı yaptık. Toplantı sonunda Melih Koray, Kadıköy Belediyesine eserlerinin korunması için gereken çalışmaların yapılması başvurusunda bulundu. Kadıköy Belediyesi Mimar Melih Koray’ın eserlerinin korunması amacıyla ilgili 5 Nolu Koruma Kurulunda tescil işlemlerinin yapılması konusunda kurumsal olarak çalışma yapacak. Bu durum oldukça sevindiricidir. Ayrıca Kadıköy Belediyesinin Bağdat Caddesi ile ilgili cephe çalışması yapacağı haberini de aldık. Anlaşılıyor ki Belediye Bağdat Caddesinin rast gele yapılaşmasını arzu etmemektedir.
 
Toplantı sonrasında Yılmaz Kuyumcu ile birlikte, Melih Korayla Onun Bağdat Caddesindeki binalarını fotoğraflamak üzere bir gezi yaptık.
 
Genel olarak mimarların mimarlıklarında tespit ettiğim bazı konular vardır. Örneğin:
-Sürprizler yaratabilmek için karmaşık planlar yapılır.
-Cephelerde genellikle net, geometrik, ciddi çizgiler kullanılır.
Mimarlar bu çeşit binalarıyla fazla ciddi, toplumun dışında kişiler gibi görünmektedirler. Bu durumun mimarın görüntüsündeki yansıması ise geri renktir. Mimarlar eserlerinde de giysilerinde de gri rengi taşımayı severler. Hatta benim ‘Gri Bina’ adını verdiğim, Mimarlar Odası İstanbul Şubesinin binasında da sadece grinin tonları görülmektedir.

Melih Koray’ın binalarında insanilik, olduğu gibi görünmek, duygularının istediğinin yaratılması vardır. Binalarında keyifli yaşam öne çıkarılır. Ferah girişli binalarının cephelerinde geniş balkonlar, taş, ahşap gibi doğal malzemeler, çiçeklikler bulunur. Çiçeklikler o şekilde düzenlenmiştir ki bahçe gibi olmuş balkonlarda çiçeği sevmeyen insanlar bile çiçek yetiştirirler. Dolayısıyla cepheler doğal malzemeleriyle, sarkan bitkileriyle bir doğa manzarası gibidir. İnsanı ister istemez kendine çeker. Melih Koray’ın binalarında o binaları kullananlar kendilerini ayrıcalıklı hissederler. Bu durumun Melih Koray’ın görüntüsüne yansıması ise fotoğraflarda da açıklıkla görüleceği gibi eserlerinin de kendisinin de renkli olması şeklindedir.


Bu gezinti esnasında şaşkınlıkla tespit ettim ki Bağdat Caddesinde beğendiğim bütün binalar Melih Koray’a aitti. Melih Beyin tarzı, binalarının kolaylıkla ayırt edilebilmelerini sağlamaktadır. İşte bu sebeplerden Melih Koray’ın binaları halkımız tarafından daha fazla fedakârlık edilerek tercih edilmiştir.


O gün Melih Bey başından geçen bir olayı anlattı. Bir gün kendisine bir telefon gelmiş. Telefon eden kişi oturdukları binanın mimarının kendisinin olduğunu, dolayısıyla binadaki bir sorun konusunda görüşmek istediklerini söylemiş. Melih Bey sözü edilen binaya gittiğinde o binanın kendisiyle bir ilgisi olmadığını görmüş. Bu durumu onlara söylediğinde ise bina sahipleri, müteahhidin onlara binanın mimarının Melih Koray olduğunu söyleyerek konutları sattığını anlatmışlar.

Konut satanlar kaç mimarın adını kullanarak başka mimarın binasını satarlar? Kaç mimarın tarzından binalarını herkes tanıyabilir? Kaç mimarın adını halk ezbere bilir? 

Görüldüğü gibi Melih Koray’ın mimarlığına halk karar vermiş.

Bu gezi esnasında CKM ye gidilen sokağın karşısındaki, anımsadığım kadarıyla adı Çam Apartmanı olan, binasının yıkıldığını gördük. O binanın karşısındaki binanın bodrum katında Kadıköy’ün iki diskoteğinden biri olan Budak Kulüp bulunurdu. Diğeri de Feneryolu İstasyonuna çıkan sokağın sağ tarafındaki binanın bodrum katındaki Top Pop Disko idi. Kadıköy’de başka eğlence yeri yoktu. Ben Budak Kulübü tercih edenlerdendim. Cumartesi akşamları mahallenin kızları beni beklerlerdi. Yanlış anlaşılmasın anneleri ben olmazsam gece kulübüne gitmelerine izin vermezdi. Budak Kulübe her gidişimizde keyifle izlediğim bu bina Bağdat Caddesinin en prestijli binasıydı. Yazık olmuş. Diğerlerini kurtarabilmeliyiz.


Aslında mimarlık camiasına tartışılacak önemli bir iddiayı iddia ediyorum. Melih Koray belki de halkın tercihi ile mimarlığı kabul edilen ilk mimarımızdır. Onun bütün eserlerinin listesini çıkarma çalışmaları başlatılmıştır. Umarım kendisine ve mimarlığına herkes tarafından gereken değer verilir.
ARİF ATILGAN MİMDAP Temmuz 2014

24 Temmuz 2014 Perşembe


Mimarlara Mektuplarım



RAGIP SARICA PAŞA KÖŞKÜ VE KORUSU
Arif ATILGAN

1960’lı yılların sonlarıydı. Sıcak bir yaz günü Fenerbahçe DDY Kampı Plajından beş arkadaş denize açılmış, yan taraftaki askerî kamp tarafına doğru yüzmeye başlamıştık. Daha sonra Dalyan’a kadar gitmeye karar vermiş, Dalyan açıklarında denizdeki dalyanların yanında ise Caddebostan’ı gözümüze kestirmiştik. Caddebostan ileride gördüğümüz o muhteşem köşkün bulunduğu yerdi: Sarıca Paşa’nın Köşkü. Bu köşkü istikamet alarak kumsalına çıktığımız Caddebostan plajından dönüşümüz, karadan kızgın asfaltta çıplak ayaklarımızla koşarak olmuştu.

Ragıp Sarıca Paşa Köşkü özellikle denizden bakıldığında Caddebostan’ın işareti olarak bilinirdi.
                                                       
                                                         Ragıp Sarıca Paşa Köşkü

 Ragıp Sarıca Paşa, 2. Abdülhamit devrinde sarayın mabeyincisi, kardeşi Arif Sarıca Paşa ise doktoruydu. Arif Sarıca Paşa’nın da Moda’da beş katlı, kesme taştan inşa edilmiş bir köşkü bulunmaktadır.

18. yüzyılın ilk yarısına kadar Göztepe-Bostancı arası sebze bahçeleriyle kaplıydı. Ancak buraları, ağaçlık ve kuytu olmasından dolayı olsa gerek, suçluların sürgün edildiği bir alan olduğundan “Cadıbostanı” diye anılmaktaydı. 1750 yılından sonra bu havaliye köşkler yapılmaya başlayınca Cadıbostanı, “Caddebostan” olarak değiştirilmişti.

Ragıp Sarıca bu köşkü 1906 yılında Caddebostan sahilinde A. Jasmund isimli bir mimara dört katlı, kâgir olarak inşa ettirmişti. Çok değişik bir mimari görüntüsü olan köşk kırk bin altına mal olmuş, tavanlarında altın varaklar kullanılmış, deniz tarafına ise bir kule yaptırılmıştı. Köşkün kara tarafına açılan çift kanatlı, büyük, oymalı, demir kapısının karşısında iki güzel bina inşa edilmişti. Bunlardan selamlık olarak kullanılanı son yıllarda yıkılmış, yerine apartmanlar yapılmış. Ancak yaverlerin oturması için yapılmış olan tek katlı taş bina bugün hâlâ bütün güzelliğiyle yerinde durmaktadır. Ragıp Paşa Köşkü’nün yanında ise, aynı korulukta, Tevhide Hanım Köşkü bulunmaktadır.

                                                        Tevhide Hanım Köşkü

Tevhide Hanım, Ragıp Sarıca Paşa’nın kızıydı ve onun köşkünü de Paşa inşa ettirmişti.

5929 m2 koruluk alanın içersindeki Ragıp Paşa Köşkü’nün bahçesinde uzun süreden beri yapılaşma sağlanması için çalışmalar yapıldığı bilinmektedir.

Göztepe Mah., 103 Paf., 1149 Ada, 119 Parselde bulunan bu arsa 9.3.2005 tasdik tarihli 1/5000 ölçekli Kadıköy Merkez E-5 (D-100) Otoyolu Ara Bölgesi Nazım İmar Planı’nda ve 11.5.2006 tasdik tarihli 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı’nda koruluk alanlarda kalmaktadır. Koruluk alanlarda TAKS: 0,25, Maks Taban Alanı: 250 m2, Hmax:9,50 m., mevcut ağaçların korunması şartıyla inşaat yapılabilmektedir. Ancak bu parsel için, hem koruluk olması hem de içersindeki 1. derece tarihî eserden dolayı İlgili KTVKK’dan da görüş alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Arsadaki ağaçların sıklığı göz önüne alınırsa inşaat yapılacak yer yok gibi gözükmektedir.

Kadıköy Belediyesi’nin internet sitesinden edinilen bilgiye göre 119 Parselin önemli bir kısmı “Yerleşime Uygun Olmayan Alan” sınırları içersinde kalmakta ve anlaşıldığı kadarıyla bu sebepten parselde inşaat yapılması zorlaşmaktadır.

Bu konuda hazırlanabilecek bir zemin etüt raporuna göre parselin büyük bir kısmı “Yerleşime Uygun Olmayan Alan”da kalmaktayken “Yerleşime Önlemli Alan” durumuna getirilerek bu alanda yapılaşma olabilmesi sağlanabilecektir.

Bu tip başvurularda, kamu kurumu olan belediyelerin yine kamu kurumu olan üniversitelerden zeminle ilgili rapor istemeleri en sağlıklı ve tercih edilen yöntem olmalıdır.

Genel olarak arsa sahiplerinin mülklerini inşaata açtırarak daha değerli olabileceğini düşünmeleri anlayışla karşılanabilir. Ancak bu tip tarihî eserlerin orijinal haliyle korunduğunda hem kendileri hem de toplum için çok daha değerli olacakları da bilinmelidir.
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2008 MİMARLARA MEKTUP

YENİ KADIKÖY
Arif Atılgan
A kişisine ait bir tescilli eski eser düşünün. B şirketine kiralamış olsun. B şirketinin sahibi de C kişisi olsun. C kişisi tescilli eski eseri kaçak bir şekilde tadil ederek üstelik yanındaki sokağı da kaçak bir şekilde binaya katarak kullanıyor olsun. Bu durumu başta ilgili Koruma Kurulu olmak üzere ilgili kamu kurumlarına AA isimli kişi de bildirmiş olsun. Koruma Kurulu ve diğer Kamu Kurumlarından AA ya ‘C kişisi en kısa zamanda tescilli eski eserin rölöve-restitüsyon-restorasyon projelerini hazırlayıp gerekli prosedürü tamamlayarak binada restorasyon uygulaması yapacağını bize bildirmiştir’ anlamında cevap gelmiş olsun. Ancak bu cevabın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen konuda herhangi bir değişiklik de olmasın. 
A kişisinin yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 2. Bölge Müdürlüğünü, eski eserin yerine Kadıköy’ün günümüze kalmış en eski sinema binası olan tescilli Özen Sinemasını, B şirketinin yerine KASTAŞ, C kişisinin yerine Bir Önceki Kadıköy Belediyesi yönetimini koyabilirsiniz. AA da ben.
                                    Özen Sinemasının Faaliyetine Son Verildiği İlk Yıllar.

Bu durumda bütün tescilli eski eser binası olanlar bu örneği emsal göstererek veya bir nevi içtihat kabul edilmesini isteyerek ilgili Koruma Kurulu ve başka kamu kurumlarına ‘en kısa zamanda gerekli prosedürü yerine getireceğim’ diye yazarlarsa tescilli eski eser binalarını istedikleri gibi tadil edip kullanma hakkına sahip olmazlar mı?

Hâlbuki yapılması gereken iş, ilgili Koruma Kurulunun tapu sahibini uyarması, yine de inşaat sahasındaki yasa dışılık düzeltilmezse durumu savcılığa bildirmesi değil midir?

Özen Sinemasının Tadil Edilmiş Hali. Elektrik Direğinin Sağ Tarafı Sokak, Sol Tarafı İse Orijinali Değil.

Bu mekândaki TAK çalışması ise özel şirketlerle ortak olarak değil Belediye, Çekül ve mahalleli birlikteliğiyle yapılmalıdır. O zaman TAK çalışmalarının nasıl olması tartışmaya açılabilinir.

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerden sonra Kadıköy’de yeni bir belediye yönetimi vardır. Herhalde Yeni Yönetimin bu konuya bakışı en kısa zamanda belli olacaktır.

Belediyelerin yasal zorunluluktan gelen rutin işleri vardır. Yol, su, kanal, ruhsat, inşaat, planlama vs gibi. Bir belediye bu işlerden bazılarını diğer belediyelerden farklı yapıyorsa bu durum o belediyenin tarzını oluşturur. Yine bir belediye rutin işlerinin dışında diğer belediyelerden farklı bazı işler yapıyorsa bu durum da o belediyenin tarzını oluşturur.

Kadıköy’ün son yirmi yıldaki değişimine bakıldığında Bir Önceki Kadıköy Belediyesi Yönetiminin, rutin işlerinden planlamayı genel olarak Kadıköy’ü ticarileştirecek şekilde yapmayı tercih ettiği belli olmaktadır. Ayrıca rutin işlerinin dışında TAK isimli çalışmayı başlattığı da görülmektedir.  Bunlar Bir Önceki Kadıköy Belediyesi Yönetiminin kendine özel kendini diğerlerinden ayıran tarzı olmuştur. Ancak bugün Bir Önceki Kadıköy Belediyesi yönetimi artık yoktur. Bu durumun ilgililer tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Bugün Kadıköy Belediyesinde yeni bir yönetim kadrosu bulunmaktadır. Göreve gelen yeni yöneticiler eskinin devamını mı yapacaklardır, yoksa kendileri yeni bir yönetim tarzı mı oluşturacaklardır. Eğer bir şekilde eskiyi devam ettirirlerse yönetim değişikliği tartışma konusu olacaktır. Yeni yönetim kendi tarzını oluşturmalı ve bunu konuya aklı eren herkesle tartışarak programlamalıdır.

2000 li yıllarda, ‘arama konferansı’ vs gibi isimlerle yeni toplantı türleri yaratılmıştır. Bu toplantılar benim kuşağımın sıcak baktığı toplantı türleri değildir. Ancak Yeni Kadıköy Belediyesi Yönetiminin stratejik plan yapmak için düzenlediği bu anlamdaki hazırlık toplantılarından birine katıldım. Her toplantının bir yararı olduğunu düşünürüm. Bu toplantılardan belediyenin yararlanacağı bellidir. Benim kanaatim toplantıya katılanların da yararlandıkları şeklindeydi. Zira katılımcılar belediye, belediye hizmeti, kent, planlama, vatandaşlık gibi konularda aralarında tartışarak tespit ve öneri geliştirirken farkında olmadan kendi kendilerini bilgilendirmiş oluyorlardı.

Kadıköy Belediyesinin yeni yönetimi, tartışmalı klasik toplantılarla da halkın fikirlerini öğrenmelidir. Bu fikirlere göre kendine özel çalışma programını oluşturmalıdır. Bu anlamda Onlara inanılıyor, güveniliyor ve gerekenleri yapmaları bekleniliyor.

Kadıköy Belediyesinin yeni yöneticilerden olumlu duygular alınmaktadır.
ARİF ATILGAN MİMDAP TEMMUZ 2014

 

11 Temmuz 2014 Cuma


Mimarlara Mektuplarım



MODA’DA KÜÇÜK BAHÇE
Arif Atılgan

Kentlerde öyle parçacıklar vardır ki kent içersindeki yaşantımıza çok kolaylıklar sağlarlar. Ancak bizler onların bulundukları yerlerde hep var olduklarını düşünürüz. Ne zaman nasıl oluştuklarını pek düşünmez ve bu sebepten olsa gerek fazla önemsemeyiz. Bu Kent Parçaları karşımıza daha çok köprü, geçit, park, meydan vs şeklinde çıkabilmektedirler.

Sivil mimari merakımın yanında, onunla ilişkisi dolayısıyla olsa gerek, yine halkın kullandığı bu kent parçalarına da merakımın olduğunu ifade etmek isterim. Onların ne zaman, nasıl, niçin, kimler tarafından yapıldıklarını araştırmak, öğrenmek bana her zaman heyecan vermiştir.

Modada iskeleye inerken yolun sağ tarafında, Koço Lokantasının karşısında kalan üçgen alandaki küçük bahçeden bahsetmek istiyorum bu sayıda. Moda burnundan gelenlerin bir merdivenle İskele kotuna inmelerini, dondurmacılardan aşağıya doğru gelenlerin ise ferah bir şekilde denize yürümelerini sağlamaktadır bu küçük bahçe.

   Günümüzde Moda Parterini Sağda

1924 yılında buradaki sahilde odun deposu ve balıkçı kahvesi bulunmaktadır. Onların arkasında ise yokuş yukarı çıkan İskele Yolu boyunca, sol tarafta bu üçgen alan adeta bir çöplük durumundadır. Üst taraftaki evlerden çöp atılan alanda derme çatma balıkçı, tenekeci ve kundura tamircilerinin kulübeleri bulunmaktadır. O yıllarda yoğun kullanılmakta olan Moda İskelesinden çıkan vapur yolcuları kötü görünen ve kokan bu bölgeden geçmek zorunda kalmaktadırlar.
Yaşadığı yıllarda, Kadıköy’le ilgili birçok hayırlı çalışma yapmış olan Süreyya Paşa ( İlmen ) bu konunun da farkına varmıştır. Çözüm için ilk olarak kendi önerisiyle birlikte Belediye Başkanı Emin Beye konuyu açmıştır. Aslında Süreyya İlmen Kadıköy’den Fenerbahçe’ye kadar deniz kıyısından bir yürüyüş yolu hayal etmektedir. Kendisi, Fransa’nın Nice Sahilinde gördüğü gezinti bulvarının bir benzerinin Kadıköy’de de olmasını düşünmektedir. Bu yolun parçası olarak da Moda Burnundan İskeleye burada inşa edilecek bir merdivenle inilerek ulaşılabilmesi gerekmektedir. Önce merdiven için Belediye Başkanını ikna etmiş ancak istemediği halde merdivenin inşası işi kendisine verilmiştir. Süreyya Sinemasının inşaatında görev almış olan Mimar-Mühendis Kavafyan Efendinin projelendirdiği merdiven 1200 Liraya mal olmuştur. Süreyya İlmen 600 Lira bedelle aldığı bu işte de diğer bütün kent için yaptığı işlerde olduğu gibi mutlu bir şekilde zarar etmiştir. Merdivenin hizmete girmesinden sonra civardaki esnafı merdiven altına yerleştirerek onların da gönüllerinin hoşnut olmasını sağlamıştır.

Daha sonra sıra üst taraftaki üçgen alanın rehabilite edilmesine geldiğinde Belediye Başkanı değişmiş ve Başkanlık görevi Emin Beyden Muhittin Bey’e devir olmuştur. O yıllarda özel mülkiyetli olan bu arsanın üzerine büyük bir apartman inşa edilmek istenmektedir. Böyle bir inşaat yapıldığında Moda İskelesine inerken deniz gözükmeyecek, insanlar adeta sokak arasından vapura binmeye gitmek zorunda kalacaklardı. Bu sebepten dolayı önce arsanın istimlâki gerekmektedir. Bu amaç uzun uğraşlardan sonra Belediye tarafından gerçekleştirilebilmişti.

Süreyya Bey Belediyenin mülkiyetine geçen arsanın sivri köşesini kestirmiş, etrafına beton duvarla parmaklık yaptırmış, içersine çim ektirmiş, ortasına da mozaik bir panoya MODA yazdırmıştır. Bu işler için de o yıllarda 1000 lira harcama yapmıştır. Ancak daha sonra kıyıdaki odun deposunun yerine Moda Deniz Kulübü Binası yapılması Süreyya İlmen’in keyfini az da olsa kaçırmıştı. Zira Onun amacı Moda İskelesine inerken deniz ve Fenerbahçe Burnu’nun rahat bir şekilde görünmesinin sağlanması idi. Süreyya Paşa’nın anılarında alafranga adıyla Moda Parteri olarak bahsedilen bu alan, bugün ağaçlandırılmış ve içersine küçük bir gönüllü evi ile trafo merkezi yerleştirilmiş bir durumdadır. Ama yine de düzenlendiği günkü amacını sağlayabilmektedir.

Yapıldığı Günlerde Moda Parterini

1960 lı yıllar benim öğrencilik yıllarımdı. Bu yokuştan Moda İskelesindeki vapura değil ama Çay Bahçesine defalarca gidip gelmişimdir. O zamanlar Çay Bahçesinin hoparlörlerinden en çok duyduğumuz şarkı Marc Aryan’ın Moda Yolunda isimli şarkısıydı. O şarkıyı dinlerken, bir gün büyüdüğümde Çay Bahçesinden Koço Meyhanesine terfi edeceğim günleri hayal ederdim.   

Bugün gerek Modalılar gerekse Kadıköylüler buradaki merdivenin sağladığı kolaylıktan, küçük bahçenin verdiği ferahlıktan yararlanmaktadırlar.

İstedim ki buranın öyküsü de bilinsin.
ARİF ATILGAN MİMARLARA MEKTUP TEMMUZ 2011