20 Nisan 2015 Pazartesi

Haydarpaşa


BEHİÇ BEY (İNTANİYE) LOJMANLARI
Arif Atılgan

Behiç Bey Lojmanları, Haydarpaşa’da Darüleytam Binasının arkasında bulunur. 1918 tarihli Necib Bey Haritalarında yoktur. 1930 tarihli Pervititch haritalarında görünürler. Dolayısıyla 1920’li yıllarda yapıldıkları belli olmaktadır. 1. Ulusal Mimarlık dönemi yapılarındandır. Ancak mimarı belli değildir.

                                                         Behiç Bey Lojmanları

1920 yılında Behiç Bey Anadolu Demiryolları Genel Müdürü olmuştur. O yıllarda inşa edilen lojmanlara Onun adı verilmiş.

1935 yılında kendisine Atatürk tarafından ‘Bağımsız’ anlamında ‘Erkin’ soyadı verilmiştir.

1940’lı yıllarda açılan sokağa da lojmanların adı verilerek Behiç Bey Sokağı denmiş. Behiç Bey Sokağı Kadıköy-Üsküdar sınırıdır.

                                         Binanın Demiryolu Tarafından Görüntüsü

L şeklindeki bloğun uzun kenarı demiryoluna paraleldir. Burada 2 kapıdan girilen 2 blok vardır. Bloklardan birinde 5, diğerinde 8 daire bulunur. 2 katlı Bina, Bodrum+Zemin+1. Normal Katlardan meydana gelmiştir. Bodrum kat, arkadaki demiryolu tarafında kot düşüklüğü sebebiyle bahçe katı olur.

Kısa kenar ise demiryoluna diktir. Burada da 2 kapıdan girilen 2 blok vardır. Bloklardan birinde 5, diğerinde 3 daire bulunur. Burada da Bodrum+Zemin+ 1. Normal kat vardır. Ön-arka taraf arasında kot farkı yoktur.

Doğal olarak kısa koldaki bloklarda küçük, uzun kenardaki bloklarda büyük daireler bulunur. Ayrıca L’nin uzun kenarındaki iki kemerle arka taraftaki demiryolu tarafına geçilir. Bu geçitlerden birinde 2, diğerinde 1 daireye giriş vardır.

                                              Lojmanlar 1930 Tarihli Haritada

Burada 1+1 den 4+1’e kadar çeşitli büyüklüklerde daireler bulunmaktadır. Cephedeki kalorifer bacaları sonradan konmuş gibi görünmektedir. Bu durum kalorifersiz inşa edildiklerini göstermektedir.

TCDD çalışanlarının kullandığı konutlar makam düşünülerek planlanmış. Belli makamdaki kişiler tayin olduğunda boşalttığı lojmana yerine atanan kişi taşınabilirmiş.

1950’li yıllarda öndeki Darüleytam binası İntaniye Hastanesi olarak kullanıldığından lojmanlar İntaniye Lojmanları olarak ta anılmaktadır.   

1960’lı yıllarda ek olarak önce 5 dairelik, sonra 10 dairelik 2 Blok daha inşa edilmiş. Bunların birinde 80m2, diğerinde 100m2’lik daireler bulunmaktadır.

Behiç Bey Lojmanları Haydarpaşa Garı tesislerinden olup Rasimpaşa Mahallesi yani Yeldeğirmeni sınırları içersindedir.

ATILGAN BLOG  ARİF ATILGAN NİSAN 2019-04-20

Not: Bugün geçitlerde 2+2=4 daire girişi görülmektedir. Belli ki artık kömür kullanılmadığından kalorifer dairesinin bir kısmı daire yapılmış. Dolayısıyla geçitlerdeki 3 daire 4 olmuş.

 


                                           








Haydarpaşa



HÜNKÂR HAMAMI
Arif Atılgan

Trenle Haydarpaşa’dan Söğütlüçeşme İstasyonuna gelmeden önce sağ tarafta Taşköprü Caddesi tarafında görünen kubbe kalıntısı eskiden orada bulunan bir hamamın kubbesidir. Benim çocukluğumda burada bir hamam bulunmakta idi. Yani 1960 lı yıllarda bu hamam çalışmakta idi. Umarım daha fazla bilgi sahibi olamadığım bu yapının yıkılıp yok olmasına meydan verilmez.
ARİF ATILGAN HAYDARPAŞA KİTABI


                                                                      Hünkâr Hamamı


 Ön Arka Kapak Yeldeğirmeni

                                              






                                                   

                                                  

                                                                     Yeldegirmeni

                                                                                                Arif Atılgan
























































                                                 TMMOB MIMARLAR ODASI ISTANBUL BÜYÜKKENT SUBESI
                                                          ANADOLU 1. BÜYÜKKENT BÖLGE TEMSILCILIGI











































TMMOB MIMARLAR ODASI ISTANBUL BÜYÜKKENT SUBESI
ANADOLU 1. BÜYÜKKENT BÖLGE TEMSILCILIGI

Yeldegirmeni - Arif Atılgan

ISBN 978-9944-89-393-0

Birinci Baskı: 500 adet, Kasım 2007

Yayımlayan: © TMMOB Mimarlar Odası Istanbul Büyükkent Subesi Anadolu 1. Büyükkent
Bölge Temsilciligi

Iletisim: Anadolu 1. Büyükkent Bölge Temsilcigi, Rıhtım Cad. Iskele Sok. No: 27
Kadıköy 34716 Istanbul, Tel: (0216) 348 14 05-349 25 49-50, Faks: (0216) 349 25 48
e-Posta: mimaristanadolu@ttnet.net.tr - kadikoy@mimarist.org

Kaynak gösterilerek yapılacak kısa alıntılar dısında yayımcının yazılı izni olmadan hiçbir
yolla çogaltılamaz.

Kapak Fotografı: Nilgün Ören’in fotograf albümünden (Sabahattin Ören’in Annesi, 1968)

Yayıma Hazırlayan: H. Cevat Özdil

Kapak ve Baskı: Çizgi Basım Yayın Ltd. Sti. 0212.251 83 13, Galip Dede Cad. 77
Beyoglu 34420 Istanbul


                                           YELDEGIRMENI
                                                                            Arif Atılgan





























































                                TMMOB MIMARLAR ODASI ISTANBUL BÜYÜKKENT SUBESI
                                       ANADOLU 1. BÜYÜKKENT BÖLGE TEMSILCILIGI


            










Gazi Mustafa Kemal Pasa Ilkokulu ile ilgili sözlü bilgilendirmeleri için Okul
Müdürü Sayın Fikret Tekelioglu’na,

Ankara Han (Sungit Apt.) ile ilgili sözlü bilgilendirmeleri için Sungit Apartmanında
bir ömür geçiren ve bu kitap hazırlanırken aramızdan ayrılmıs olan,
arkadasım Mesut Günsev’in sevgili annesi Ismet Günsev’e,

Kadıköy Sifa Hastanesi ile ilgili sözlü bilgilendirmeleri için Sayın Müfit Ekdal’a,

Saint Euphemie Fransız Kız Ortaokulu ile ilgili sözlü bilgilendirmeleri için
Sayın Saadet Özen’e,

Çalısmalarıma her zaman içtenlikle yaklasmıs olan Mimarlar Odası Istanbul
Büyükkent Subesi Anadolu 1. Büyükkent Bölge Temsilciligi’ne tesekkür
ederim.

















                                                                                    4

17 Nisan 2015 Cuma

KENTTEKİ DEĞİŞİMLER
Arif Atılgan

Günümüzde, kentlerdeki değişimlerin artık öncekilerden daha farklı olduğu gözlemlenmektedir. Semtler dışarıdan kısa sürede yapılan müdahalelerle sadece binalarıyla değil, tüm yaşamıyla bambaşka şekil ve kimliğe dönüştürülmektedir. Doğal olarak ta buralarda yaşayan eski ve yeni insanlar arasında çeşitli uyuşmazlıklar oluşmaktadır. Konuya Yeldeğirmeni örneğiyle bakmak istiyorum. 

Yeldeğirmeninde 2010 yılında Canlandırma Projesi yapıldı. Canlandırma Projelerinin felsefesi gereği Semt vitrine konuldu, tanıtıldı. 3-4 yıl içinde semtte birbiriyle ilgisi olmayan insan kesimleri oluştu.
Bunları sıralarsak:
1-Eski Yeldeğirmenliler: Canlandırma Projesinden önce burada yaşayan insanlardır. Bu kesim Semtin eski sakin, ucuz, mahalle halini bilenler, sevenler, isteyenlerdir.
2-Eski Esnaflar: Mahalleliye hizmet eden ancak artık yok olmak üzere olan bakkal, manav, yufkacı vs. gibi geleneksel esnaflar.
3-Sanatçılar: Yazılanlara göre semtte 100 ün üzerinde sanat atölyesi oluşmuştur.
4-İşyerleri, Ofisler, Hosteller: Yeldeğirmeni’nin adı duyulunca buraya gelip yerleşenler.
5-Yeni Komşular: Bekârlar, çocuksuz aileler, entelektüeller.
6-Yeni Esnaflar: Semtin adı duyulunca burada açılan Kafe-Barlar.
7-Günübirlik Gelenler: Semte dışarıdan gelip buradaki mekânlarda zaman geçirdikten sonra gidenler.
8-Diğerleri: Bunların içinde iyi kötü çeşitli tip insanları görebiliriz.

Eskiler semtlerine gelen talepten ve yeni gelenlerden önceleri hoşnut olmuşlardır. Zira kenarda kalan semtlerine ilgi ve talep olmaktadır. Yıllardır kendi halinde olan semt canlanmaya başlamıştır. Mülkleri değerlenmiştir.

Ancak zamanla bu durumun kendilerine yarar mı zarar mı verdiği konusunda kararsız kalmaya başlamışlardır. Zira değerli mülkleriyle birlikte semt pahalı yaşanan bir yer olmuştur. Ayrıca artık kendileri ikinci planda kalmaktadır. Yüz yıllık bakkallar kafeye dönüşmekte, yeni gelenlerin kültür, adet ve gelenekleri kendilerininkiyle çakışmamaktadır. Sayıları oldukça fazla olan kiracılar ise kiraların yükselmesinden şikâyetçi olmaktadırlar.
  

                                                      100 Yıllık Bakkallar Kafe oldu.

Özellikle sayıları en çok olan Eski Yeldeğirmenliler sıkıntılıdırlar. Ancak kendilerini ifade edememektedirler. En zor durumda kalan onlardır. Zira kendi mahallelerinde sözleri geçmez olmuş, öte yandan pahalılıktan geçinememeye başlamışladır. Çevrelerinin bir anda işyerleriyle dolması onları şaşırtmaktadır. En önemlisi eskisi gibi yaşayamamaktadırlar.

Aslında diğerlerinin de birbirlerinden rahatsızlıkları vardır ama dile getirememektedirler. Semt uzun yıllarda yaşayacağı değişimi 3-4 yılda yaşamıştır. Oluşan insan kesimleri birbirleriyle ilişki kuramamaktadırlar. Hâlbuki uzun yıllarda olan değişimler insanların birbirlerine uyum göstermelerine fırsat tanımaktaydı.

Semt sözüm ona “soylulaşmıştır”. Hâlbuki gerçek soylulaşma kendi gibi olmaktır. 20.000 nüfusu olan semtte sayıları 500 kişiyi bulmayan yeni gelenler tanınmaktadır artık. Özellikle sinema hali yok edilmiş tarihi Özen Sinemasına gelenler semtlinin geleneksel yapısının çok dışında insanlardır. Üstelik yeni gelenler eskileri eğiten, terbiye eden rollerdedir nedense.

Oysa semt geleneğinde yeniler eskilere uyum sağlamak durumunda olmalıdır. Semte, oradaki yaşantıyı kabul ederek gelmelidir yeni gelenler. Tersine oluşan durumların o semtin yeniler tarafından zapt edilmesinden başka bir şey olmadığı bilinmelidir.

Canlandırma Projesi ile Yeldeğirmeni zapt edilmiştir.

Bu örneklere Tophane, Galata, Karaköy, Sulukule, Tarlabaşı, Beykoz gibi başka örnekleri de ekleyebiliriz. Kent merkezindeki yaşam alanları için yapılan projelerin tek amacının buraları rant ile yeni insanlara devretmek olduğu bellidir artık. Her ne kadar yeniler ve eskiler arasında bazı anlaşmazlıklar çıksa da sonunda galip gelen yeniler olmaktadır. Zira her konuda mücadele edebilen eskiler ekonomik konularla baş edememekte ve kendi yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalmaktadırlar.

‘Umarım semtlerimiz eskiden beri yaşayanlarının yaşamlarına devam ettiği alanlar olarak kalırlar.’ Diyemiyorum artık. Zira umudum tükendi.
ARİF ATILGAN NİSAN 2015







16 Nisan 2015 Perşembe


Mimarlara Mektuplarım



KAVAK SARAYI
Arif Atılgan
Haydarpaşa Kitabımla ilgili araştırma yaparken bu civarda Kavak Sarayı isimli bir saray olduğunu öğrenmiştim. Günümüze hiçbir izi kalamamış olan bu Sarayı ancak gravürlerde ve bölgeyi resmeden tarihi tablolarda görebilmekteyiz.

Kavak İskelesi Haydarpaşa ile Harem arasında, zamanında şimdiki Ankara Asfaltının üzerinden aktığı belli olan Kavak Deresinin denize döküldüğü yerde, bugünkü Selimiye Kışlasının altında bulunmakta idi. Bölge adını o yıllarda Gümrük İskelesi olarak kullanılan Kavak İskelesinden almıştır.

Kavak Sarayı

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u fethettikten sonra, Beyazıt’ta İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu alan civarına, 1454-1457 yılları arasında tarihte Eski Saray adı ile anılan Sarayı inşa ettirmişti. Bu Saray bitinceye kadar Edirne’de ikamet eden Fatih, daha sonra 1465-1478 yılları arasında da Topkapı’daki Sarayı yaptırmıştır.

1551 yılında ise Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), Anadolu Yakasında Üsküdar Sarayı adıyla da bilinen Kavak Sarayını inşa ettirmiştir. Kitaplar Osmanlının 3. Hanedan Sarayı olan bu Sarayı Mimar Sinan’ın yaptığını yazarlar. Kâgir bir şekilde inşa edilen Kavak Sarayı, taştan yapılmış Topkapı Sarayının yatık ve toprağa yakın oluşunun aksine bir görüntü sergilemektedir. Osmanlı Sarayları bina gibi değil yerleşim alanı gibi tasarlanmakta idi. Bu anlamda 90.000 m2 lik bir araziye yayılmış olan Sarayın bahçesinde 4 kapı bulunmaktaydı.

Kavak Sarayının Üsküdar tarafındaki bölgeye Harem denilmekte idi. Bunun sebebi ise Topkapı Sarayının Harem Mensuplarının Kavak Sarayına bu yoldan gelmeleri idi. Harem Osmanlıda herkesin girmesine izin verilmeyen yer anlamında kullanılmakta idi. Dolayısıyla bu bölümde bulunan kadınlara da harem denilmekte idi.

Öte yandan bu bölgeye Harem denilmesinin sebebini, burada Bizans İmparatoru Teodoros Laskoris’in (1204-1222) güneşin batışını ve İstanbul’u seyretmek için inşa ettirdiği Heraeum Sarayının bulunması şeklinde de iddia edenler bulunmaktadır. Harem İskelesine Osmanlıda Hünkâr İskelesi de denildiği söylenmektedir.
Osmanlı Zamanındaki Kavak ve Harem İskeleleri
Mimar Sinan’ın burada Sultan 2. Selim (1566-1574) ve Sultan 3. Murad (1574-1595) için birer köşk ve üç hamam yaptığı ayrıca Sultan 1. Ahmed (1603-1617) döneminde de Kavak Sarayında bir mescid yaptırıldığı bilinmektedir. Daha sonra Saray, Sultan 4. Murad (1623-1640) döneminde tamirat geçirirken genişletilmiştir.

Sultan 1. Ahmed (1603-1617) Divanı Kavak Sarayında toplamak istemiş ancak ‘gelenek Topkapı Sarayında toplanması şeklindedir’ denilerek bu isteği reddedilmişti. Ancak 1. Ahmed Felemenk Elçisini burada kabul etmişti.

4. Murad (1623-1640) 1635 yılında Revan Seferine buradan çıkmış ve tekrar buraya dönmüştür. Bu sebeple ertesi yıl 1636 yılında Saray Alanına Revan Köşkünü yaptırmıştır.

3. Osman (1754-1757) zamanında Has Bahçe içersindeki Hatice Sultan Sarayı yıkılarak arazisi öncelikle ordu komutanları ve paşalar olmak üzere halka dağıtılmış yani ihsan edilmişti. Bu sebepten de bölgeye İhsaniye denilmiştir.

Sarayın bahçe duvarları Selimiye Kışlasının Kavak İskele Caddesi tarafından Üsküdar-Kısıklı yolunun ayrılma noktasına kadar devam eder. Bu sebepten bu noktaya Duvardibi denmiştir.

18. Yüzyılda Osmanlı Sarayında yaşayanlar tarafından İstanbul Boğazı keşfedilmişti. Boğaz Kıyılarında yaşamak moda haline gelmiş ve buralara saraylar, köşkler, evler inşa edilmeye başlanmıştı. Dolayısıyla artık kullanılmayan Kavak Sarayı kendi kaderine terk edilmişti

3. Selim (1789-1807), 1800 li yılların başında yeni kurduğu Nizam-ı Cedid Ordusu için Kavak Sarayının arazisinde bir kışla inşa ettirmişti. 3. Selim kendi adını verdiği Kışlada yıkılan Sarayın malzemelerini kullandırmış, Saraydan artan bazı mermer parçalarını da Topkapı Sarayına götürerek muhafaza altına aldırmıştı.

Osmanlıda külliyeler cami merkezli oluşturulmaktadır. Ancak burada kışla merkezli bir külliye oluşmuş, külliyeden meydana gelen semte ise kışlanın adından dolayı Selimiye denilmiştir. Planları 3. Selim tarafından çizilen Selimiye Mahallesinde cami, tekke, hamam, mektep, çeşmeler, matbaa ve kumaş tezgâhları bulunmakta idi.

Topkapı Sarayı gibi yönetimsel olmayan, yazlık olarak kullanılan Kavak Sarayında 3. Murad (1574-1595) dönemi ile 1. Mahmud (1730-1754) dönemi arasında var olduğu bilinen yapılar şunlardır: Sivri Kasır, Kasr-ı Sultan Süleyman, Kasr-ı Mehmed Paşa, Kasr-ı Sultan Murad Han, Kasr-ı Sultan Ahmed, Kasr-ı Revan, Valide Sultan Dairesi, Haseki Sultan Dairesi, Hamamlar, Küçük Köşkler, Su Kanalları, Havuzlar, Ahır, İskele ve Sultan 1. Ahmed için yapılmış Mescid.

Yazılanlardan anlaşıldığı kadarı ile Kavak İskelesi, bugünkü Selimiye Kışlasının deniz tarafında kalmaktadır.

Bilebildiğim kadarı ile Kavak Sarayının bir fotoğrafı bile bulunmamaktadır. Amacım bu önemli eser ile ilgili araştırmalar yapılmasını sağlayabilmektir.

Geleceği iyi planlamak için geçmişimizden haberdar olmamız gerekmektedir sanırım.
ARİF ATILGAN MİMARLARA MEKTUP ARALIK 2011

Mimarlara Mektuplarım



VALİDE-İ ATİK KÜLLİYESİ
Arif Atılgan
Üsküdar’da M.Ö. 1000 yıllarına kadar yerleşim olduğu tespit edilebilmektedir. Burada sırasıyla Fenikeliler, Doğu Roma İmparatorluğu görülmüş, XI. Yüzyıldan sonra da Haçlı Ordularının Karargâh kurmaları dolayısıyla Latin egemenliği yaşanmıştır.
Üsküdar’da Türkler ilk olarak 1078 yılından itibaren sivil yerleşimlerde görülmektedirler. Burada Orhangazi zamanında Osmanlı Türklerinin egemenliği başlamış ve 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden itibaren Osmanlının etkisi etkin bir şekilde görülmüştür.
Bu sebeplerden çok eski yaşanmışlıkları olan Üsküdar tarihi eserler bakımından oldukça zengin bir ilçemizdir. İtiraf etmeliyim ki bu zenginlik sebebi ile Üsküdar konusuna girmek beni hep ürkütmüştür.
Bu duygular içersinde Valide-i Atik Külliyesini işlemek istiyorum.
     GirişKapısı.
                                                                 
Külliye 1570-1583 yılları arasında inşa edilmiştir. Sultan 2. Selimin baş kadını (eşi) ve Sultan 3. Murad’ın annesi olan Nurbanu Valide Sultan bu külliyeyi inşa ettirmiştir. Mimarı Mimar Sinan’dır. Ancak Caminin bazı bölümlerinde, Mimar Sinan’ın o yıllarda çok yaşlı olması sebebi ile yardımcısı Davud Ağa veya çıraklarından Kurban ( Kurbağa ) lakaplı Mimar Nasuh’un etkilerinin olduğu da düşünülebilinir.
Tarihi kayıtlardan Caminin 1589 yılında açıldığı belli olmaktadır. Bilindiği gibi Mimar Sinan 1588 yılında vefat etmiştir.
                                                                 Külliyenin Şeması.
Nurbanu Valide-i Atik Külliyesi veya Atik Valide Külliyesi adıyla anılan yapı topluluğu önceleri sadece Valide Sultan Külliyesi olarak bilinmekte idi. Ancak 1708-1710 yıllarında Sultan 3.Ahmed’in annesi Emetullah Gülnur Sultanın Üsküdar Meydanında yaptırdığı Külliyeye de Valide Sultan Külliyesi denilmiştir. Bu sebepten iki yapıyı ayırt edebilmek için buraya eski anlamında atik kelimesi ilave edilerek Atik Valide Külliyesi veya Valide-i Atik Külliyesi denilmeye başlanmıştır.
Bugünkü Çekmeköy İlçesi sınırları içersindeki Alemdağ Ormanları Atik Valide Vakfına bağışlanmıştı. Buralardan çıkarılan odun ve odun kömürü ile Vakıf gerek Valide-i Atik Külliyesinin ve gerekse İstanbul’un diğer yerlerindeki bu anlamdaki kuruluşlarının yaşamasını sağlıyordu. Alemdağdaki ilk yerleşimlerin oluşması Vakfın buralara getirdiği oduncularla başlamıştır.
Toptaşı semtine bu ismi Fatih Sultan Mehmed vermiştir. Toptaşı, Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethederken toplarında kullandığı taştan yapılan güllelerin adıdır.
Toptaşındaki bu Külliyede Kervansaray, Hamam, İmaret, Darüşşifa, Tabhane, Darulkurra, Cami, Medrese, Tekke (Hankah), Darülhadis, Mektep bölümleri bulunmaktadır.
Külliyede XVIII. Yüzyılın sonlarına kadar bir değişiklik yapılmadığı tespit edilmektedir. 1800 lü yılların başından itibaren bazı bölümlerinin kışla olarak kullanıldığı görülmektedir. Dolayısıyla kışla yapılan mekânlardan İmaret bölümü olduğu haliyle, Darüşşifa, Darülhadis ve Kervansaray bölümleri ise üzerlerine kat ilavesi yapılarak kullanılmışlardır. İmaret ve Darüşşifa 1865 yılına kadar askeri kışla, 1865 yılından 1927 yılına kadar akıl hastanesi, daha sonra tütün deposu olarak kullanılmışlardır.1935 yılında Gümrük Ve Tekel Bakanlığı’na devredilen Külliye Binaları, 1976 yılına kadar Yaprak Tütün Bakım Atölyesi olarak kullanılmışlardır.1931 yılına ait Pervititch Haritaları bu durumu doğrulamaktadır.
                                                        Pervititch Haritasında Külliye.
1950-1976 yılları arasında Darülhadis ve Mektep bölümleri Toptaşı Cezaevi olarak kullanılmış, 1976-1985 yılları arasında Cezaevine İmaret kısmı da ilave edilmiştir. Darüşşifa ve Kervansaray bölümleri 1977 yılından itibaren Üsküdar İmam Hatip Lisesi tarafından kullanılmış, 1985 yılında cezaevi boşaltılınca burası da okul haline getirilmiştir.1998 yılında Kervansaray Bölümünde yangın çıkmış bunun üzerine 1999 yılında binaların tamamı boşaltılmıştır.
Görüldüğü gibi Külliye çeşitli amaçlarla insanlara hizmet etmiştir. Ancak 1950 yılından sonra burada hapishane fonksiyonunun olması ilk inşa edildiği günün amaçlarına tamamen ters düşmektedir. Hele hapishane olarak kullanılırken aynı zamanda okul olarak ta kullanılması büyük bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Bu durumu Nurbanu Sultan o yıllarda bilebilseydi ne düşünürdü acaba?
                                                                 Külliye Ve Çevresi.
İstanbul’da bu tip tarihi yapılardan bahsedildiğinde mutlaka onlarla ilgili bazı efsaneler de akla gelmektedir. Valide-i Atik Külliyesi ile ilgili en önemli efsane Hızır’ın İstanbul’da Ayasofya Kilisesi ve Aziz Mahmud Hüdai Camiinden sonra üçüncü olarak ta burada, Caminin sağdaki minaresinin dibindeki mahalde görüldüğü şeklindedir. Bu sebepten insanlar burayı ziyaret ederler ve dilekte bulunurlar, bazıları ise dileklerini eski yazı ile pencere sövelerine yazarlarmış.
Efsaneler ve masallar benim çocukluğumda insanları çok etkilerdi. Bugün teknoloji çağında artık insanların böyle şeylerden çok ta etkilenmedikleri görülmektedir. Ancak bilinir ki İstanbul Efsaneler ve Masallar Kentidir.
Valide-i Atik Külliyesinde Tekkenin, Caminin veya Külliyenin avlusunda oturulduğunda, dışarının karmaşasından uzak adeta bir masal dünyası hissedilebilmektedir.
Üsküdar’da bulunan Toptaşı ve Paşakapısı Cezaevleri yoğun yerleşim olan mahallelerin arasında bulunmakta idi. Çocukluk yıllarımda, buralarda ikamet eden arkadaşlarım bazen hapishaneden kaçanların olduğunu anlatırlardı. Kaçaklar oradaki evlerin bahçelerinde gezinirler, kolluk kuvvetleri de o evlere kaçakları yakalamak için arama yapmaya gelirlermiş. O yaşlarda bu olayları bile birbirimize anlatırken bir efsane veya masal haline getirebilirdik.
Mimar Sinan’ın son eserlerinden biri olarak günümüze kalmış olan Valide-i Atik Külliyesi hırpalanmamalı, mümkünse müze-kültür merkezi haline getirilerek korunmalıdır.
ARİF ATILGAN MİMARLARA MEKTUP Ekim 2011
Açıklama:
Kervansaray: Kervanların ticaret yolları üzerindeki konaklama yerleri.
İmaret: Yoksullara yemek verilen yer.
Tabhane: Yoksulların barındığı ve hastaneden çıkanların nekahet dönemini geçirdiği bir nevi misafirhane.
Darüşşifa: Hastaların gerektiğinde yatarak tedavi edildiği sağlık kurumu.
Darulkurra: Kuran okuma dersi yapılan mekân.
Hazire: Külliye, cami, tekke gibi yerlerin avlularında bulunan mezarlar.
Medrese: Müslüman ülkelerde orta ve yüksek öğrenim görülen eğitim kurumu.
Tekke: Tarikatların ibadet, tören yaptıkları mekân.
Darülhadis: Hadis ilminin öğretildiği eğitim kurumu.

Mimarlara Mektuplarım



Yalova
Arif Atılgan
     Geçtiğimiz günlerde nüfus kütüğümün kayıtlı olduğu Yalova’ya sıkça gitmek durumunda kaldım. Bu sıralarda dışarıdan bir gözle Yalova’yı inceleme fırsatı buldum.

Çocukluğumda bazı yıllar yaz tatillerinde Hacı Mehmet köyündeki akrabalarımızda kalırdık. O yıllarla bugünü karşılaştırmak ve bir değerlendirme yapmak istiyorum.

1980’li yıllara kadar denizden Yalova’ya bakıldığında, tarlaların çeşitli renklerdeki yamalar gibi görünmesi çok hoş bir manzara teşkil etmekte idi. Denize dik uzanan iskeleye hem arabalı vapurlar hem de yolcu vapurları yanaşırdı. İskelenin önündeki meydanda etrafı açık, üzeri kapalı, daire şeklindeki bir yapıda Paşa Suyu çeşmeleri bulunurdu. Bugünkü İskele Meydanının neredeyse tamamının o yıllarda denizde kaldığını da ilave edelim. Paşa Suyunun kara tarafında ise iki katlı küçük bir yapı olan Belediye Binası bulunurdu. Belediye Başkanı Rahmi Bey’i 1970’li yıllarda zaman zaman Belediye Binasının önünde otururken görebilirdiniz.

Pazaryeri o yıllarda da bugünkü yerinde yine cumartesi günleri kurulurdu. O gün etraf, köylerden gelen öküz, at arabaları ile at, eşek, koyun, tavuk vs. gibi hayvanlarla dolardı.

Vapurdan indiğinizde sağ tarafta, bugün trafiğe kapalı olan, iki tarafında çınar ağaçları bulunan yoldan Çınarcık ve Termal’e gidilirdi.

Bugün ana aks olan Fatih Caddesi civarı Amerikalıların mahallesi idi. Karamürsel’deki Tesislerde çalışan Amerikalılar bugün aralarda tek tük örnekleri kalmış olan 1-2 katlı evlerde ikamet ederlerdi.

Şimdiki stadyumun yerinde mera olarak kullanılan büyük bir çayır bulunurdu. Bu çayırın ortasında etrafı ahşap çitle çevrilmiş top sahası bulunmaktaydı. Top sahası aynı zamanda at yarışları için de kullanıldığı için bu alana Koşu Yeri denilirdi. Fatih Caddesi’nin kara tarafında yerleşim yoktu. Koşu Yerine çıktığınız noktadan yukarı doğru Kamber Baba’ya baktığınızda sadece küçük amcamın evini ve mandırasını bir de metruk su değirmenini görebilirdiniz.

Kamber Baba’nın üstündeki Emir Bayırında ise zaman zaman benim de koyun ve inek güttüğüm büyük bir otlak ve öğlen sıcağında hayvanları gölgesinde dinlendirdiğimiz iki meşe ağacı bulunmaktaydı.

Bugün depremle Bütün Dünyanın tanımış olduğu Hacı Mehmet Ovası bereketli bir tarım alanı idi. Büyük ve Küçük Sazlık Mevkileri olarak bilinen bu alanda fasulye, patlıcan, mısır vs. yetiştirilirdi. 1970’li yıllardan sonra ovada ünlü Yalova elmasının yetiştiği elma bahçeleri oluşmuştu. Ancak 1990’lı yıllarda imar getirilmiş, ova yapılaşmaya açılmıştı.

1970’li yıllara kadar köylerinde elektrik, su olmayan, sahilinde tek tük denize girenlerin görünebildiği, İstanbul’un ilçesi, küçük bir yerleşimdi Yalova. Köylerde dere suyu içilir, derelerde çamaşır yıkanır ve gaz lambasıyla aydınlanılırdı. Tarlalarda karasabanla daha çok buğday ve tütün ekilirdi. Buğday orakla biçilir, harman yerinde taneleri ayrılırdı. Tütün kırılır, evlerde askılara dizilirdi. O yıllarda su değirmenlerinin aktif olduğu Yalova’nın nüfusunu ise daha çok Yunanistan mübadilleri oluştururdu.

Çınarcık yolu tarafındaki Gazi Köşkü’nün bulunduğu Çiftlik, önemle konuştuğumuz bir yerdi.

Yalova 1867 yılında Bursa Merkez Sancağı’na, 1901 yılında Bağımsız İzmit Sancağı’na bağlı kaza iken, 1929 yılında Atatürk’ün isteği ile İstanbul’un ilçesi olmuş, 6 Haziran 1995 tarihinde ise il olmuştur.

     Günümüzde Yalova 6 ilçesi, 9 beldesi, 43 köyü ve 847 km2 yüzölçümü olan 2010 sayımlarına göre 203.741 nüfuslu bir ilimizdir.

Yalova gerek denizden ve gerek karadan gelirken insanları yeşil bir görüntüyle karşılaması açısından çekici bir kentimizdir. Son yıllarda zayıflayan elmacılığın yerine çiçekçiliğin geliştiği bir ilimiz olmuştur. Depremde yıpranmış ancak yaralarını sarmış, insanı dinlendiren bir sayfiye yeri görünümündedir. Bu anlamda inşaat sektörüne dikkat edilmesinde yarar vardır.

Kentin sağlığı için kesinlikle düşük DOP’lu plan ve küçük m2’li parsel düşünülmemesi gereken Yalova’nın göze çarpan bazı sorunlarına değinmekte yarar vardır:

    Hacı Mehmet Ovasına yeniden çok katlı yapılaşma getirilmemesi gerektiği zaten medyada yeterince işlendi.

İskele Meydanında yeniden inşa edilen Hükümet Binasının yeri tam orası mıdır? Yanlış anımsıyor olabilirim ama yinede yetkililerin dikkatini çekmek isterim.

İskelenin yanında bulunan İnkılap Vapuru 2008 yılında Yalova’ya nikâh salonu yapılmak için getirilmişti. Bugün üzerine iki kaçak kat ilave edilmiş, dibine beton dökülmüş olan geminin hurdacılara gideceği söylenmektedir. İnkılap’ı kurtarmanın bir yolu yok mudur? 



2 Kaçak Katı İle İnkılâp Vapuru

Raif Dinçkök Kültür Merkezi paslı saç malzeme ile kaplanmış ilginç bir yapı olarak dikkat çekmektedir. Ancak genellikle kapıları kapalı olan bu yapı kullanılır hale getirilemez mi?

Raif Dinçkök Kültür Merkezi

Ayrıca Dinçkök Gurubuna ait olan AKSA Fabrikasının bulunduğu alanda bir termik santral inşa edilmektedir. İthal kömür yakılacağı söylenen ve 45 metre yüksekliğinde bacası bulunan tesis Yalovalıları çok üzmektedir. Zira neredeyse fay hattının üzerine denk gelen böyle bir tesisin yerinin burası olmadığı kesindir.

Yine AKSA Fabrikasının bulunduğu bölgede Hollanda kökenli Royal Vopak isimli şirketin inşa ettiği kimyasal atık depolama tesisi kurulmaktadır. Bu tesisin, 26 ha. arazide 710.000 m3 kapasiteli 150’den fazla depolama tankı ile dünyanın en büyüğü olma özelliğini taşıyacağı ifade edilmektedir. Ayrıca denize doğru yaklaşık 1 km. uzunluğunda inşa edilecek olan iskelesinin de buradaki fay hattının üzerine geleceği bilinmektedir. 1999 depremi sırasında AKSA Tesisleri içersindeki 6500 tonluk bir deponun hasar görmesi sebebiyle bile Yalova’nın boşaltılması düşünülmüştü. Bu tip depolar Avrupa’da hiç bulunmamaktadır, Asya’da ise Hindistan, Çin, Pakistan ve Japonya’da yerleşimlerden çok uzakta ıssız insansız alanlarda veya adalarda tesis edilmektedir. Her ne kadar kimyasal atık değil sıvı kimyasal, bitkisel yağ, petrol ürünleri stoklanacağı açıklansa da bu tesis o haliyle de sadece Yalova için değil, bütün Marmara için risk teşkil edecektir.

Termik Santral ve Kimyasal Depo insandan daha mı önemlidir, vazgeçilemez mi?

     Küçük bir çocukken rahmetli büyük amcamın kullandığı öküz arabası ile yukarıda bahsettiğim Çınarcık Yolunda ilerliyorduk. Nereden aklıma geldiyse ona 'Bir gün arabalar çoğalırsa yolun iki yanındaki bu çınarları kesebilirler' demiştim. Hiçbir tahsili olmayan bu insan birden ürpermiş ve 'Bu ağaçlar olmazsa yol ne işe yarar be Arif' deyivermişti.

Amcama bir gün Yalova’da kimya tesisleri, depoları ve termik santral yapılacağını söylesem ne derdi acaba?

ARİF ATILGAN Mimarlara Mektup Eylül 2011