25 Ağustos 2023 Cuma

 DDY FENERBAHÇE KAMPI ANILARI

1960’lar… Fenerbahçe’deki DDY Kampı... Kapıdaki görevli Şefik Ağbi ve içerideki görevli Kamp Komiseri Altan Ağbi. İkisi de belalım gibiydi. Şefik Ağbi kapıda hemen her girişimde, Altan Ağbi de içerde hemen her gördüğünde kart sorar... Bir türlü beni tanır hale gelmezlerdi nedense. Gerçi işlerine gelince tanıdıklarını belli ederlerdi ya… Örneğin sezonun son günlerinde iskele ayaklarını sökmeye çalışan Altan Ağbi mutlaka benden yardım isterdi.

Bir anı…

Kampta yüzme yarışı yapılacak. Denize uzanan tahta iskelenin Askeri Kamp tarafında. Kardeşim Nihat küçüklerde ben büyüklerde katılacağım. Yarışmacılar sandalla Askeri Kamp tarafına götürülüyor, sandal iskeleye karşı yan duruyor ve oradan denize atlayıp tahta iskeleye kadar yüzülüyor. Artık kaç metreyse. Önce küçükler yarışıyor. Nihat birinci oluyor.  İkinci yarış büyükler. 8-10 kişiyiz. Biz de atlıyoruz. Önde gidiyorum ama iki yarışan bir anda bacaklarıma çarpıyor, duruyoruz tekrar yüzüyoruz. Sağ tarafta boş kalan arkadaş birinci, ben ikinci oluyorum. Esas hikâye akşam yapılacak ödül töreninde.

Evde yemeğimizi yiyip Kampa gidiyoruz. Tören üst kattaki misafirhanelerin bulunduğu tesiste yapılacak. Kupa mı, madalya mı verilecek? Merakla bekliyoruz. Tören başlıyor. İsimlerimiz anons ediliyor. Sahneye çıkıyoruz. İki yarışın ilk üçleri diziliyoruz. Ortalıkta kupa göremiyorum. ‘Herhalde madalya takacaklar’ diyorum içimden... Yetkili kişi geliyor ve hepimize birer çikolata veriyor... 

 Yarış Sol Tarafta Oluyordu

Şefik Ağbi anısı…

Her yıl bu tesis için kart çıkarma derdimize babam bir çare bulup sorunu kökünden çözmek istemişti. Altıntepe’de oturan akrabamız Ömer Ağbiye durumu anlatmış. O da ‘fotoğraf vs gönderin ben çıkarayım’ demiş. Babamın amcakızı Ayşe Teyzenin kocasıydı Ömer Ağbi. Devlet Demir Yollarında çalışıyordu. Nitekim kısa süre sonra kardeşim Nihat’ın ve benim kartlarımız geldi.

Ertesi gün kasıla kasıla Kampa gittim. Şefik Ağbiye kartımı gösterdim ve içeri giriyordum ki ‘Dur’ dedi. İçimden ‘Eyvah. Gene ne olacak bakalım’ diye geçirdim. ‘Bir şey mi var?’ dedim. Şefik Ağbi ‘Kartına bakayım’ dedi. Gösterdim. Aldı inceledi ve gülmeye başladı. ‘Yahu sen bizim İnekçi Ömer’in oğlu muydun?’ Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamamıştım. Sonra hemen uyandım. Ömer Ağbi haklı olarak kartları çocuklarına çıkarmış gibi yapmış. Dolayısıyla benim babam olarak gözüküyor da… ‘İnekçi’ kelimesini çözemiyorum.

Onu Şefik Ağbi anlatıverdi gülerken. O zaman uyandım ben de.

Ömer Ağbiler Altıntepe Nokta’dan yukarı çıkan Cihadiye Caddesinde otururlardı. Ankara Yoluna kadar o caddede birkaç bina vardı o yıllar. Çevre boş ve yeşillik.. Arazideki eğimden dolayı evin altında oluşan boşluğa ahır yapılmış. Ömer Ağbi de orada inek besliyormuş.

Bu yüzden DDY’de Ömer Ağbiye İnekçi Ömer diyorlarmış. O günden sonra Şefik Ağbiyle pek sorunum olmadı diyebilirim.

Büfe

Altan Ağbiyle ayrı anı…

O da içerde kart sorardı. Hem de denizden çıkarıp sorardı. Tüm semt orada olurdu. Bizler hiçbir yerden tat almazdık. Orası başkaydı. Bu sebepten her saçmalığı yapardık içeri girmek için.

Bir keresinde elbiseleri arkadaşıma vermiştim. Ben de Fenerbahçe Burnundan yüzerek geçecektim. Açıktan yüzüyorum. Ama Altan Ağbinin beni gözleriyle takip ettiğini görmüştüm. Nitekim tam merdivenlere geldim, O da karşımda. ‘Dışarı’ dedi. Bekliyordum zaten. Tekrar geriye dönmek için denize atladım.       

Ve son anı…

Günlerden Pazar. Yaz mevsiminin göbeği. Kamp çok kalabalık. Her kabini 5-10 kişi kullanıyor. Bizim kabin de öyle. Çevreden tanıdık birkaç kız da var hatta. Ben bir ara girdim ve çantamdan annemin koyduğu ekmek arasında beyaz peynir, domates, biber olan kocaman sandviçimi çıkardım. Resimli roman kahramanı Hoş Memo’nun sandviçi... Tam o sıra O kız da girmez mi? Herkes tanır... Sandviçimi sakladım. Sigarasını çıkardı ve yaktı. Başladı sohbete. Yer ve zaman berbat. Lafını bölemiyorum. Dışarı çıkamıyorum. Yanlış anlaşılacağımız muhakkak. Kabin tam büfenin karşısında. En kalabalık yer. Hele Altan Ağbi... Ki artık büyümüşüm de… Çocukça karşılayamam davranışını…  Nasıl kurtulacağımı düşünürken bir mucize oluyor. Arkadaşım Japon (At) Mehmet kabinin üzerinden kafasını uzatıp gırgır yapıyor. Kız da gidiyor. Derin bir Oh çekiyor ve keyifle sandviçimi çıkarıp yiyorum.

Bir sürü anı… Anılar… Yazmakla bitmez. Kahramanlarımızın çoğu bugün dünyamızı terk etmiş. Hepsine rahmet diliyorum.

Ama onları çok özlüyorum.

Günümüzde…

Altıntepe apartman doldu. Akrabalarımın evinin yerindeki binanın projesi bana ait… DDY Kampı bir aralık mültecilerin tesisi olmuştu.  Şimdi nasıl kullanılıyor bilmiyorum.

2023 yılındayız… 60 yıl geçmiş. O yıllarda bu yılları düşünmek…

İnanın… Aklımıza bile gelmiyordu…

ARİF ATILGAN 2023 AĞUSTOS

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/ddy-fenerbah%C3%A7e-kampi-anilari

 

https://atilganblog.blogspot.com/2023/08/ddy-fenerbahce-kampi-anilari-1960lar.html

 

14 Ağustos 2023 Pazartesi

 

AYDIN İHTİLALİ

1970’li yılların ortaları. Okullar ve askerlik bitmiş. Elimiz para da görmeye başlamış. Ve de henüz bekârız. Yani sorumluluk yok.

Yaz mevsiminde Bostancı’dayız. Zira iskeleye bağlı bir kayığımız var. Denize açılıyor, çay bahçesinde oturuyor, sonra da oralarda takılıyoruz. Arkadaşlarım bizim okuldan mezun kimya mühendisleri. Kadıköylü oldukları için onlarla vapurda başlayan dostluklar devam etmiş.

Özellikle içki masalarında derin sohbetler yapıyoruz. Bir gün Tedori’de otururken yan masadakiler kalkmıştı. Gidiyorlardı. İçlerinden biri bizim masaya gelmiş ve ‘Gençler sohbetinize kulak misafiri oldum. Bayıldım. Ne kadar dolu şeyler konuşuyorsunuz.’ Demişti. Kısacası derin ve dolu sohbetler yapıyorduk.

Bir süredir aramızda hukukçu da vardı. Arkadaşımızın arkadaşı... O gün Onunla dört kişiydik. Bostancı’da Salih Baba’da oturuyorduk.

68 kuşağıyız. Tabii ki derin konular konuşuyoruz. O yıllar gerek kamuda gerekse özelde işçi eylemleri, grevler oluyordu. Biz daima işçiden yanaydık. Ama kafa karıştıran tuhaf şeyler de olmuyor değildi. Örneğin bir fabrikada ortalığı süpüren kadının maaşı müdürden fazla olabiliyordu. Hatta kamuda da buna benzer şeyler duyuyorduk. Bir belediyede temizlik işçilerinin bazısı maaşlarının bir kısmıyla kendi yerine adam çalıştırıyor, kendisi başka işler yapıyordu. Hatta anne-babalar kızlarını isteyen damat adaylarının sendikalı işçi olmalarına dikkat ediyorlardı. Bunlar söylenti değil, gazete haberleriydi.

25 yaş civarındayız. Hep emekten yanayız. Ama eğitimliler ne olacaktı… Sıkılıyorduk açıkçası. İçinden çıkamıyorduk.

                                    Okumuş ta Emekçiler de Hep Birlikte Olmalı.

Avukat arkadaşımız bizi kendimize getirdi. ‘Aydın İhtilali’ dedi. O akşamın sohbet konusu belli olmuştu. Hatta o akşam da kesmemiş birkaç akşam bu konu devam etmişti.

Bu iş okumuşlarla yapılacaktı. Mimar, mühendis, avukat, iktisatçı, eğitimci vs. Örgütlenecekler ve bir anda işi bırakacaklardı. İşçinin iş bırakması gibi olmayacaktı bu. Birçok işyerinde grev yapan işçi yerine memurlar çalışıyor, bir şekilde siparişleri yetiştiriyorlardı. Ama boykotu eğitimliler yapınca işçi onların yerine çalışamazdı. Çalışsa bir işe yarar mıydı? Asla.

Örneğin bir binanın projesini, hesabını yapabilir miydi eğitimsiz biri? Sonra da kontrolünü… Hukuk bilip mahkemede savunma yapabilirler miydi? Hâkimler savcılar çalışmazsa mahkeme olabilir miydi? Adaleti mafya mı sağlayacaktı? Mühendisliğin birçok dalı var. Hangisini becerirlerdi. Makine, elektrik, maden, kimya, orman, ziraat… Öğretmen olmadan öğrenci yetiştirilebilir mi? Kaptanlar gemiyi götürmezse, gemi makine mühendisi çalışmazsa o gemi açık denizlere çıkabilir miydi? Hele doktorlar, eczacılar. Teşhis-tedavi yapılmasa, ameliyatlar tatil edilse, ilaçlar verilmese… İnsanların hali nice olurdu?  Pilotlar ‘uçmuyoruz, grevdeyiz’ deseler uçağı temizleyenler mi uçuracaktı? Kimyasal maddeleri karıştırıp hayatımızı kolaylaştıran yepyeni maddeler yaratan kimyacılar olmasa halimiz nice olurdu? Ekonomi, sanat, eğitim… Ve daha birçok… 

Kendimize gelmiştik. Omuzlarımız kalkmış, başımız dikilmişti. Değerimizin farkına varmıştık.  

Sonuçta demiştik ki ‘Okumuşlar olmadan olmaz’. Ama emek te kutsaldır. Her şey yerli yerinde ve değerinde olmalıdır.

Denge… Denge… Denge…

ARİF ATILGAN 15.08.2023 AĞUSTOS

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/aydin-i%CC%87hti%CC%87lali%CC%87

http://atilganblog.blogspot.com/2023/08/aydin-ihtilali-1970li-yllarn-ortalar.html

 


10 Ağustos 2023 Perşembe

 

YÜZME HAVUZLARI

Yıllar önce bir meslektaşımla yüzme havuzu yapmıştık. Uzun uzun havuz projesi anlatmayacağım. Bu tip anlatılar beni de sıkar. Esas konuya gireceğim. Havuz suyunun filtrelenmesi yani temizlenmesi nasıl olmalıdır? Olmaktadır.

Genel anlamda havuzun üst kısmından taşan sular arıtma tesisine veya odasına gönderilir. Başka noktalardan da gönderilen su orada arıtılır ve tekrar havuza pompalanır. Bu da havuzun kenarlarındaki ve dibindeki süzgeçlerden yapılır. Yani yukarı çıkan pis su alınıp temizlenerek dipten tekrar havuza gönderilir.

Arıtma odasında kalından inceye birkaç tabaka kum vardır. Pis su buraya yukarıdan gelir kum tabakalarında yabancı maddelerinden süzülür ve tekrar temiz olarak havuza verilir. Ama bu fiziksel arıtmadır. Katı maddelerin ayrıştırılmasına yarar.

Bir de suyun içerisine karışan zararlı ve pis sıvıların temizlenmesi vardır. İşte bu operasyona da kimyasal arıtma deniyor. Bir sürü detay, malzeme vs anlatılır. Tarif edilir. Özeti ve geneli iki adet malzemeyle iki adet iş yapılır kimyasal arıtma adına.

İlki klorlamadır. Biliyorsunuz içme sularına da klorlama yapılır. Klor ile su içindeki göremediğimiz zararlı kimyasallar yok edilir.

Diğeri ise halk arasında göztaşı olarak bilinen bakır sülfattır. Göztaşı “sihirli” bir maddedir neredeyse. Öncelikle yosunları yok eder. Sonra da havuzlarda hayranlıkla izlediğimiz o güzel camgöbeği rengi verir.

Kimyasal arıtmalara biraz daha dikkatli bakalım. Klor aslında su ile birleşerek asit olur. Dolayısıyla idrar, tükürük vs gibi zararlı maddeleri yok eder. Göztaşı suyun içindeki göze hoş gelmeyen canlıları temizler.

Bu maddelerin insana zararı olmaz mı?... Bu sebepten oran çok önemlidir.


Genel prensip durgun suların yosun tutacağı ve pis olacağı şeklindedir. Havuzda devri daim pompası bunun için vardır. Ancak yine de oraya özel sebeplerle yetersiz kalacağı düşünülerek yukarıda yazdığım fiziksel ve kimyasal arıtmalar yapılmaktadır. 

Özetlersek… Havuzların arıtma odaları görünmez. Neredeyse havuz kadardır. O kadar mıdır?... Suyun devamlı sirkülasyonunun olması gerekmektedir. Bunlar fiziksel şartlardır. Yine de genel ortam dolayısıyla yetmez. Bunun için de kimyasal sistemle temizlik gerekir. Yani klor ve göztaşı… Bunların hepsi gerektiği kadar olmalıdır. Ne az ne fazla.

Meraklı bir insanımdır. Gittiğim tatil tesislerinde havuza nasıl bakım yapıldığını da sorarım. Genellikle aldığım cevap, akşam havuzcunun gelip gerekeni yapacağı şeklindedir. Bazen havuzcularla da konuşurum. O yörede bu işle geçinen insanlardır. Birkaç tesisin havuz bakımını üstlenmişlerdir. Bildikleri en belirgin şeyin klor ve göztaşı atmak olduğunu anlarsınız. Hâlbuki bu malzemelerin oranı vs önemlidir.

Bir hafta kaldığım tesisin havuzuna girip çıktığımda mayom solar. Hatta aşınır. Yani eskir. Sebep, sudaki kimyasalların hesapsız kullanılmasındandır.

Bu işi ciddiyetle yapan tesisleri tenzih ederim.

Bir örnek vereyim. 1 ay kadar önce ünlü bir kaplıca tesisinin yüzme havuzuna gittim. Dip görünmüyordu. Ama yüzdük. Herkes gibi…

Bir havuzun dört dörtlük temizlenmesi için dört dörtlük tesis ve dört dörtlük eleman gerekir. Sahip, yetkili ve bakımcıyı kast ediyorum.

Son söz… Ben her zaman denizi tercih ederim.

ARİF ATILGAN 09.08.2023 AĞUSTOS

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/y%C3%BCzme-havuzlari

http://atilganblog.blogspot.com/2023/08/yuzme-havuzlari-yllar-once-bir.html

 

 

 

 


2 Ağustos 2023 Çarşamba

 BİR KİTABIN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yeni okuduğum kitabın kapağını kapadım ve düşünmeye başladım. Modalı yazar kendi çapkınlık hikâyelerini yazmış. Olabilir. Hoştu. Ama Moda dışındaki semtleri alt grup sayması ve oraların kızlarıyla yaşadığı çapkınlıkları anlatması bana sempatik gelmedi. Sanki o kızlar hafif, Modalılar ağırmış gibi. Hani ben de lise sondan itibaren bir artiste benzetilirdim ve de o konularda fena değildim. Ancak arkadaşlık ettiğim bütün kızlar benim için değerlidir asla muhabbetlere hele kitaplara konu olmazlar. Yine de Yeldeğirmenliliğim bir cevap vermeye zorluyor beni. Futbol takımları Moda Burnundaki otellerde kamp yapmayı pek severlerdi nedense...

Şaka bir yana… Değinmek istediğim konu-konular başka.

Öncelikle kendimi tanıtayım. 68 kuşağının tam göbeğindenim. Ülkeye sol düşünceyi en masum şekilde yerleştiren kuşaktır bizim kuşak. Bizden sonra ‘halk’, ‘emekçi’, ‘emek’ gibi kelimeler dillerde dolanmaya başlamıştır. Okuduğum kitabın yazarı da sol düşüncede bir gazetede yazmış. Yani halk tabiriyle solcu. Kendisini yakın geçmişte kaybettik. Saygıyla anıyorum.

Öğrencilik yıllarımdan beri dikkatimi çekmiştir. Özellikle ünlü solcular ekonomik durumu üst düzeydeki ailelerin içinden çıkmışlar. Psikolojileri de değişiktir. Halkı aydınlatmak onlara özel bir görevdir sanki. Dolayısıyla onlar aydındırlar. Evet, sadece sol düşünceye sahip oldukları için yaşamları alt üst olanlar vardır. Ballı bir şekilde yaşayacaklarına kaçak veya hapislerde ömür tüketenler olmuştur. Ama gerçek sol ekonomik durumu kötü olanların içinde yerleşmelidir diye düşünmüşümdür hep.

Osmanlı zamanına bakarsak… 1800’lü yıllarda henüz eğitim mahalle mektebi (sıbyan mektebi) durumundayken Anadolu’nun birçok köşesinde misyoner okulları bulunmaktadır. Buralardan mezun olanlar esnaflık yapmayacağına göre belli ki devlette görev almışlardır. Yabancı dil öğreten bu okullara ‘kolej’ denir. Siz bakmayın günümüzde bütün özel okullara ‘kolej’ denmesine..  

Cumhuriyet döneminde de kolejliler idarede yer almış. Almaları normaldir de. Çünkü onlar lisan biliyorlar. Ama sadece o okullarda lisan öğretilmiş. Devlet okulunda 6 yıl orta öğretim ve 2 yıl yüksekokul toplam 8 yıl lisan dersi gördük. Hiçbir işe yaramadı. Yaramaz da. Sanki bilerek öğretilmemeye çalışılıyor. Yabancı dilin grameri öğretilmeye çalışılıyor. Hâlbuki çat pat konuşmak öğretilse… Kapalı Çarşıdaki çıraklar birkaç ayda öğreniyorlar. Onlar örnek alınsa.  

Günümüzde ilkokullarda lisan dersi var. ‘Tamam işte. Artık öğrenecek çocuklar…’ dedim. Ne gezer. Aynı oyuna devam.

İki arkadaşım var. Biri kolej mezunu diğeri lise… Daha sonra ikisi de İktisat Fakültesinde okumuş. Kolej mezunu arkadaşım bir A.Ş.’de yönetim kurulu üyesi. Lise mezunu arkadaşım muhasebeci olmuş. Pratik bu.

Duyuyorum. Kolejlerin alışılagelmiş düzeni biraz bozuluyormuş. Yani iktidar oralara el atıyormuş. Gerek yok ki… İddia ediyorum. Düz okullarda kolejlerdeki gibi lisan öğretilsin. Kolejler kendiliğinden kapanır. Hatta daha da iddia ediyorum. Anadolu Liseleri merakı da son bulur.

Gelelim konumuza. Solculuk iyi eğitimlilere, hatta ekonomik durumu iyi olanlara özelmiş gibi… Bir gazetecinin konuşmasını duymuştum. ‘Biz doğunun solcularıydık. İstanbul’a gelince buradaki solcuların zenginliğine şaşırmıştık. Zaten bizi taşralı görüp yanlarına sokmamışlardı.’

1970’li yıllar sol hareketlerin güçlü olduğu yıllardı. Çalıştığım firmanın arabasındayım. Yalnızım. Bağdat Caddesinden geçiyoruz. Şoförüm dedi ki ‘Arif bey, devrim olursa ben şuradaki daireyi alırım.’ Yani iyi yerde oturanlar kötü yere, kötü yerde oturanlar iyi yere taşınacak ya… O sıralar bu tip konuşmalar oluyordu. Fabrikamız gecekondu bölgesi olan Alibeyköy’de idi. Dolayısıyla şoförler de oradandı. Bir an irkildim. Sonra düşündüm ki davranışı doğru... Onlar solcu olmalıydı ve onlar varlıklıları sinirlendirecek hatta uykularını kaçıracak laflar etmeliydi.

Doğrudur, yanlıştır. Sol düşünce öncelikle kendi sınıfında olmalıdır. Ama bizde bir eli yağda bir eli balda olanlar solcu oluyorlar. Tepeden baktıkları halka bilgi lütfediyorlar. Üstelik halka iniyorlar o arada. Sonra yine lüks hayata çıkıyorlar ve devam… Bu yüzden de sol olamıyor. Kimseyi kırmak istemediğim için örnek vermek istemiyorum.

Günümüzde solcular çocuklarını özel okula veriyor. Sağlık hizmetini özel hastanelerde alıyorlar. Ülkeyi ve dünyayı tartıştıkları içki masalarının bir gecelik hesabı işçi maaşına eşdeğer…

Belki de gerçek sol düşünce halkın kafasına girmesin diye böyle yapılıyordur. Olamaz mı?

ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2023

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/bi%CC%87r-ki%CC%87tabin-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnd%C3%BCrd%C3%BCkleri%CC%87

http://atilganblog.blogspot.com/2023/08/bir-kitabin-dusundurdukleri-yeni.html


30 Temmuz 2023 Pazar

 DİYARBAKIR SICAKLARI

Bugünlerin gündemi, havaların sıcaklığı. 27/07/2023 günü İstanbul’da rekor sıcaklık oldu. +40 derece. Hani bir laf vardır. ‘İstanbul’da olursa haber olur…’ Başka şehirlerde alası olur ama haber olmaz. Yıllar önce yaşadığım günleri anlatayım.

1971 sonbaharı ile 1972 sonbaharı arasında Diyarbakır’da yedek subaylık yapmıştım. 2. Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı’nda. Önce kışı yaşadım. -30 civarı. Uçaklar da otobüsler de kalkamazdı. Şehrin bazı bölgelerindeki dar sokakları 2m’ye kadar kar kaplamıştı. Bu sokaklar güneş alamadığı için mayıs ayında kardan kurtulmuştu.

Gelelim konumuza… Yaz mevsimine… Hazirandan itibaren sıcaklar başlar. Eylüle kadar devam eder. Bu dönemde benim görev yaptığım askeriyede mesai saatleri sabah 8 ile öğlen 13 arasında olurdu. Bildiğim kadarıyla diğer kamu kurumlarında da aynıydı. Dolayısıyla esnaf vs de buna uyardı. Zaten öğleden sonra sokağa çıkmak mümkün değildi. Biz de yazlık kıyafetlerimize geçiş yapardık.

1972 Yılında Yazlık Kıyafetimle Nöbetçi Subayı Nöbetimde.

Ben öğleden sonra lojmanların olduğu bölgedeki yüzme havuzuna giderdim. Zaman orada daha rahat geçiyordu.  Akşam subay gazinosundaki açık alanda otururduk. Uzun bir süs havuzu çevresinde pergoleli bir alandı. Projesini ve kontrolünü ben yapmıştım. Çimenlerle birlikte masaların bulunduğu alan da sulanır, akşam serinlik sağlanmış olurdu. Yemek. Muhabbet. Sonunda misafirhanedeki yatak odalarımıza giderdik. Onu ayrı anlatayım.

İki adet subay misafirhanesi vardı. Biri bekârlar için. Diğeri evliler için. Doğal olarak ben bekârlar misafirhanesindeydim. 2 katlı uzun binada arkalı önlü odalar sıralanmıştı.  Her odada iki yatak olup, iki odanın ortasında ortak kullanılan banyo-wc vardı. Pencere yerine Fransız balkonu konmuş. Yani çıkıntısı olmayan, sadece kapısı açılıp havalandırmaya yarayan balkon. Serinlik olsun diye balkon kapısını açardık. Mecburen. Sivrisinekler de içeri girerdi. Pantolonun üzerinden bacağınızı sokabilecek irilikteydiler. Yatak çarşafını banyoda sırılsıklam ıslatır, öylece yatağın üzerine sererdik. Tabii kendimiz de duş alır ve kurulanmazdık. Dökme mozaikle kaplanmış zemini de iyice ıslatırdık. Şortla yatardık. Sivrisinek için yanlış anımsamıyorsam HOV isimli bir sıvı vardı. Su gibiydi. Kokusuzdu. Eczanede küçük şişelerde satılırdı. Onu bütün vücudumuza sürer ve öyle yatardık. O sıvıdan sivrisinekler hoşlanmıyordu. Üstümüzde uçarlar ama asla konmazlardı. En fazla yarım saat içinde uyumak zorundaydık. Aksi takdirde aynı operasyonun, bütün detaylarıyla yeniden yapılması gerekecektir. Zira ıslak olan her şey kupkuru olurdu.

Uykumuz, uykudan çok baygınlık gibiydi. Kalkar kalkmaz duş alır, giyinir, mesaiye giderdik. Büro daha rahattı. Klima yoktu ama vantilatör vardı.

Hava sıcaklığını yazmayı sona bıraktım. +50… Asfalt yumuşacık olurdu. Üzerine kırılan yumurta anında pişerdi.  Sıcak hava o kadar durgun olurdu ki jetler gündüz kalkış zorluğu çeker, pilotlar sabah veya akşamüstü serinliğinde talim uçuşu yapmayı tercih ederdi.

Bu durum neredeyse 3 ay sürerdi. İstanbul’da 1 gün sıcak olunca herkes feryat eder. Medyada haber olur. Orada tüm yaz mevsimi öyle geçer. Haber olmayı bırakın farkına bile varılmaz.

Sıcağıyla, soğuğuyla, doğasıyla, insanıyla bir yıl geçirdiğim Diyarbakır’da anılarım da vardır, eserlerim de. Ayrılırken üzülmüştüm.

ARİF ATILGAN TEMMUZ 2023

NOT: 1972 yılında 30 Ağustos Zafer Bayramının 50. Yılı dolayısıyla yaptığımız anıtın önünde bugün milli bayramlarımız kutlanıyor. İç tarafında sadece ‘1972 yılında yapılmıştır’ yazıyor… Adım yazılmamış.  

http://atilganblog.blogspot.com/2013/09/diyarbakirda-anit-parktaki-anit-arif.html

 

 http://atilganblog.blogspot.com/2023/07/diyarbakir-sicaklari-bugunlerin-gundemi.html

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/di%CC%87yarbakir-sicaklari

 

 

26 Temmuz 2023 Çarşamba

 SİYASET (CHP)

Siyaset yazmak istemiyorum. Ama CHP’de öyle şeyler oluyor ki yazmadan geçemiyorum. Ben yıllar önce bugünlerin yaşanacağını yazmaya çalıştım. Ama gelen tepkiler kalemime fren oluyordu.

Bugüne kadar olanları bu LİNKten okuyabilirsiniz.

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/2023-se%C3%A7i-mleri-i-%C3%A7i-n-yorumlarim

2010 yılında Deniz Baykal’a yapılan operasyon sonucu Kemal Kılıdaroğlu partinin başına geçti. O günden itibaren hep yanlış yapıldı. Bir genel başkan yurt dışında gazetecileri ekip 8 saat kiminle ne görüşür? Ayrıca genel başkan Almanya’ya gidiyor, İstanbul’da ise İBB başkanı Ondan habersiz miting düzenliyor, Genel Başkan uçaktan indiği havaalanından ayrılmadan geri dönüp acele o mitinge katılıyor. Hâlbuki oradaki programını bozmadan devam etmeli ve gelir gelmez o İBB başkanını cezalandırmalıydı. Yapmadı.


Şimdi ne oldu? Aynı İBB başkanı yine genel başkanından habersiz partinin birçok yetkilisiyle ki bunların içinde K.Kılıçdaroğlu’nun yanında olanlar da var, zoom toplantısı yapıyor. Hala o kişiye dokunamıyor. Niye?

Diğer yandan Halk TV ile ilişkiyi kestiğini söylüyor. Partinin TV’ye ve bazı gazetecilere parasal yardım yaptığı ortaya çıkıyor.

Bu arada son anda ortaklığa katılan Zafer Partisi başkanı CHP başkanı ile yaptığı protokolü açıklıyor. Kimseye sormadan Sayın Genel Başkan onlara da bazı vaatlerde bulunmuş. Pekiyi de diğerlerine neler vaat edildi? Özellikle dışarıdan ortak olan HDP’ye… O partilerin birbirlerinden haberleri var mı? Eğer seçim kazanılsaydı bu vaatler tutulabilecek miydi? Aynı vaat birden fazla partiye verilmiş olabilir miydi? 

En önemlisi kaset skandalı olayının içyüzünü anlatacak bir kahraman çıkmayacak mı? Deniz Baykal’ın delegeleri yine Deniz Baykal’ı nasıl alaşağı eder?

2013 yılındaki Gezi olaylarından sonra nereden geldiğini anlayamadığım bir taktik uygulandı. İnsanların sadece AKP’yi öcü olarak görmesi sağlandı. Adeta herkese at gözlüğü takıldı. CHP’ye kimsenin bakmaması sağlandı. Sorun da burada. CHP’de birçok değişim yapıldı bu arada.

Ben Sayın Kılıçdaroğlu’nu tutmam. Genel Başkan oluş şekli bana ters çünkü. Ancak eğer parti partiyse Genel Başkanına sahip çıkmalı. Burası yeniçeri ocağı değil. Yerine göz diktiği gözüken Sayın E. İmamoğlu’na gelince… Genel başkan olmak için değil, partide tutulmak için ne yapmıştır? İstanbul’un başkanı İstanbul dışında her işle ilgilenmiştir. Ankara’nın başkanı da Ondan farklı değildir.

Diğer partilerle ilişkilere gelirsek. CHP’nin yoktan var ettiği partiler bugün onun başına dert olmaktadır. İYİ Parti, HDP ve altılı masadaki partiler. Özellikle İYİ Partinin İstanbul ve Ankara belediye başkanlarına olan özel ilgisine dikkat edilmelidir. CHP’nin iç işlerine karışmak durumu doğmaktadır.

Önümüzde yerel seçimler var. Sanki CHP yine bazı partilerle ortak olup onlara kendisine ait garanti belediyeleri ikram edecek. Bütün amaç onların desteğiyle İstanbul, Ankara gibi büyükşehir belediyelerini almak. Ya bu belediyeler kazanılamazsa. Verdikleri gidecek ama…

Bana göre CHP yerel seçime yalnız girmeli. Başkalarını değil kendini düşünmeli. Kazançlı çıkacaktır. En azından diğer partilere vereceği belediyeler kendinde kalacaktır. Kazanacağı büyükşehir belediyelerinde sadece CHP olacaktır. Destek vererek parti haline getirdiği diğerleri ise belki de yok olacaktır.

Ama daha da önemlisi parti bir an önce 6 Okuna dönmelidir. 6 Oka ters gelenler parti içinden temizlenmelidir. Bugüne kadar dışarı çıkarılan Atatürkçüler derhal partiye yeniden kazandırılmalıdır. Partideki mezhepçilik te yok edilmelidir. Dini, mezhebi ne olursa olsun dünyaya bakış aynılığına önem verilmelidir.

CHP’ye hizmet etmiş tüm başkanlar saygındır. Saygıyla anılmalıdır. Bunun tersini düşünmek ayıptır.

Kısacası CHP fabrika ayarlarına geri dönmelidir. Daha sonra da şu anda adı geçenlerin dışında yepyeni bir ismi başkan seçerek yoluna devam etmelidir. Aksi takdirde kolladığı partiler tarafından bitirilecektir. Bu görünmektedir.

ARİF ATILGAN 2023 TEMMUZ

https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/si%CC%87yaset-chp

 

http://atilganblog.blogspot.com/2023/07/siyaset-chp-siyaset-yazmak-istemiyorum.html 

 

23 Temmuz 2023 Pazar

VOLEYBOLCU HALDUN NAFİ BAZLAR

Haldun Nafi Bazlar... Galatasaray Lisesinde okurken iyi bir voleybolcu olduğunu herkese kabul ettirmişti.

Üniversitede ben mimarlıktayken O kimya bölümündeydi. Daha önce yazmıştım. Kimyacıların çoğu Kadıköy’de oturduğu için arkadaşlarım onlar olmuştu doğal olarak. Dolayısıyla Haldun da… 

Enine boyuna yapılı, yakışıklı ve de dünya iyisi bir arkadaştı. Ne bulursa içerdi denir ya. İçerdi işte. Galatasaray’ın ve Milli takımın değişmez oyuncusuydu. Bir anımı anlatayım.

1965-66 Galatasaray. Üst sıra (soldan sağa): Mustafa Izkır, Haldun Bazlar, Mustafa Salar. Alt sıra: Yalçın Gördürür, Yavuz Işılay, Nizamettin Hepşenol.

Ben okulun futbol takımında ve de voleybol takımında lisanslıydım. Açık söyleyeyim voleybol sevdiğim bir dal değildir. Sebebi de oyunda devamlılık olmaması. Yani sık sık kesilmesi. Neyse. Haldun’a gelelim.

O gün İTÜ’nün üniversiteler arası ligde maçı varmış. İlgili arkadaşlar takım kurabilmek için oyuncu arıyorlar. Beni buldular ve ‘Aman ortadan kaybolma’ dediler. ‘Tamam, kantindeyim’ dedim. Tam kantine girerken Haldun’u gördüm. ‘Gel oturalım. Maç varmış’ dedim. Aslında hiç niyeti yoktu. İstemeye istemeye oturdu benimle. Her şeye rağmen Ona lisans çıkarılmıştı ama hiçbir maça gitmemişti. Bu yüzden yöneticilerin aklına bile gelmiyordu. Sadece yöneticilerin değil rakip takımların da aklına gelmiyordu. O günkü rakibimiz şampiyonluğa oynuyordu. Tam net anımsamadığım için üniversitenin adını yazmayayım. Bizim arkadaşlar kantinden beni almaya geldiklerinde yanımda Haldun’u görünce hem çok şaşırdılar hem de çok sevindiler. Hatta inanamadılar. Maçın yapılacağı salona doğru yola koyulduk.

Maç için formalar giyilip oyuncular ortaya çıkınca rakip takımdakiler çökmüştü. İyi oyuncuları olan bir takımdı ve sıralamada birinciydiler. Bizim takım ise sonuncuydu. Hatta averaj takımı olarak kabul ediliyordu. Ama o gün bizde Haldun vardı. Haldun, beline kadar ağın üzerine zıplayan ve ağın yarım metre dibine inebilen ender oyunculardandı. Hatta tekti diyebilirim... Yurt dışında da iyi tanınan bir isimdi. O küt indiği zaman parkeleri oynatır salonda topun yere çarpma sesi yankı yapardı. Hele iyi bir pasör iyi top kaldırır O da gününde ve keyfinde olursa… Değmeyin gitsin. Karşısında takım dayanmaz.

Maç başladı. Bizim takımdakiler topu pasöre havale ediyorlar, O da Haldun’a kaldırıyor, Haldun da her durumda iniyor... Hatta bir süre sonra keyfi de yerine gelmişti. Gümbür gümbür iniyordu. Karşı takım için gerçekten üzülüyordum. Şanssızdılar. Eminim, ‘Nereden çıktı bu adam’ diye dertleniyorlardı. Maç 3-0 bitti. Rakip oyuncular çok üzgündü ama bir efsaneye karşı oynama şansı buldukları için de içlerinden seviniyorlardı bence.

Takımı tamamlamaya çalışırken Haldun’u bulmuştuk. Tek başına bir takımı…

                         
     
                                                    Haldun Nafi Bazlar

Rakip takım o maçtaki mağlubiyet dolayısıyla birinci olamadı. Biz de yani İTÜ de sonuncu olduk. İşin komiği Haldun da başka hiçbir maça gelmedi. Oynamadı. O gün bir rastlantı olmuş ve beni kırmamıştı.

1970 yılında okulu bitirdim.O biraz daha geç bitirdi sanırım. Askerden geldiğimde Altıntepe’ye taşınmıştık. Biz Tevfik Sağlam Caddesi’nde idik. Haldunlar da bir sonraki Bahar Sokağı’nın caddeye bakan köşesinde... Eski Altıntepeliler bilir. Annesi eski Türk Sanat Müziği şarkıcılarından Mualla hanımdı. Bir süre sonra evlerini müteahhitte verdiler. Apartman yapıldı.

Bostancı’da Onun sınıf arkadaşlarıyla yani kimya mühendisi arkadaşlarla ortak kullandığımız bir sandalımız vardı. İskeleye bağlıyorduk. Dolayısıyla Haldun’a sık sık rastlardık. Kıyılar doldurulduğunda Bostancı Plajının olduğu yerde bir meyhane açılmıştı. Orada rastlardık. Bir de Bostancı İskelesine inerken sağdaki binanın altındaki Salih Baba’nın Yerinde… Sonradan adı Güp Güp olmuştu.     

Çok içerdik. Ben evlenince bıraktım. Diğer arkadaşlar nasıl bıraktı bilmiyorum. Haldun hep devam etti. Üstelik çoğaltarak…

Galatasaray ile İstanbul ve Türkiye Şampiyonlukları, 1970-71 sezonunda ise Deplasmanlı Türkiye Ligi Şampiyonluğu yaşadı. Milli takımdaki başarıları hariç…

17 Şubat 2011 tarihinde Onu kaybettik.  

Kadın Milli Voleybol takımımızın kazandığı Dünya Şampiyonluğu bana yaşıtım bir efsane voleybolcuyu anımsattı. Haldun Nafi Bazlar’ı.

Kadın takımımızı kutlarken Haldun ve Onun kuşağını saygıyla anmayı unutmayalım..  

ARİF ATILGAN 2023 TEMMUZ

 https://arifatilgan.wixsite.com/arifatilgan/single-post/voleybolcu-haldun-nafi%CC%87-bazlar

 

http://atilganblog.blogspot.com/2023/07/voleybolcu-haldun-nafi-bazlar-haldun.html