25 Ağustos 2026 Salı

Köşe Yazısı

DEPREM KONUSU

2000-2010 arasında bir dönem Mimarlar Odası ve TMMOB Afet Komitesi başkanlığı yaptım. 17 Ağustos 1999 depreminin ertesi günü Gölcük’te bilirkişilik yaptım. 12 Kasım 1999 Düzce Depremi sonrası sahadaydım. Ayrıca Kandilli Rasathanesinde çalışmalara katılarak Deprem Uzmanı sıfatı aldım. Çok sayıda Depreme Karşı Yapısal Bilinç (dkyb) konferansı verdim, panelde konuştum, Tv’lerde açıklama yaptım. Yani ‘laf ola beri gele’ konuşanlardan değilim.

Binaların yapıldıktan sonrası çok önemli… Bir de Kentsel Dönüşüm var ki o ayrı yazı konusu. Ama ilk konu kimsenin fark etmediği, bilmediği, ilgilenmediği hayati konulardır. Özellikle yetkililerin bu yazıyı okumasını öneriririm.

Binaların bitimi sonrası…

İnşaat süreci dört dörtlük devam ediyor, her çeşit kontrol  yapılıyor ve bina bitiyor. İskan alınıp insanlar yerleşmeye başlıyor. Sonra?...

Görünenler var ki bunlar olağan hatta hak sayılıyor. Kat çıkmak, balkon kapamak vs gibi. 

 Sonradan Yapılan Eklemeler. (2005 Yılının Fotoğrafları)

Ben görünmeyenlere değinmek istiyorum. Onları fotoğraflıyamıyoruz…

Tam bir ‘Saldım Çayıra Mevlam Kayıra’ durumu. Her taşınan gerek taşınmadan önce gerekse taşındıktan sonra kendi dairesi içinde dekorasyon adı altında keyfinin istediği tadilatı yapıyor. Taşıyıcı olmayan duvarlar yıkıldığı gibi binanın taşıyıcı sisteminin parçaları olan kolon-kirişlere de zarar veriliyor.

2000 başlarında gördüğüm örnekleri yazayım.

Örneğin duvar kalınlığının üzerindeki dişler traşlanıyor. Bu arada demirlere zarar veriliyor. Etriyeler kesiliyor. Etriye dikine demirleri bir arada tutar. Dolayısıyla hepsinin birlikte çalışmasını yani kolonun bütünüyle görev yapmasını sağlar. Kesildiğinde kolon görev yapamaz oluyor. Daha ileri gideyim… Bazı yerlerde kolon ve kirişler ayrı ayrı bazen de birlikte kesiliyor. Binanın taşıyıcı sistemi bütünüyle çalıştığı için hemen çökmeyebilir. Ama en küçük sarsıntıda yıkılır.

Taşıyıcı olmayan bölme duvarları ise binanın depreme karşı direnmesini sağlar. Yatay salınıma direnç göstererek taşıyıcı kolon-kirişe yardımcı olur. Yani esas taşıyıcı elemanlar olan kolon ve kirişlere kesinlikle dokunulmamalıdır. Bölme duvarları ise bir bilenin görüşü alınarak yıkılmalıdır veya yıkılmamalıdır. 

Önerimi yazmak istiyorum.

İskanı alınıp bitirilen bir binanın teknik sorumlusu olmalıdır. Mimar, inşaat mühendisi veya Yapı Denetim Kuruluşu olabilir. Zaman içinde sorumlular değişebilir ancak sorumluluk bina var oldukça devam etmelidir. Bu kişiye bina teknik sorumlusu veya başka bir sıfat verilebilir. O bina içinde yapılacak her tadilat Bina Teknik Sorumlusunun onayı ile olmalıdır. Her değişiklik hem o kişide hem belediyede hem de Çevre Şehircilik İl Müdürlüğünde kayda geçmeli, dosyalanmalıdır. İzinsiz yapılan tadilatların cezası can yakmalıdır. Binaların bittiği günkü gibi kalması ancak bu şekilde sağlanır. Aksi takdirde yakın gelecekte bugün dört dörtlük yapılıp bitirilmiş binaların bazıları tekrar yıkılıp yapılma durumunda olacaktır. 

Günümüzde bazı binaların durup dururken çöktüğü haberlerini duyuyoruz. Ben böyle bir şeyin çok zor olabieceğini hatta olamayacağını iddia ederim. Yıkılmadan önce bina incelense mutlaka yukarıda yazdığım tipte hırpalanmalar bulunurdu.

Eski binaların sağlamlığını savunmuyorum. Çünkü onların hepsi 1975 yönetmeliğine göre yapılmıştır. O yönetmelikte İstanbul ve çevresi 2. Derece Deprem bölgesidir. 1998 yılındaki Yönetmelik ise İstanbul ve Çevresini 1.Derece Deprem Bölgesi ilan etmiştir. Ayrıca gerek malzeme gerekse yapı yapılması çok değişmiştir. Esas konuyu dağıtmamak için buralara girmek istemiyorum. Başka bir yazıda değinirim.

Bir de Yanık Beton ve Döküm Demir konusu var ama günümüzdeki Yapı Denetim sistemi içinde bunların olması mümkün görünmüyor.

Tekrar ediyorum. Bitmiş bir binanın kesinlikle teknik sorumlusu olmalıdır. Tamirat da tadilat da sorumlu teknik elemanın izniyle yapılmalıdır. Aksi takdirde yakın gelecekte yeni yapılmış binaları da yeniden yapmak zorunda kalacağız. Yeni güvenli binaların güvenliliğinden emin olmalıyız.

Üstelik bu kadar zengin değiliz. 

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

Not: Bu yazıyı İstanbul’da yaşadığım binadaki bir dairede yapılan tadilat dolayısıyla yazdım. Kamyonla moloz çıktı. Belki sorun yoktur ama huzursuzum.

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/kose-yazs-deprem-konusu-2000-2010.html

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/deprem-konusu

 

 

 


20 Ağustos 2026 Perşembe

 

İskeleler

KARTAL İSKELESİ

Kartal ilçesinin batısında Maltepe, kuzeyinde Sancaktepe, kuzeydoğusunda Sultanbeyli, doğusunda Pendik bulunmaktadır. Nüfusu 2025’deki sayıma göre 475630 kişi olup yüzölçümü 48000m2’dir. İstanbul’un en yüksek yeri olan Aydos Tepesi ile balkonu denilen Yakacık Tepesi Kartal’dadır. Aydos Uludağ’dan sonra çevredeki en yüksek tepedir. Yakacık’daki Ayazma ise en serin noktadır. Ayazma alttaki LİNK’tedir: 

https://atilganblog.blogspot.com/2018/08/yakacik-ayazma-ayazma-cay-bahcesi-ve.html

Kartal İskelesi’nin Son Zamanları. (1980’ler)

6.Yüzyılda Kartalimen isimli bir balıkçı köyüymüş. Diğer yandan Aydos kelimesi Rumcada Kartal anlamına gelirmiş. Sonunda çevrenin adı Kartal olmuş.

Çevrede bulunan kalıntılar 6. Yüzyıl başlarındaki Bizans’a kadar dayanmaktadır. 1080 yılında Selçuklu Sultanı Süleyman Şah Pendik, Kartal ve Maltepeyi ele geçirir. Bizans İmparatoru ile 1081 yılında yapılan Dragos Anlaşmasına göre Süleyman Şah Dragos Çayını sınır kabül edeceğini taahüt etmiştir. Kartal 1400 yılında Osmanlı topraklarına katılmış. 1888 yılında İstanbul Şehremaneti sınırları içine alınmış. 1987 yılına kadar İstanbul’un büyük bir ilçesi olan Kartal bu tarihten sonra komşu ilçelere alan vermiş 2009 yılında bugünkü sınırlarını oluşturmuştur.

1929 yılında Yunus Çimento Fabrikası faaliyete başlamıştır.

Yunus Çimento Fabrikası’nın Hammade Çukuru ve Deniz Kıyısında Fabrika

1947 yılında ilçe Sanayi Bölgesi olarak ilan edilmiş. Balıkçılık ve tarım ile geçinen ilçe o tarihten sonra değişmeye başlamıştır.

2000’li yıllarda sanayi tesislerinin Kartal’dan çıkarılmasına karar verilmiş.

2013 yılında İstanbul’un Anadolu Yakası Adalet Sarayı, 2019 yılında Kartal Dr. Lütfü Kırdar Şehir Hastanesi hizmete girmiştir.

Kartal’da çok miktarda sosyal, kültürel tesis bulunmaktadır. 

İskeleye gelirsek…

1857 yılında Kartal’da ilk vapur iskelesi açılır,

1872 yılında Haydarpaşa-Pendik demiryolunun açılması ile iskele çevresi hareketlenir,

1950-1970… Kartal-Yalova arasında Mudanya ve Çardak isimli arabalı vapurlar çalışır,   

1980’ler… . Sahil doldurulmaya başlanmıştır. Arabalı vapur kaldırılır,

1990’ların sonları… Doldurulan sahilde İdo İskelesi hizmete başlar.

2005 yılında Mimarlar Odası olarak İstanbul’da UİA (Uluslararası Mimarlar Birliği) toplantısını organize etmiştik. O yıllarda yöneticiydim. Kongrenin teması benim şiddetle karşı çıktığım ‘Kentler:Mimarlıkların Pazaryeri’ idi. Kongre Vadisi olarak Lütfü Kırdar Kongre Merkezi, Taşkışla, Taksim, Galatasaray arasındaki alan ilan edilmişti. Buranın düzenlenmesi için proje yarışması yaptık. Yarışmayı kazanan proje alana 60 adet kule vinç yerleştiriyordu. Tabii buna da çok karşı durmuştum. Neyse. O günlere dönmeyelim… Şişman Kediler olarak anılan dünyanın önemli mimarlarını davet etmiştik. Irak asıllı kadın mimar Zaha Hadid te konuklar arasındaydı. Onun konferansında salon tıklım tıklım doluydu. Kürsüye çıktığında genç kadın meslekdaşlarımız pop sanatçılarına yapılan gibi çığlıklar atıyordu… Ünlü mimar 2006 yılında İBB’nin  Kartal için yaptığı proje yarışmasını  kazanır. Biz Mimarlar Odası olarak bu projeye karşı çıkarız. Çünkü Kartal MİA (Merkezi İş Alanı) olarak düşünülüyor, nüfus artışı vs getiriliyordu. Amorf mimari tarz diyebileceğimiz bir proje yapılmıştı… Belediyenin uygulamasında yatay mimariler düşey hale getirilmiş, nüfus artışı aynı tutulmuştu. Sonuçta geniş fabrika arsalarına fazla m2’li imar hakkı verilmişti. Fikrimi söyleyecek olursam… Madem ki yoğunluk getiren bir proje uygulanacaktı, keşke Zaha Hadid’in projesi uygulansaydı. Hiç değilse dünyanın en marka mimarlarından birinin projesiyle oluşan Kartal olurdu.

Zaha Hadid’in Kartal Projesi

1950-1980 arası Kartal-Yalova arabalı vapurlarına binerdim. Önceleri şimdikiler gibi büyük değillerdi. Yukarıdaki kapalı salon 1.Mevki, aşağıda arabaların ortasındaki uzunca set üstü 2. Mevkiydi. O yıllarda kapalı mekanlarda sigara içmek serbestti. Bu sebepten salon havasız oluyordu. Hava iyiyse 2.Mevki bilet alır dışarıda zaman geçirirdim. Bir keresinde denizin ortasına gelmişken günlük güneşlik olan hava bir bozdu. Yağmur fırtına. Aşağıda 2.Mevkide oturanların hali berbat. Kaptan yukarıdan seslenmişti ‘Yukarıya gelin’ diye. Günümüzde mevki filan yok. Daha da güzeli vapurda sigara içmek yasak.

 Eski İskele ile Sahildeki Yeni İskele

O yılların ünlü köşe yazarı Refi Cevad Ulunay (1890-1968) Yunus’taki çiftliğinde yaşıyordu. Sabah çiftlikten istasyona Menekşe isimli eşeğiyle gelir, eşeğini kahyaya bırakıp trenle Haydarpaşa’ya gider, vapurla Karaköy’e geçer, oradan da dolmuşla Cağaloğlu’na Milliyet Gazetesi’ne işe giderdi. Akşam da aynı yoldan eve dönerdi. Üstad hayvanları çok severdi. Gündüz birine kızıp ‘Eşek. Kaz Kafalı.’ filan derse eğer,  mutlaka akşam çiftliğe döndüğünde o hayvanları öpüp özür dilermiş. Yaşım küçüktü ama onunla birlikte Peyami Safa, Burhan Felek gibi yazarları okumayı severdim.

1970’lerden beri Yakacık’ta Ayazma Çay Bahçesine giderim. Kartal’a yerleştirilen sanayi tesisleri deniz manzarasının güzel duygusunu yok ediyordu. Şimdi de yüksek binalar…

1970’ler… Yunus Çimento Fabrikası çalışıyor. E-5 Kartal kavşağına gelmeden yolun alt tarafındaki büyük çukurdan kalker (kireç taşı) çıkarılıyor, kazanlara yüklenip teleferik hattıyla deniz kıyısındaki fabrikaya aktarılıyordu... 

Kalker Çukuru ve Fabrika

Kalker taşları toz haline getirilip basit eklemelerle ısıtılarak karıştırılıyor, 50kg’lık torbalarla satışa sunuluyordu. O toz inşaatlarda çakıl-kum ve su ile karıştırıldığında kristalleşerek sertleşiyor. Yani beton oluyor... Fabrikanın biraz ilerisinde kamu kurumlarının lojmanları vardı. Hem onların hem de çevredeki evlerin çatıları çimento fabrikasının tozuyla bembeyaz olmuştu. Daha ileride demiryolunun üst tarafında futbol sahası bulunuyordu. Yemyeşil doğal çayırdı. Kadıköy’den bir takımla orada oranın takımıyla maç yapmıştım.

Fabrika 1990’ların başında kapatılır, 2010’ların başında yıkılır. Keşke Çimento fabrikasından kalan dev silolar muhafaza edilseydi. Önemli bir endüstriyel miras olurdu.

Yunus Çimento Fabrikası

1970’lerde arkadaşım Kimya Mühendisi Engin Dinçol bu fabrikada çalışıyordu. Çok sorumluluğu vardı. Özellikle döner fırının sönmemesi gerekiyor. Acil durumlarda gece bile fabrikaya çağırılıyordu. Bir süre sonra ayrılmıştı. Erken kaybettiğim arkadaşlarımdandır. Rahmet dileyelim Engin’e. 

Özetlersek… 2006 öncesi Kartal’da az katlı işçi evleri vardı. Sempatikti. 2006 sonrası gökdelenler yapıldı. İnsani ölçülerin üzerine çıkıldı. Düşünmeden edemiyorum. Zaha Hadid’in kazandığı proje yarışmasının amacı yüksek binalarla nüfus arttırmak mıydı?

Hep derim. İskeleler sadece iskele değildir. 

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

 https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/iskeleler-kartal-iskelesi-kartal.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/kartal-i%CC%87skelesi%CC%87

 

 

 

4 Ağustos 2026 Salı

 Köşe Yazısı

GEYİKLİ-DALYAN-BOZCAADA GEZİSİ

Yalova’dan yola çıktık. Tali yolları severiz eşimle. Geziyi yollardan başlatmış oluruz böylelikle çünkü. Gemlik’i geçince sağa Mudanya yoluna saptık. Çok virajlı bir yol. Kıyı kıyı Trilye’ye geldik ve ilk molamızı verdik. Olumsuz anlamda değişim gördüm. Yolluklarla karnımızı doyurduk. Kahve sonrası tekrar yola koyulduk. Ana yoldan değil tabii yine. Sağda itfaiyenin önünden devam ederek Karacabey’e kadar gittik. Hep zeytinliklerin içinden. Karacabey’den sonra Bandırma, Biga, Çan, Bayramiç, Ezine ve Geyikli-Dalyan. Kaldığımız otel Sunset. Tek tek müstakil evcikler. Değişik. 1 hafta çevreyi gezdik. Çevrenin içinde Bozcaada da var.

Sunset

Bozcaada çok kalabalık. Bağlar azalıyor. Tabiiki Ayazma Plajından denize  girdim. Ama oradaki buz gibi akan ve şampuan gibi saçları uçuşturacak kadar temizleyen duş paralı olmuş. O su kuyudan çıkar bildiğim kadarıyla. Oranın insanları belediyenin saat koyduğunu, mecburen paralı yaptıklarını söylediler. Merkeze döndük.

Ayazma Plajı

Bilinen şeyleri anlatmak istemiyorum. Herkes gitmiştir bu güzel adaya. Biz ilk olarak 2000’lerin başında gitmiştik. Ada boştu. Vapurdan çıkıp meydandaki erkek kahvesinde nefeslenmiştik. Bu arada  kalacak yer soruşturalım diye düşünürken oturanlardan biri ‘Yer lazım mı?’ diye sordu. İki sokak yukarıda pansiyonları varmış. Gittik. Eşi karşıladı. Bir odaya geçtik.

Eski Yılların Erkek Kahvehanesi Günümüzde Kafe

2000’li yıllarda karşımızda Talay Şarap fabrikasının arka kapısının girintisi vardı. Sabah üzerlerindeki çiyle getirilen üzümler santrifüj makinasına alınıp sapları ayrılarak içeri sokuluyordu. Fabrikanın içini de gezmiştim. 1  bekçi vardı sadece. Üzümler eziliyor, suyu süzülüp beton tanklara dolduruluyordu. Burada şeker kendi kendine alkole dönüşüyormuş. O arada fokurdadığını duyuyorsunuz. Arada bir tanklardan birbirine devrediliyor. Zamanını kaçırırsanız sirke oluyor.  Neyse… Detaylara girmeme gerek yok. Şarap imalatı yapmayacağız. Ada boştu. Ağustos sonu veya eylül başıydı. Bağ bozumu zamanı yani. Turizm bugünkü gibi değildi o zamanlarda. Öyle sokaklara yayılan restoranlar filan yoktu. Hatta esnaf bile yoktu. Bir bakkal ve bir de kasap vardı. Biz mangal da götürmüştük. Her akşam sardalya balığı pişirecektik. O balığı hiç bulamadık. Kasaptan et-kıyma alarak idare etmiştik. Bir tane de  fırını vardı adanın. Çiçek Fırın. Bizim pansiyondan  askeriye tarafına yürüdüğünüzde soldaki sokaklardan birindeydi. Oradan caddeye iniliyordu. Hani derler ya… Has fırın. Nefis ekmekleri vardı. Bir de şam kurabiyesi. Annelerimizin bize, eşlerimizin çocuklarımıza yaptığı ev kurabiyesi. Kurabiye dediğime bakıp ta küçük şeyler gibi anlamayın erkek hemcinslerim. Avuç büyüklüğündedir. Bilmeyen değil yapmayan kadın yoktur bence. Şam kurabiyeleriyle aşağıdaki büyük çay bahçesinde kahvaltı yapmayı çok sevmiştik. İşte bu bizde gelenek oldu. Her gidişimizde yapar olduk.

2026… Yine oraya uğradık. Fırınmız turistik olmuş. Çeşitleri çoğalmış. Önlerindeki küçük balkona masalar koymuşlar. Özel bir mekan olunca turlar geliyor ve nöbetleşe kullanıyorlar o küçük balkonu. Biz 4-5 çeşitten aldık. Tabii şam kurabiyesiz olmaz. Çay bahçemize indik. Birbirine yakışan iki şey. Çay ve kurabiyeler… Karnımızı doyurduk. Büyük bir keyifle geleneğimizi gerçekleştirdik.

Çiçek Fırın

Çay bahçesinde bir heykel vardır. Çoğu kişi kim olduğunu bilmez. O Halil Kaptan’dır. Lütfen bu LİNK’i de tıklayıp okuyun.  

http://atilganblog.blogspot.com/2023/09/

Halil Kaptan’ın Heykeli ve Biz

Eskiden Adaya Odunluk İselesi’nden gidilirmiş. Halil kaptanın mavnasıyla. 1986 yılndan sonra vapur çalışınca Geyikli İskelesi yapılmış. Dolayısıyla orası önemli bir merkez olmuş. Halbuki buranın esas yerleşimi Bergaz (Gökçebayır) Köyüdür. Geyikli minik bir köy, Dalyan ise daha da minik bir balıkçı köyü imiş.

2000’lerde Dalyan Köyünde iki villa yapmıştım. 80 evli bir siteydi. O yıllarda Odunluk İskelesi delik deşik harap bir haldeydi. Balıkçıların gemileri yanaşırdı. Hatta bir adetleri vardı o yıllarda… Tuttukları balıkları kasalara doldurup soğutuculu araçlarla naklederlerdi. Bu arada yere dökülen balıkları poşetlere koyup o sırada orada bulunan halktan kişilere dağıtırlardı. Bir keresinde kayınbiraderle oradayım. Biz bu adeti bilmiyoruz. Adamlar bize balık verince şaşırdık. Konuyu anlattıklarında almıştık.

Odunluk İskelesi

Günümüzde iskele tamir görmüş. Ama ana yola kadar yeme-içmeciler dolmuş. İskelenin ucunda yine balıkçı gemileri var. Değişmeyen şeyler hoşuma gider. Uçta birkaç kişi de oltayla balık tutmaya çalışıyordu. Orada uzun misinayla ucu demirsiz yani dibe batmayan oltayla zargana veya kırlangıç tutulur aslında. Bunları düşündüm ama adamlara bilgiçlik yapmak istemedim. Bu arada balıkçı gemisinden biri bana koca bir poşet dolusu balık vermez mi? Belli ki yerlere dökülmüş. Balıkçıların da yiyecek zamanları yok. Eşimle beni vermeye değer bulmuşlar. Teşekkür ettim. Otelde kaldığımı söyledim. Bir genç ‘Ağbi bana versene’ dedi ve aldı. Gitti. Balıkçılara sordum. ‘Burada böyle bir adet vardı. Bilir misiniz?’ diye. ‘Evet’ filan dediler ama hallerinden bilmediklerini anladım. Onlara eskiden balıkçı gemilerinin Yunan adaları tarafına gittiklerini, en az 2 hafta sonra döndüklerini, iskelede eşlerin-çocukların-ana-babaların kendilerini yolcu ettklerini anlatmadım. Ama içimden  çok teşekkür ettim. Bana o günleri anımsattıkları için.

Ezine’ye de gittim tabii ki. Tetik Köftenin köftesini yemezsem aklımda kalır çünkü. Uzun süredir babasının kopyası olan oğlu işletiyor. Her defasında bizi tanıması hoşuma gidiyor...Sonra da belediyenin yanındaki dodurmacı.. Ezine hayvancılığıyla öne çıkar. Bu sebepten süt ürünleri nefistir. Parkını, caddelerini beğendim. Çalışılmış. Sadece kapalı pazaryerini tutmadım.

Buna karşın çok sevdiğim Geyikli yerleşiminde bir salaşlık gördüm. Aman…

Dönüşümüz aynı güzegahtan oldu. Yalova’da ana yoldan çıkıp eve doğru doğrulduğumda eşim ‘Bravo sana. İyi yolculuk oldu.’ Dedi. Gençler bilmez. Bu kadar yıldan sonra eşlerden iltifat almak çok değerlidir. Nitekim biraz sonra ‘Yine de bundan sonra otobüsle gezelim’ deyiverdi.   

Pandemi sonrası ürkerek te olsa gezmelerimize dönmeye çalışıyoruz. Ama normalleşemedik. Tur şirketlerimiz daha bir alem. Kimi battı, kimi devretti, kimi tur yapmak yerine bilet satıyor. Yani ortam bizden farklı değil.  Olsun. Yeter ki ‘Hayat devam ediyor’ diyebilelim.

ARİF ATILGAN 2026 AĞUSTOS

https://atilganblog.blogspot.com/2026/08/yazs-geyikli-dalyan-bozcaada-gezisi.html

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/geyi%CC%87kli%CC%87-dalyan-bozcaada-gezi%CC%87si%CC%87