24 Aralık 2015 Perşembe


KURBAĞALIDERE
Arif Atılgan
Arkeologlar, MÖ 685-684 yıllarında Megaralıların kurduğu Kalkedon kentine ait bir limanın şimdiki Kurbağalıderenin denize akan ağzından Hasanpaşa’ya kadar uzanan bölgede bulunduğunu yazarlar. Daha sonraki yıllarda derenin yukarılardan getirdiği alüvyonlarla bu bölüm dolmuş ve bugünkü görüntü oluşmuş. Bu suretle derenin ağzından Hasanpaşa’ya kadar olan düzlük veya ovalık alan yıllarca taşma alanı olmuştur. Uzun yıllar buraları çayır ve bataklık olarak kalmıştır. Ovaya havadan bakıldığında, denizden itibaren Fenerbahçe Dereağzı Tesislerinin bulunduğu alan 1970 lere kadar bataklık ve sazlık; Yoğurtçu Parkı 1920 li yıllara kadar bataklık; Fenerbahçe Stadının bulunduğu alan Papazın Çayırı; Kuşdilindeki otopark Kuşdili Çayırı; Kadıköy Belediyesi binasının bulunduğu alan 1960 lara kadar meyvelik; Gazhanedeki belediye otobüsleri garajının bulunduğu yer ve karşısındaki 5. Murad Köşkünün Bahçesi olan alan ise çayırlık olarak bilinirdi. Yoğurtçu Parkın dışında Kurbağalıderenin taşma alanından günümüze boş olarak sadece Kuşdili Çayırı kalmıştır.
                                                      Kurbağalıderenin Taşma Alanı.

Derenin su toplama havzası ise Yeldeğirmeni, Acıbadem, Çamlıca, Ümraniye, Küçük Bakkalköy, İçerenköy, Göztepe tepelikleri çizgisinin içersindedir. Günümüzdeki yapılaşmalardan dolayı zeminde toprak kalmamış olduğundan tüm yağmur suları sel olup dere yatağına akmaktadır. Sokakların asfaltlanmasının yanında dere yatağı da betonlanmış olduğundan yağmur suları havzada da dere yatağında da zemin tarafından emilememekte, taşmakta ve sel afetine sebep olmaktadır.

Kurbağalıderenin Su Toplama Havzası.

Kubağalıdere Ataşehir ilçesindeki Şerifaliden başlayarak Sazlıdere, Acısu Deresi, Çakmak 1 ve Çakmak 2 Dereleri, Akdeniz Caddesi Deresi, Küçükbakkalköy Deresi, Ünalan Deresi, Ayvacık (Esatpaşa) Deresi, Kargadere gibi irili ufaklı dereleri de kendine katarak geldiği Kalamış’ta Moda Burnunun altından denize dökülüyor. Bölgedeki yağmur sularının akarak güçlendirdiği Kurbağalıdere 67 KM uzunluktadır.  

Kurbağalıdere Ve Kolları.

Yıllarca Kurbağalıdere kıyıları ama özellikle Kuşdili Çayırı çevresi Kadıköylülerin severek kullandığı mesire yerleri olmuştur. Özellikle Denizden Hasanpaşa’ya kadar olan taşma alanının bataklık olan doğal yapısı yeşillik ve ağaçlık olarak gelişmiştir. Günümüzde, yapılaşmalar sebebiyle taşma alanı ve su toplama havzası ortadan kalkmış durumdadır.

Diğer yandan Kurbağalıdere, maalesef inşaat faaliyetlerinin çoğalması dolayısıyla kanalizasyon olarak ta kullanılmıştır. İlk olarak bu durumu 1924 yılında fark eden Süreyya İlmen, sanırım dereyi korumak için Kuşdili Çayırı tarafına deniz kıyısından itibaren 400 MT uzunluğunda 1.20/0.70MT ebadında kanalizasyon döşemiştir. Bu şekilde dereye atık su akmasını önlemiştir. Ancak özellikle 1950 li yıllardan sonra yapılaşmanın artmasıyla giderek artan bir oranda dereye atık su kanalı bağlanmıştır.

Kurbağalıderenin Denize Dökülen Ağzının İki Yanı Bataklıktı.

İBB 2000 li yılların başında atık suların Kurbağalıdereye akmasını önlemek için dere kenarına kolektör döşemiştir. O yıllarda gerçekleştirilen kolektörün mesafe ve çap olarak günümüzde yetersiz kaldığı anlaşılmış ki 2013 yılında yeniden kolektör döşenmesine başlanmıştır. 3 MT çapındaki kolektör derenin denize döküldüğü bölgedeki büyük rögara bağlanacaktır. Atık su buradan Moda’nın altındaki büyük tünel ile Mühürdar’daki arıtma tesisine akıtılacaktır. Ancak bunun için Yoğurtçu Parkının altından kanal geçirmek yani burada kanal kazı çalışması yapılmak istenmekte idi. Diğer yandan çalışma esnasında hâlihazır kolektör iptal edilerek atık su dereye bağlanmıştı.  

2006 yılında Kuşdili Çayırına AVM projeli bir plan onaylanmıştır. Bu planın reddedilmesi için STK ların çeşitli girişimleri olmuştur. Çeşitli hukuki süreçler yaşanmıştır. Son olarak 2013 yılında alan için onaylanan planda alandaki yapılaşmanın dışında ayrıca Kurbağalıderenin yatağının da değiştirildiği fark edilmiştir. 2014 yılında derenin kenarına açılan büyük bir çukur da bu fark edilmeyi doğrulamıştır.

1960 lı yıllarda bazı insanlar da sandal kiralayarak denize girmeyi tercih ediyorlardı. Kurbağalıderenin Yoğurtçu Park kıyısında bu tip sandalcılar bulunurdu. Ben ve arkadaşlarım Arap Saim isimli sandalcıya giderdik. Kulübesi, taraftarı olduğu Beşiktaşlı futbolcuların fotoğraflarıyla donanmış olan Saim Ağbi denizin dalgalı olduğu zamanlarda kimseye sandal kiralamaz sadece bize sandallarını emanet ederdi. Bize güvendiğini söylerdi. Biz de akşamüstü denizden döndüğümüzde kiraladığımız sandalı yıkar temizler öyle getirirdik. Hafta içinde kira ücreti olarak saat hesabı yapmaz cebimizden ne kadar paramız çıkarsa onu alır ‘bereket versin’ derdi. Hafta sonları müşteri çok olduğundan ucuzluk yapamazdı. Çoğunlukla Fenerbahçe Burnunu dönerek Fenerbahçe ve DDY Kampı Plajlarının açığında denize girerdik. O yıllarda kürek çekerek oyun oynar gibi gittiğimiz bu mesafe bugün gözümde büyüyor nedense.  

Kuşdili Çayırına yapılaşma yapılmaması için sürecin başından itibaren çeşitli etkinlik ve yasal girişimlerle çalışmalarda bulunan Kuşdili Platformu bu konuda da ilgili kamu kurumlarına başvurularda bulunmuştur. Sözlü olarak alınan cevaplarda derenin taşmaması için bir proje hazırlandığı ve bu projenin uygulandığı ifade edilmiştir. Projenin tatbik edilmeden önce plana işlenmesi gerektiğini ifade eden Kuşdili Platformu bu tip girişimlerle sonuç alamayacağını anlayarak ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmuştur. Suç duyurusuna gelen cevapta, açılan çukurun ‘zemin parametrelerinin ve yapım metotlarının belirlenmesi amacıyla açılmış olan araştırma ve inceleme çukuru’ olduğu bildirilmiş, ayrıca dere yatağının değiştirilmesi konusunda ‘imar planı tadilatlarına dair işlem süreçlerinin devam etmekte olduğu’ ifade edilmiştir.  Yani alanla ilgili yeni plan tadilatı yapılacağı belli olmuştur. Bu durumda, sonuç alınamayacak proje tartışmalarının yerine hazırlanacak plana itiraz etmek ve dava açmak daha somut davranış biçimi olacaktır.

Bu arada Yoğurtçu Parkının altından geçirilecek kolektöre de Kuşdili Platformunun eylem ve itirazları sonuç vermiştir. Kolektör parkın dışındaki Yoğurtçu Çayırı Caddesinin altından, üstelik kazılmadan dipten çekme-ittirme tekniği ile yapılacaktır. Ancak caddenin kapalı halinin ne kadar zaman süreceği hala halka açıklanmamıştır. Ayrıca dere, kanal halinden çıkarılmamıştır.

Yoğurtçu Çayırı Caddesi Trafiğe Kapatıldı.

Kuşdili Platformu, Kurbağalıdere ve Kuşdili Çayırı için hazırlanacak olan yeni plana itiraz ederek iptalinin sağlanacağını düşünmektedir.

Sonunda yetkili yetkisiz herkes anlayacaktır ki Kurbağalıdere eskisi gibi temiz bir şekilde akmalı, Kuşdili Çayırı da eskisi gibi yeşil alan halinde olmalıdır.
ARİF ATILGAN EKİM 2014

22 Aralık 2015 Salı

BAHARİYE CADDESİ
Arif Atılgan

1900 lü yılların başlarında Kadıköy’de her çeşit sosyal hayat Kuşdili Çayırı’nda yaşanmaktadır. Kuşdili Sinemasında film seyredilir, Hamdi’nin gazinosunda eğlenilir, çayırda ve dere kenarında piknik ve piyasa yapılır, futbol sahasında maç seyredilir, Arnavut’un Kır Kahvesinde çay içilirdi.

Bu yıllarda Kuşdilinde Kuşdili, Yeldeğirmeni’nde Yeldeğirmeni (Özen), Bahariye’de Apollon (Febüs) tiyatrosu salonları vardır.

Cumhuriyet sonrası, 1920 li yılların ikinci yarısında insanlar alafranga eğlenceyi keşfetmişlerdi. Deniz kıyısında bulunan yerlerde alafranga müzikle dans edilen mekânlara gitmeye başlarlar. Mühürdar’da, Belvü’de ve Kalamış’ta Todori’nin lokantasının bahçesine eklenen dans pistinde zaman geçirmektedirler. Kuşdili Çayırının modası geçmeye başlamaktadır. 1927 yılında Kuşdilindeki gazinonun sahibi Hamdi bu sebepten mekânında kendini asarak intihar eder. Bu olay Kuşdili Çayırının sonunun ilanıdır adeta.

Aynı yıl Süreyya Paşa Opera binasının açılışı Kadıköy’de sosyal hayatın yeni mekân arayışı bakımından ilginç bir tesadüftür. Kuşdili Çayırında gerçekleştirilen çeşitli etkinliklerin her birinin artık ayrı yerlerde yapılacağı hissedilmektedir. Bunlardan sinema-tiyatro seyretme etkinliğinin ise Bahariye Caddesinde gerçekleşeceği belli olmaktadır.

                                                        Süreyya Sineması

Üyesi olduğu hayır derneğinin toplantısı için Apollon Tiyatrosunu kiralamak isteyen Süreyya İlmen binanın gayri Müslim sahiplerinin salonu kendilerine kiralamamalarına kızar. Kendi salonumuz olmalı diye düşünerek Bahariye Caddesinde Süreyya Paşa Opera salonunu inşa ettirir. 1927 yılında opera salonu olarak açılmasına rağmen bu anlamda kulis ölçüsü yetersiz olan salon kısa süre sonra sinema olarak kullanılmaya başlanmıştır.

1930 lu yıllarda Apollon Tiyatrosunun adı Hale Sineması olarak değiştirilmişti. 1938 yılında zamanın sinemacılarından Kadri Cemali Bey Opera Sinemasını inşa ettirir. Koltuğu, iki balkonu ve locaları bulunan sinema oldukça lüks bir salondur.

                                                           Opera Sineması

Bu yıllarda Ahmet Haşim’in kiracı olarak yaşadığı caddede birkaç konak dışında sıra evler denebilecek cumbalı 2-3 katlı evler bulunmaktaydı. Bunların dışında akılda kalan mekânlar olarak, Altıyol’dan yukarı çıkarken sağ tarafta yorgancı Ramiz, biraz yukarda terzi Jorj, evinin alt katında muayenehanesi olan dişçi Hüseyin Rahmi Bey, Opera Sineması’nın karşısında Reis Kundura, bu sıranın sonunda Aya Trias Rum Ortodoks Kilisesi bulunuyordu.  Sol tarafta ise Ermeni Surp Lavon Kilisesi ve onun kiracısı Ankara Pastanesi, sonra konfeksiyon dükkânı, Opera Sineması, Calibe Hanımın Konağı, daha yukarda Süreyya Sineması, Süreyya Sinemasının bitişiğinde Rum Ortodoks Metropolitinin beyaz köşkü, Köçeoğlu Hamamı, sonra bir köşk, şimdiki Halk Eğitim Merkezinin olduğu yerde yanmış bir binanın arsası, sonra Bahariye İlkokulu ve kaymakamlık olarak ta kullanılmış olan Reşit Paşanın Köşkü vardı.

                                                           Bahariye Caddesi.

1938 yılında Halkevi binası için proje yarışması yapılır. Mimar Rükneddin Güney’in kazandığı proje gerçekleştirilir. Bina 1943 yılından itibaren Halkevi, 1953 yılından itibaren Halk Eğitim Merkezi adıyla kullanılmıştır. İçinde eğitim yerleri, spor salonu ve sinema bulunan binanın Yurt Sineması olarak hizmet eden salonunda koltuk, iki balkon, localar bulunmaktaydı.

                                            İçindeki Yurt Sineması ile Halk Evi Binası

1961 yılında Hale Sineması yıkılarak yerine Reks Sineması yapıldı. Mimarı Maruf Önal’dır. O yıllarda Kadıköy’ün en modern sineması olarak çok revaçtaydı. Koltuk, balkon, locaları vardı. Yine bu yıllarda Mimar Melih Koray’ın tasarladığı binanın altında Kadıköy Sineması açılıyordu. Sinema bugünün ölçülerine göre büyük, o zamanın ölçülerine göre küçüktü. Diğer yandan Süreyya Sineması binasının orijinal yapısında balo salonu olan üst kattaki lobisi Cep Sineması adıyla ayrı bir sinema-tiyatro salonu haline getirilmişti. Altıyoldan Kuşdili Caddesine sapıldığında yine Mimar Melih Koray’ın tasarladığı binada Efes ve Feza sinemaları,  Moda caddesinde As Sineması açılmıştı. 1960 lar Bahariye Caddesi ve çevresindeki sinemaların en popüler oldukları yıllardı. Süreyya, Reks, Kadıköy, Efes, As yabancı filmler, Opera, Feza, Yurt yerli filmler oynatıyorlardı. Bahariye Caddesinde en eski pastane Ankara ve daha önce Muvakkıthane Caddesinde açılıp sonra Süreyya Sineması karşısına taşınan Kars Pastaneleri sinemalara gelenler tarafından dolduruluyordu. Reks’e sapan köşedeki binanın alt katında ise Büfeci Ahmet’in ısıtılmış sandviç içersindeki Amerikan salatalı, turşulu, hardallı anjelik ismini verdiği sandviçleri oldukça ilgi görüyordu. Bunlar sinemaların olduğu caddeye yakışan esnaflardı. Aileler, çoluk çocuk suare matinesine sinemaya giderlerdi. Haftanın belirli günleri halk günü olup ucuz bilet satıldığı gibi sabahları ucuz 11 matinesi oynatılırdı. Özellikle Pazar günleri 11 matinesi için sinema gişeleri önünde uzun kuyruklar oluşurdu.

                                                             Reks Sineması

Sokak arkadaşımlarımdan biri kışın Süreyya, yazın Kadıköy Sinemalarının makinistliğini yapıyordu. Bana gişe önünde rastlarsa bilet aldırmazdı. Ben de O’na makine dairesinde arkadaşlık ederek film seyrederdim. Bu sebepten iki sinemanın da makine dairelerini iyi bilirim. Süreyya’nın makinesi eski sistem kömürlü, Kadıköy’ün ise yeni sistem lambalıydı. Süreyya’da bazen perde kararır, Kadıköy’de böyle bir şey olmazdı. Ancak iki sistemde de arada bir film kopması olurdu. Bugün bilgisayara DVD koyarak film oynatanlar eminim ki eski makinelerin çalışma tekniğini merak ediyorlardır.

                                                             Kadıköy Sineması

Her ne kadar Yeldeğirmeni’nde Özen, Üsküdar’da Sunar, Kızıltoprak’ta Kent, Şaşkın Bakkal’da Atlantik ve Suadiye sinemaları olsa da Bahariye caddesi bu bakımdan sinemalar çarşısı gibiydi.

1970 lerde Calibe Hanımın Konağının arsasına Ocak, Halkevine gelmeden aynı sırada Kafkas Sinemaları açıldı. Reks sinemasına sapan köşedeki binanın bodrumunda yıllarca Bilardo salonu olan mekân Tiyatro salonu haline getirilmişti. Yine Reks’e doğru giderken ikinci binanın altında Hakan Sineması, üçüncü binanın altında adını anımsayamadığım bir sinema daha açılmıştı. Bir de Halk Eğitim merkezini geçtikten sonra karşı sırasında Broadway sineması açılmıştı. Yeni yapılan sinemalar bina bodrumlarında açılıyorlardı. Caddeye Murat ve Saray muhallebicileri de gelmişti.

Ancak bu yıllarda başlayan siyah beyaz TV yayınları etkisini göstermeye başlamıştır. Opera Sineması 1976 yılında yıkılmış yerine Opera Pasajı adlı AVM inşa edilmiştir. Diğer yandan hızlanan inşaat sektörü burada da kendini belli ediyor eski evler yıkılıp yerlerine altlarında mağazaları olan yeni apartmanlar inşa ediliyordu.

1980 lerde TV yayınları hem her eve girmiş hem de renkli yayına dönüşmüştü. İnsanlar evlerinde TV seyretmeye başlayınca sinemalar boş kalmıştı. Bu yıllarda sinemalar iflas etmeye başlamışlardı. Sıkıntıdan kurtulmak için çareyi seks filmleri oynatmakta buluyorlardı. Sinemaların saygınlığı azalmış, bazı sinemalar yeni işlevlere bürünmüştü. 

Bu durumdan Kadıköy’deki sinemalar da payını almışlardı. Süreyya Sineması tekstil atölyesine kiralanmış, Efes ve Feza sinemaları AVM ye çevrilmiş, Yurt Sineması atıl bırakılmış, As Sineması spor salonu yapılmış,  Reks Sineması ilgisiz filmler oynatmaya başlamıştı.

                                                          Efes ve  Feza Sinemaları

1990 lar sinemaların bu hallerini atlatmaya çalıştıkları yıllardır. Halk yavaş yavaş evde TV izlemek yerine dışarı çıkmayı tercih ediyordu.

2000 li yıllarda insanlar artık TV nin etkisinden kurtulmuşlar, yine sinemalara gitmeye başlamışlardı. Bu arada AVM ler ve onların içersinde açılan sinema salonları bu alana yeni bir eğilim getirmişti. Buralarda, küçük ama rahat salonlarda sinema oynatılıyordu. Bu durumdan etkilenen eski sinemalar da yeniden kendi işlevlerine dönerken salonlarında değişiklikler yapıyorlardı. Kadıköy’de Reks Sinemasının balkonu koltukla eğimli bir şekilde birleştirilmişti. Balkonun altında, lobilerde toplam 6 sinema salonu peydahlanmıştı. Yurt Sinemasında da balkon eğimli bir şekilde koltukla birleştirilmiş, balkon altı başka amaçla kullanılmaya başlanmıştı.

General Asım Gündüz olarak adı değiştirilen Caddede yeni büyük mağazalar açılmıştı. Ermeni Kilisesi ve yaşam mücadelesi veren kiracısı Ankara Pastanesi, karşı sıradaki pasaj içersine taşınmış Reis Kundura, Süreyya Sineması, Rum Ortodoks Metropolitinin evi, Köçeoğlu Hamamının sadece kapısı, kaymakamlık olarak kullanılan Reşit Paşa Köşkü ve Aya Trias Rum Ortodoks Kilisesi eskilerden günümüze kalanlardır.

2010 lu yıllarda Bahariye Caddesi ve çevresinde Süreyya Operası, Kadıköy, Atlantis, Moda, Rexx sinemaları ile Halk Eğitim Merkezi, Duru ve Oyun Atölyesi tiyatroları bulunmaktadır. Gönül ister ki Reks ve Yurt Sinemaları da orijinal hallerine döndürülsün.  

Tarihteki Şehzadebaşı-Direklerarası Caddesi ve Beyoğlu-İstiklal Caddesi neyse Kadıköy-Bahariye Caddesi de odur. Günümüzde AVM sinemaları müşteri çekse de hala Bahariye’de sinemalar tiyatrolar bulunmaktadır. Opera için yetersizliği belli olan Süreyya’nın yine sinema olarak kullanılacağı Bahariye Caddesi, eski sinemalar caddesi işlevine dönmek için destek istiyor adeta.
ARİF ATILGAN ARALIK 2015


YILBAŞI

Yeldeğirmeni’nde Osmangazi İlkokulu ve ardından Kemal Atatürk Ortaokulunu bitirdikten sonra, babam Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesine kaydettirmişti beni. Kendisi de orada olduğu için kontrol altında tutmak istiyordu sanırım. Sabahları vapurla Karaköy’e geldikten sonra tünelle İstiklal Caddesine çıkıyordum. Taksim Meydanı’na yakın olan okula İstiklal Caddesini yürüyerek gidiyordum. Akşam da aynı yoldan dönüyordum. Sabahları giderken yeni açılmış dükkânların görüntüsündeki cadde tenha olurdu. Bir de her sabah Caddenin delisi vites kollu direksiyonuyla araba kullanır gibi benim ters istikametime giderdi.  Deliler, berduşlar, alkolikler semtlerin renkleridirler. Zaman zaman onlar mı diğerleri mi diye karşılaştırmışlığım olmuştur. Diğerlerinin şansının sayıca çok olmalarında yattığını düşünürüm hep. Neyse..

Akşam dönüşümde genellikle hava kararmış, cadde yükünü almış olurdu. O yıllardan kalma keyif aldığım alışkanlığım, caddenin kalabalığında kendi yalnızlığımı hissederek yürümektir. Mahalledeki arkadaşlarım ayda yılda bir Beyoğlu’na gittiklerinde o günlerini uzun uzun anlatırlardı. Hâlbuki Ben her gün oralardaydım. Caddede aklıma giren üç şey Atlantik Büfesi, Japon Mağazası ve o günlerden beri caddenin en belirgin işareti olan Mulen Ruj Pavyonun pervanesi dönen değirmen şeklindeki neon lambalı reklam panosudur.

Yılbaşı yaklaştığında bu caddedeki vitrinler her yerden ayrı güzellikte ve özende hazırlanırlardı. Yılbaşı vitrinlerini izleyerek Tünele kadar yalnızlığımla yürümek hoşuma giderdi. Henüz strafor bulunmamıştı. Pamuklarla kar yapılır, kırmızı kurdeleler takılır, parlak süsler kullanılır, kırmızı çitlembiğe benzeyen meyveleriyle yılbaşı bitkisi serpiştirilir,  ille de bir köşeye kardan adam ve Noel Baba kondurulurdu. En uzun Japon Mağazasının vitrinine bakardım.

Avrupa’da süslenmiş Çam ağacı kullanılır çokça. Bir de vitrinlerde Kreş denilen, bir samanlıkta İsa’nın Meryem Anadan doğumunu canlandıran maketler bulunur. Bebek evi anlamında Kreş kelimesi de bize buradan gelmiş herhalde.

                                                           AVM Çamı.           

Bugün çam ağacı her ebat ve şekilde bizde kullanılıyor. Kreş, sanırım pek anlaşılmadığından veya Müslüman mahallesinde salyangoz satmış olmamak için yapılmıyor.

                                                                     Kreş.
                                        
Günümüzde vitrinler zayıf oluyorlar. Ama AVM ler ekonomik durumları üstün oldukları için olsa gerek yılbaşı süsü konusunda güzel şeyler yapıyorlar.

Herkese yılbaşı vitrinlerini gezmelerini öneririm. Caddelerde de AVM lerde de. İnsana hoş duygular yaşatır. Bir de yeni yıla caddelerde girmenizi öneririm.

Hepimize iyi bir yeni yıl dilerim.   
AA
DOĞUM GÜNÜ



Yaşadıklarınızı anlattığınızda karşınızdakiler sizi tarih kitabından bir sayfayı okuyormuşsunuz gibi dinliyorlarsa,
Dedemin İnsanları filminin başındaki, bahçede kurulan uzun masada yenen kalabalık aile yemeği sahnesini unutamıyorsanız,
Torununuz size dalgalı tonlu sesle ‘Dedeeee’ dediği zaman içinizin yağları eriyorsa,
Diyelim ve yazıyı birkaç ay önce yaşadığım bir anıyla bitirelim.

Otuz küsur yıl sonra arkadaşım Faruk’la bir kafede buluşmuştum. Ben yalnızdım. O, nerdeyse O’nun kadar eski tanıdığım eşi Göknur’la. Bir masaya yerleştik. Göknur  ‘Ben size kahve alayım’ diyerek kalktı. Faruk’la baş başa kalmıştık. Klasik ‘Vay Be Ağbi..’ muhabbeti yapılacak diye beklerken Faruk gözlerimin içine bakarak ‘Bir ömür yaşadık be Arif’ dedi. Uzun bir sınavı ima ediyordu sanki.
67. yılımda hissettiklerim böyleydi işte.

Doğum Günümü kutlayan tüm dostlarıma teşekkür ederim.
AA






9 Aralık 2015 Çarşamba

KIRGIN VE MAHZUN AYRILIKÇEŞMESİ
Arif Atılgan

Osmanlı padişahları, Anadolu’ya sefere çıkacakları zaman önce deniz yoluyla Topkapı’dan Üsküdar’a geçerlerdi. Üsküdar’dan da Karacaahmet Mezarlığının arasındaki Tören Yolu olarak bilinen yoldan Ayrılık Çeşmesi’nin yanına gelirlerdi. Ayrılık Çeşmesinin bulunduğu Haydarpaşa Çayırındaki ordunun başına geçerler ve yola çıkarlardı. Kâbe’ye hediyeler götüren askeri birlik olan Sürre Alayı da aynı yolu takiben Ayrılık Çeşmesi’ne gelir, burada bekleyen hacı adaylarıyla birlikte yola çıkardı.

                                                 Tarihteki Ayrılık Çeşmesi

Marmaray Metro hattı, aynı yolu denizin ve yerin altından Ayrılık Çeşmesi’ne gelerek tamamlıyor. Sonra da geçmiş zamanlarda sefere çıkan Osmanlı ordusu gibi yer üstünden Anadolu’ya devam ediyor. Bu sebepten olsa gerek yetkililer buradaki istasyona Arılık Çeşmesi adını vermişler diye düşünüyorum.

Zira bu istasyonun adının Ayrılık Çeşmesi yerine İbrahim Ağa olması akla daha yatkındır. Çünkü: İstasyon İbrahim Ağa semtindedir. Ayrılık Çeşmesi adında bir semt yoktur. Ayrılık Çeşmesi sadece buradaki çeşmenin adıdır.

Görülüyor ki hikâyenin baş aktörü Ayrılık Çeşmesidir. Ancak günümüzde Çeşme, bulunduğu yerde kaderine tek edilmiş metruk bir haldedir. Marmaray’ı açıldığı günden bu yana yüz milyon kişinin kullandığı açıklanmaktadır. Bu kişilerin kaçı buradaki istasyonun adının hemen yakınındaki çeşmenin adından dolayı verildiğini bilir acaba?

                                            Marmaray’dan Önceki Ayrılık Çeşmesi

Yüz milyonlarca kişinin ezbere bildiği Ayrılık Çeşmesi İstasyonuna adını veren Çeşmeyi bu şekilde bırakmak vicdanlara sığacak davranış değildir.

400 yıllık geçmişiyle Ayrılık Çeşmesi günümüzde Kadıköy’ün en eski tarihi eseridir. Yüzlerce yıl Anadolu yakasının en canlı ve en önemli noktası olmuştur. Maalesef son yıllarda insanlar çeşmenin yerini bile bilmiyorlardı. Sadece karşısındaki AVM yapıldıktan sonra AVM nin karşısında diye tarif edilmeye başlandı. Çeşmenin yeni yapılan AVM ile tarif edilmesi üzüntü vericidir. Metroyu kullanan yüz milyonlarca insan istasyona adın veren çeşmeyi öğrenmelidirler.

Metro için Ayrılık Çeşmesi İstasyonunun çevresinde yapılan yollar ve köprülerden dolayı Çeşme artık görünmez olmuştur. Çeşme bir an önce arkasındaki namazgâhıyla birlikte restore edilmeli ve tarihi hikâyesi üzerine yazılmalıdır. Hatta istasyonun adının verilme sebebi olduğu da yazılmalıdır.

                                         Marmaray’dan Sonraki Ayrılık Çeşmesi

Başka bir çözüm olarak esas yerinin çukurda kalması sebebiyle Çeşmeyi karşısındaki köşeye aktarıp rahat görülebilmesi de sağlanabilir. Ancak esas yeri, namazgâh alanıyla birlikte boş olarak muhafaza edilmeli ve bir köşesine gerekli bilgilendirme yazılmalıdır.

Çeşmeden adını alan arkasındaki Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ve her ikisinden adını alan Ayrılık Çeşmesi Sokağı da aynı şekilde elden geçirilerek koruma altına alınmalıdır.

Sevmediğim bir atasözümüz vardır: ‘Çok mütevazı olma öyle sanırlar’. Mütevazı olanların değersizleştirildiğini ifade eden bu atasözüne hiç değilse burada haklılık vermeyelim. Mütevazı Ayrılık Çeşmesine değerini verelim.

Ayrılık Çeşmesi kırgın ve mahzundur. Ancak asaletini ve değerini bilmekte, asla mütevazılığını kaybetmemektedir.
ARİF ATILGAN ARALIK 2015
Rakı Haftası Dolayısıyla Bir Rakı Anısı:

RAKI ANISI

Türkiye’de kış mevsiminin yoğun yaşandığı 1972 yılında, yedek subaylığımı o zamanki unvanıyla Diyarbakır 3. Taktik Hava Komutanlığında mimar olarak yapıyordum. Karlı geçen bir haftada İstanbul’a görevli olarak gidecektim. Uçakların kalkmadığını öğrenmiş, bir otobüs şirketinden zar zor bilet bulabilmiştim. Otobüsle 24 saat sürmesi gereken yolu 36 saatte gidebilmiştik. İstanbul’a kadar her yer bembeyazdı.

3-4 gün sonra İstanbul’dan Diyarbakır’a dönüşümde de kar ve kış devam ediyordu. Bu sefer trende bilet bulmuştum. İstanbul –Diyarbakır arası trenle 36 saat sürüyordu. Ama bu seyahat kış dolayısıyla 53 saat sürmüştü. Yani iki gün iki geceden fazla süren bir seyahat olmuştu.

Kuşetli denilen vagondaydım. Kuşetli kompartımanlarda üçer kişilik karşılıklı iki kanepe bulunurdu. Gece kanepenin oturulan kısmıyla kaldırılan arkalığı, üstteki geniş raf ile üç kişilik ranza haline getiriliyordu. Dolayısıyla geceleri altı kişi üçer kişilik ranzalarda yatabilme olanağı sağlamış oluyorlardı. Kompartımandaki diğer beş kişi Mardinli bir aileydi. Onlar değil ama ben yalnız olduğum için rahat olamıyordum. Bu sebepten arada bir yemek vagonuna çıkmayı tercih ediyordum.

Yemek vagonu İstanbul-Ankara trenlerindeki gibi kalabalık olmuyordu doğal olarak. Hatta çoğunlukla boş oluyordu bile diyebilirim.

Yine yemek vagonuna gitmiştim. Laf olsun diye sipariş ettiğim bir kadeh rakı ve beyaz peynirle masada oturuyordum. Pencereden dışarı bakıyordum ama dışarıda beyaz kar manzarasından başka bir şey görülmüyordu. Bir aralık vagondaki diğer tek dolu masadan bana seslendiklerini fark ettim. Birkaç kişinin oturduğu masadakiler beni yanlarına davet ediyorlardı. Bardaklarımı ve peynirimi aldım, masalarına gittim.

Kendilerini tanıttılar. Doğuda iş yapan insanlardı. Yaşça diğerlerinden büyük olduğu belli olan kişi kendisinin Silvan Başsavcısı olduğunu söylemişti. Ben de kendimi tanıttım.

Savcı Bey ‘Bu meret tek başına içilmez delikanlı, içilirse insanı çarpar. Bu sebeple seni aramıza davet ettik’ dedi. Teşekkür ettim. Sıra tanışmamızın şerefine kadeh kaldırmaya gelmişti. Bunun için birinin bir şeyler söylemesi gerekiyordu. Masaya yeni katıldığımdan bu iş bana düşmezdi. Savcı Bey kadehini kaldırdı ve bana bakarak ‘Rakıya neden İmam Suyu derler teğmenim, bilir misin?’ diye sordu. Susarak hukuk diliyle zımnen bilmiyorum demiş oldum. O, devam eden konuşmasında rakıyla ilgili önemli bir teoriyi açıkladı adeta: ‘Cemaatsiz içilmez de ondan’.. Kadehlerimizi tokuşturduk. Sohbetin marşına basılmıştı.

Doğrusu yaşamımın sonraki bölümünde rakıyla ilgili edindiğim pratik, bana bu teorinin doğruluğunu kanıtlamıştı.

Siz siz olun rakıyı tek başınıza içmeyin.
AA



1 Aralık 2015 Salı

DİYARBAKIR’DA DÖRT AYAKLI MİNARE
Arif Atılgan

1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yapılmış olan Dört Ayaklı Minare, Şeyh Mutahhar Camisi olarak ta anılan Kasım Bey Camisi’ne aittir. Halk, alanda Şeyh Mutahhar’ın mezarının bulunması sebebiyle camiyi onun adıyla tanımıştır. Yöreye özgü yığma taş olarak inşa edilen camide bir sıra siyah bir sıra beyaz taş kullanılmıştır.

                                                    Şeyh Mutahhar Camii

Minarenin dört ayağı İslam’ın dört mezhebini simgelemek amacıyla yapılmış. Bu konuda Diyarbakır surlarının dört ana kapısını simgelemek amacı olduğu da söylenmektedir.  Camiyle ayrı zamanlarda inşa edildiği sanılan minarede bir balkon ve petek bulunmaktadır. Türünde tek olan 500 yıllık minare, önemle korunması gereken bir tarihi eserdir. İnanışlara göre ayakların arasından yedi defa geçip dilekte bulunulunca tutulan dilek gerçekleşirmiş.

                                                        Dört Ayaklı Minare

Günümüzde çevredeki araç trafiği yoğunluğu dolayısıyla minarenin taşıyıcılığında sıkıntı yaşanmaktaymış. Son günlerde burada yaşanan çatışmalar sonucunda da ayaklar hasar görmüş. Yani taşıyıcılık açısından minare daha da sıkıntılı bir duruma girmiş.

                                         Minarenin Ayaklarının Eski Ve Yeni Hali

Dört Ayaklı Minarenin bulunduğu Balıkçılarbaşı semti ise kentin eski, tarihi kimliği olan bir semtidir. Dar sokaklarıyla dikkat çeken semtte geleneksel mesleklerini yine geleneksel şekilde yapmaya devam eden demirciler bulunmaktadır. 2013 yılında demircilerin yeni yapılacak sanayi sitesine taşınmalarının planlandığını okumuştum. Umarım taşınmamışlardır.

                                                       Demirciler Çarşısı

1972 yılında yedek subaylığım dolayısıyla Diyarbakır’da bulunmuştum. O yıllarda kentte faytonlar çalışırdı. Dar bir sokağa giren faytoncu ıslık çalarak karşıdan geleni uyarır, sokağa girmeden kendisini beklemesini sağlardı. Bu yöntem o kadar iyi işlerdi ki atların süratini kesmeden sokağa giren faytonla karşıdan gelen faytonun sokak ortasında karşılaştığına hiç şahit olmamıştım.

                                                            Dar Sokaklar

Zamanın geçmişte durduğu hissedilen, dolaşıldığında ise zamanın geçtiği hissedilmeyen mekânlar ve sokaklar bulunur buralarda. Günümüzde, tarihi kentin tarihi semtinin tarihi sokaklarının tarihi mekânlarında duyulan silah sesleri gerçekten çok üzüntü verici olmaktadır. Bir an önce semtin yüzlerce yıllık yaşantısına dönmesini dilemeliyiz hep birlikte. Ve de dört Ayaklı Minarenin yine gezmeye gelenlerin altında anı fotoğrafı çektirdikleri tarihi rolüne bürünmesini.. 
ARİF ATILGAN ARALIK 2015