29 Temmuz 2014 Salı


MELİH KORAY BİNALARININ KORUNMASI ÇALIŞMASI
Arif Atılgan
25 Temmuz 2014 Perşembe günü Mimar Yılmaz Kuyumcu ve Mimar Hasan Kıvırcık ile birlikte Mimar Melih Koray ile buluşarak Kadıköy Belediyesine gittik. Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısı Mimar Ülkü Koçar ile birlikte bir toplantı yaptık. Toplantı sonunda Melih Koray, Kadıköy Belediyesine eserlerinin korunması için gereken çalışmaların yapılması başvurusunda bulundu. Kadıköy Belediyesi Mimar Melih Koray’ın eserlerinin korunması amacıyla ilgili 5 Nolu Koruma Kurulunda tescil işlemlerinin yapılması konusunda kurumsal olarak çalışma yapacak. Bu durum oldukça sevindiricidir. Ayrıca Kadıköy Belediyesinin Bağdat Caddesi ile ilgili cephe çalışması yapacağı haberini de aldık. Anlaşılıyor ki Belediye Bağdat Caddesinin rast gele yapılaşmasını arzu etmemektedir.
 
Toplantı sonrasında Yılmaz Kuyumcu ile birlikte, Melih Korayla Onun Bağdat Caddesindeki binalarını fotoğraflamak üzere bir gezi yaptık.
 
Genel olarak mimarların mimarlıklarında tespit ettiğim bazı konular vardır. Örneğin:
-Sürprizler yaratabilmek için karmaşık planlar yapılır.
-Cephelerde genellikle net, geometrik, ciddi çizgiler kullanılır.
Mimarlar bu çeşit binalarıyla fazla ciddi, toplumun dışında kişiler gibi görünmektedirler. Bu durumun mimarın görüntüsündeki yansıması ise geri renktir. Mimarlar eserlerinde de giysilerinde de gri rengi taşımayı severler. Hatta benim ‘Gri Bina’ adını verdiğim, Mimarlar Odası İstanbul Şubesinin binasında da sadece grinin tonları görülmektedir.

Melih Koray’ın binalarında insanilik, olduğu gibi görünmek, duygularının istediğinin yaratılması vardır. Binalarında keyifli yaşam öne çıkarılır. Ferah girişli binalarının cephelerinde geniş balkonlar, taş, ahşap gibi doğal malzemeler, çiçeklikler bulunur. Çiçeklikler o şekilde düzenlenmiştir ki bahçe gibi olmuş balkonlarda çiçeği sevmeyen insanlar bile çiçek yetiştirirler. Dolayısıyla cepheler doğal malzemeleriyle, sarkan bitkileriyle bir doğa manzarası gibidir. İnsanı ister istemez kendine çeker. Melih Koray’ın binalarında o binaları kullananlar kendilerini ayrıcalıklı hissederler. Bu durumun Melih Koray’ın görüntüsüne yansıması ise fotoğraflarda da açıklıkla görüleceği gibi eserlerinin de kendisinin de renkli olması şeklindedir.


Bu gezinti esnasında şaşkınlıkla tespit ettim ki Bağdat Caddesinde beğendiğim bütün binalar Melih Koray’a aitti. Melih Beyin tarzı, binalarının kolaylıkla ayırt edilebilmelerini sağlamaktadır. İşte bu sebeplerden Melih Koray’ın binaları halkımız tarafından daha fazla fedakârlık edilerek tercih edilmiştir.


O gün Melih Bey başından geçen bir olayı anlattı. Bir gün kendisine bir telefon gelmiş. Telefon eden kişi oturdukları binanın mimarının kendisinin olduğunu, dolayısıyla binadaki bir sorun konusunda görüşmek istediklerini söylemiş. Melih Bey sözü edilen binaya gittiğinde o binanın kendisiyle bir ilgisi olmadığını görmüş. Bu durumu onlara söylediğinde ise bina sahipleri, müteahhidin onlara binanın mimarının Melih Koray olduğunu söyleyerek konutları sattığını anlatmışlar.

Konut satanlar kaç mimarın adını kullanarak başka mimarın binasını satarlar? Kaç mimarın tarzından binalarını herkes tanıyabilir? Kaç mimarın adını halk ezbere bilir? 

Görüldüğü gibi Melih Koray’ın mimarlığına halk karar vermiş.

Bu gezi esnasında CKM ye gidilen sokağın karşısındaki, anımsadığım kadarıyla adı Çam Apartmanı olan, binasının yıkıldığını gördük. O binanın karşısındaki binanın bodrum katında Kadıköy’ün iki diskoteğinden biri olan Budak Kulüp bulunurdu. Diğeri de Feneryolu İstasyonuna çıkan sokağın sağ tarafındaki binanın bodrum katındaki Top Pop Disko idi. Kadıköy’de başka eğlence yeri yoktu. Ben Budak Kulübü tercih edenlerdendim. Cumartesi akşamları mahallenin kızları beni beklerlerdi. Yanlış anlaşılmasın anneleri ben olmazsam gece kulübüne gitmelerine izin vermezdi. Budak Kulübe her gidişimizde keyifle izlediğim bu bina Bağdat Caddesinin en prestijli binasıydı. Yazık olmuş. Diğerlerini kurtarabilmeliyiz.


Aslında mimarlık camiasına tartışılacak önemli bir iddiayı iddia ediyorum. Melih Koray belki de halkın tercihi ile mimarlığı kabul edilen ilk mimarımızdır. Onun bütün eserlerinin listesini çıkarma çalışmaları başlatılmıştır. Umarım kendisine ve mimarlığına herkes tarafından gereken değer verilir.
ARİF ATILGAN MİMDAP Temmuz 2014

24 Temmuz 2014 Perşembe


Mimarlara Mektuplarım



RAGIP SARICA PAŞA KÖŞKÜ VE KORUSU
Arif ATILGAN

1960’lı yılların sonlarıydı. Sıcak bir yaz günü Fenerbahçe DDY Kampı Plajından beş arkadaş denize açılmış, yan taraftaki askerî kamp tarafına doğru yüzmeye başlamıştık. Daha sonra Dalyan’a kadar gitmeye karar vermiş, Dalyan açıklarında denizdeki dalyanların yanında ise Caddebostan’ı gözümüze kestirmiştik. Caddebostan ileride gördüğümüz o muhteşem köşkün bulunduğu yerdi: Sarıca Paşa’nın Köşkü. Bu köşkü istikamet alarak kumsalına çıktığımız Caddebostan plajından dönüşümüz, karadan kızgın asfaltta çıplak ayaklarımızla koşarak olmuştu.

Ragıp Sarıca Paşa Köşkü özellikle denizden bakıldığında Caddebostan’ın işareti olarak bilinirdi.
                                                       
                                                         Ragıp Sarıca Paşa Köşkü

 Ragıp Sarıca Paşa, 2. Abdülhamit devrinde sarayın mabeyincisi, kardeşi Arif Sarıca Paşa ise doktoruydu. Arif Sarıca Paşa’nın da Moda’da beş katlı, kesme taştan inşa edilmiş bir köşkü bulunmaktadır.

18. yüzyılın ilk yarısına kadar Göztepe-Bostancı arası sebze bahçeleriyle kaplıydı. Ancak buraları, ağaçlık ve kuytu olmasından dolayı olsa gerek, suçluların sürgün edildiği bir alan olduğundan “Cadıbostanı” diye anılmaktaydı. 1750 yılından sonra bu havaliye köşkler yapılmaya başlayınca Cadıbostanı, “Caddebostan” olarak değiştirilmişti.

Ragıp Sarıca bu köşkü 1906 yılında Caddebostan sahilinde A. Jasmund isimli bir mimara dört katlı, kâgir olarak inşa ettirmişti. Çok değişik bir mimari görüntüsü olan köşk kırk bin altına mal olmuş, tavanlarında altın varaklar kullanılmış, deniz tarafına ise bir kule yaptırılmıştı. Köşkün kara tarafına açılan çift kanatlı, büyük, oymalı, demir kapısının karşısında iki güzel bina inşa edilmişti. Bunlardan selamlık olarak kullanılanı son yıllarda yıkılmış, yerine apartmanlar yapılmış. Ancak yaverlerin oturması için yapılmış olan tek katlı taş bina bugün hâlâ bütün güzelliğiyle yerinde durmaktadır. Ragıp Paşa Köşkü’nün yanında ise, aynı korulukta, Tevhide Hanım Köşkü bulunmaktadır.

                                                        Tevhide Hanım Köşkü

Tevhide Hanım, Ragıp Sarıca Paşa’nın kızıydı ve onun köşkünü de Paşa inşa ettirmişti.

5929 m2 koruluk alanın içersindeki Ragıp Paşa Köşkü’nün bahçesinde uzun süreden beri yapılaşma sağlanması için çalışmalar yapıldığı bilinmektedir.

Göztepe Mah., 103 Paf., 1149 Ada, 119 Parselde bulunan bu arsa 9.3.2005 tasdik tarihli 1/5000 ölçekli Kadıköy Merkez E-5 (D-100) Otoyolu Ara Bölgesi Nazım İmar Planı’nda ve 11.5.2006 tasdik tarihli 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planı’nda koruluk alanlarda kalmaktadır. Koruluk alanlarda TAKS: 0,25, Maks Taban Alanı: 250 m2, Hmax:9,50 m., mevcut ağaçların korunması şartıyla inşaat yapılabilmektedir. Ancak bu parsel için, hem koruluk olması hem de içersindeki 1. derece tarihî eserden dolayı İlgili KTVKK’dan da görüş alınması zorunluluğu bulunmaktadır. Arsadaki ağaçların sıklığı göz önüne alınırsa inşaat yapılacak yer yok gibi gözükmektedir.

Kadıköy Belediyesi’nin internet sitesinden edinilen bilgiye göre 119 Parselin önemli bir kısmı “Yerleşime Uygun Olmayan Alan” sınırları içersinde kalmakta ve anlaşıldığı kadarıyla bu sebepten parselde inşaat yapılması zorlaşmaktadır.

Bu konuda hazırlanabilecek bir zemin etüt raporuna göre parselin büyük bir kısmı “Yerleşime Uygun Olmayan Alan”da kalmaktayken “Yerleşime Önlemli Alan” durumuna getirilerek bu alanda yapılaşma olabilmesi sağlanabilecektir.

Bu tip başvurularda, kamu kurumu olan belediyelerin yine kamu kurumu olan üniversitelerden zeminle ilgili rapor istemeleri en sağlıklı ve tercih edilen yöntem olmalıdır.

Genel olarak arsa sahiplerinin mülklerini inşaata açtırarak daha değerli olabileceğini düşünmeleri anlayışla karşılanabilir. Ancak bu tip tarihî eserlerin orijinal haliyle korunduğunda hem kendileri hem de toplum için çok daha değerli olacakları da bilinmelidir.
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2008 MİMARLARA MEKTUP

YENİ KADIKÖY
Arif Atılgan
A kişisine ait bir tescilli eski eser düşünün. B şirketine kiralamış olsun. B şirketinin sahibi de C kişisi olsun. C kişisi tescilli eski eseri kaçak bir şekilde tadil ederek üstelik yanındaki sokağı da kaçak bir şekilde binaya katarak kullanıyor olsun. Bu durumu başta ilgili Koruma Kurulu olmak üzere ilgili kamu kurumlarına AA isimli kişi de bildirmiş olsun. Koruma Kurulu ve diğer Kamu Kurumlarından AA ya ‘C kişisi en kısa zamanda tescilli eski eserin rölöve-restitüsyon-restorasyon projelerini hazırlayıp gerekli prosedürü tamamlayarak binada restorasyon uygulaması yapacağını bize bildirmiştir’ anlamında cevap gelmiş olsun. Ancak bu cevabın üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen konuda herhangi bir değişiklik de olmasın. 
A kişisinin yerine Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 2. Bölge Müdürlüğünü, eski eserin yerine Kadıköy’ün günümüze kalmış en eski sinema binası olan tescilli Özen Sinemasını, B şirketinin yerine KASTAŞ, C kişisinin yerine Bir Önceki Kadıköy Belediyesi yönetimini koyabilirsiniz. AA da ben.
                                    Özen Sinemasının Faaliyetine Son Verildiği İlk Yıllar.

Bu durumda bütün tescilli eski eser binası olanlar bu örneği emsal göstererek veya bir nevi içtihat kabul edilmesini isteyerek ilgili Koruma Kurulu ve başka kamu kurumlarına ‘en kısa zamanda gerekli prosedürü yerine getireceğim’ diye yazarlarsa tescilli eski eser binalarını istedikleri gibi tadil edip kullanma hakkına sahip olmazlar mı?

Hâlbuki yapılması gereken iş, ilgili Koruma Kurulunun tapu sahibini uyarması, yine de inşaat sahasındaki yasa dışılık düzeltilmezse durumu savcılığa bildirmesi değil midir?

Özen Sinemasının Tadil Edilmiş Hali. Elektrik Direğinin Sağ Tarafı Sokak, Sol Tarafı İse Orijinali Değil.

Bu mekândaki TAK çalışması ise özel şirketlerle ortak olarak değil Belediye, Çekül ve mahalleli birlikteliğiyle yapılmalıdır. O zaman TAK çalışmalarının nasıl olması tartışmaya açılabilinir.

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerden sonra Kadıköy’de yeni bir belediye yönetimi vardır. Herhalde Yeni Yönetimin bu konuya bakışı en kısa zamanda belli olacaktır.

Belediyelerin yasal zorunluluktan gelen rutin işleri vardır. Yol, su, kanal, ruhsat, inşaat, planlama vs gibi. Bir belediye bu işlerden bazılarını diğer belediyelerden farklı yapıyorsa bu durum o belediyenin tarzını oluşturur. Yine bir belediye rutin işlerinin dışında diğer belediyelerden farklı bazı işler yapıyorsa bu durum da o belediyenin tarzını oluşturur.

Kadıköy’ün son yirmi yıldaki değişimine bakıldığında Bir Önceki Kadıköy Belediyesi Yönetiminin, rutin işlerinden planlamayı genel olarak Kadıköy’ü ticarileştirecek şekilde yapmayı tercih ettiği belli olmaktadır. Ayrıca rutin işlerinin dışında TAK isimli çalışmayı başlattığı da görülmektedir.  Bunlar Bir Önceki Kadıköy Belediyesi Yönetiminin kendine özel kendini diğerlerinden ayıran tarzı olmuştur. Ancak bugün Bir Önceki Kadıköy Belediyesi yönetimi artık yoktur. Bu durumun ilgililer tarafından değerlendirilmesi gerekir.

Bugün Kadıköy Belediyesinde yeni bir yönetim kadrosu bulunmaktadır. Göreve gelen yeni yöneticiler eskinin devamını mı yapacaklardır, yoksa kendileri yeni bir yönetim tarzı mı oluşturacaklardır. Eğer bir şekilde eskiyi devam ettirirlerse yönetim değişikliği tartışma konusu olacaktır. Yeni yönetim kendi tarzını oluşturmalı ve bunu konuya aklı eren herkesle tartışarak programlamalıdır.

2000 li yıllarda, ‘arama konferansı’ vs gibi isimlerle yeni toplantı türleri yaratılmıştır. Bu toplantılar benim kuşağımın sıcak baktığı toplantı türleri değildir. Ancak Yeni Kadıköy Belediyesi Yönetiminin stratejik plan yapmak için düzenlediği bu anlamdaki hazırlık toplantılarından birine katıldım. Her toplantının bir yararı olduğunu düşünürüm. Bu toplantılardan belediyenin yararlanacağı bellidir. Benim kanaatim toplantıya katılanların da yararlandıkları şeklindeydi. Zira katılımcılar belediye, belediye hizmeti, kent, planlama, vatandaşlık gibi konularda aralarında tartışarak tespit ve öneri geliştirirken farkında olmadan kendi kendilerini bilgilendirmiş oluyorlardı.

Kadıköy Belediyesinin yeni yönetimi, tartışmalı klasik toplantılarla da halkın fikirlerini öğrenmelidir. Bu fikirlere göre kendine özel çalışma programını oluşturmalıdır. Bu anlamda Onlara inanılıyor, güveniliyor ve gerekenleri yapmaları bekleniliyor.

Kadıköy Belediyesinin yeni yöneticilerden olumlu duygular alınmaktadır.
ARİF ATILGAN MİMDAP TEMMUZ 2014

 

11 Temmuz 2014 Cuma


Mimarlara Mektuplarım



MODA’DA KÜÇÜK BAHÇE
Arif Atılgan

Kentlerde öyle parçacıklar vardır ki kent içersindeki yaşantımıza çok kolaylıklar sağlarlar. Ancak bizler onların bulundukları yerlerde hep var olduklarını düşünürüz. Ne zaman nasıl oluştuklarını pek düşünmez ve bu sebepten olsa gerek fazla önemsemeyiz. Bu Kent Parçaları karşımıza daha çok köprü, geçit, park, meydan vs şeklinde çıkabilmektedirler.

Sivil mimari merakımın yanında, onunla ilişkisi dolayısıyla olsa gerek, yine halkın kullandığı bu kent parçalarına da merakımın olduğunu ifade etmek isterim. Onların ne zaman, nasıl, niçin, kimler tarafından yapıldıklarını araştırmak, öğrenmek bana her zaman heyecan vermiştir.

Modada iskeleye inerken yolun sağ tarafında, Koço Lokantasının karşısında kalan üçgen alandaki küçük bahçeden bahsetmek istiyorum bu sayıda. Moda burnundan gelenlerin bir merdivenle İskele kotuna inmelerini, dondurmacılardan aşağıya doğru gelenlerin ise ferah bir şekilde denize yürümelerini sağlamaktadır bu küçük bahçe.

   Günümüzde Moda Parterini Sağda

1924 yılında buradaki sahilde odun deposu ve balıkçı kahvesi bulunmaktadır. Onların arkasında ise yokuş yukarı çıkan İskele Yolu boyunca, sol tarafta bu üçgen alan adeta bir çöplük durumundadır. Üst taraftaki evlerden çöp atılan alanda derme çatma balıkçı, tenekeci ve kundura tamircilerinin kulübeleri bulunmaktadır. O yıllarda yoğun kullanılmakta olan Moda İskelesinden çıkan vapur yolcuları kötü görünen ve kokan bu bölgeden geçmek zorunda kalmaktadırlar.
Yaşadığı yıllarda, Kadıköy’le ilgili birçok hayırlı çalışma yapmış olan Süreyya Paşa ( İlmen ) bu konunun da farkına varmıştır. Çözüm için ilk olarak kendi önerisiyle birlikte Belediye Başkanı Emin Beye konuyu açmıştır. Aslında Süreyya İlmen Kadıköy’den Fenerbahçe’ye kadar deniz kıyısından bir yürüyüş yolu hayal etmektedir. Kendisi, Fransa’nın Nice Sahilinde gördüğü gezinti bulvarının bir benzerinin Kadıköy’de de olmasını düşünmektedir. Bu yolun parçası olarak da Moda Burnundan İskeleye burada inşa edilecek bir merdivenle inilerek ulaşılabilmesi gerekmektedir. Önce merdiven için Belediye Başkanını ikna etmiş ancak istemediği halde merdivenin inşası işi kendisine verilmiştir. Süreyya Sinemasının inşaatında görev almış olan Mimar-Mühendis Kavafyan Efendinin projelendirdiği merdiven 1200 Liraya mal olmuştur. Süreyya İlmen 600 Lira bedelle aldığı bu işte de diğer bütün kent için yaptığı işlerde olduğu gibi mutlu bir şekilde zarar etmiştir. Merdivenin hizmete girmesinden sonra civardaki esnafı merdiven altına yerleştirerek onların da gönüllerinin hoşnut olmasını sağlamıştır.

Daha sonra sıra üst taraftaki üçgen alanın rehabilite edilmesine geldiğinde Belediye Başkanı değişmiş ve Başkanlık görevi Emin Beyden Muhittin Bey’e devir olmuştur. O yıllarda özel mülkiyetli olan bu arsanın üzerine büyük bir apartman inşa edilmek istenmektedir. Böyle bir inşaat yapıldığında Moda İskelesine inerken deniz gözükmeyecek, insanlar adeta sokak arasından vapura binmeye gitmek zorunda kalacaklardı. Bu sebepten dolayı önce arsanın istimlâki gerekmektedir. Bu amaç uzun uğraşlardan sonra Belediye tarafından gerçekleştirilebilmişti.

Süreyya Bey Belediyenin mülkiyetine geçen arsanın sivri köşesini kestirmiş, etrafına beton duvarla parmaklık yaptırmış, içersine çim ektirmiş, ortasına da mozaik bir panoya MODA yazdırmıştır. Bu işler için de o yıllarda 1000 lira harcama yapmıştır. Ancak daha sonra kıyıdaki odun deposunun yerine Moda Deniz Kulübü Binası yapılması Süreyya İlmen’in keyfini az da olsa kaçırmıştı. Zira Onun amacı Moda İskelesine inerken deniz ve Fenerbahçe Burnu’nun rahat bir şekilde görünmesinin sağlanması idi. Süreyya Paşa’nın anılarında alafranga adıyla Moda Parteri olarak bahsedilen bu alan, bugün ağaçlandırılmış ve içersine küçük bir gönüllü evi ile trafo merkezi yerleştirilmiş bir durumdadır. Ama yine de düzenlendiği günkü amacını sağlayabilmektedir.

Yapıldığı Günlerde Moda Parterini

1960 lı yıllar benim öğrencilik yıllarımdı. Bu yokuştan Moda İskelesindeki vapura değil ama Çay Bahçesine defalarca gidip gelmişimdir. O zamanlar Çay Bahçesinin hoparlörlerinden en çok duyduğumuz şarkı Marc Aryan’ın Moda Yolunda isimli şarkısıydı. O şarkıyı dinlerken, bir gün büyüdüğümde Çay Bahçesinden Koço Meyhanesine terfi edeceğim günleri hayal ederdim.   

Bugün gerek Modalılar gerekse Kadıköylüler buradaki merdivenin sağladığı kolaylıktan, küçük bahçenin verdiği ferahlıktan yararlanmaktadırlar.

İstedim ki buranın öyküsü de bilinsin.
ARİF ATILGAN MİMARLARA MEKTUP TEMMUZ 2011




28 Haziran 2014 Cumartesi


DÖNÜŞEN BEYKOZ
Arif ATILGAN 

Eski tarihlerde Beykoz, beylerin ve padişahların av köşklerinin bulunduğu bir çevre olarak göze çarpmaktadır. MÖ 700’lü yıllarda burada yaşayan Trakların kralının adıyla Amikos olarak anılan Beykoz, 1402 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihten sonra ise Kocaeli beylerinin ikamet etmesi dolayısıyla, “beylerin köyü” anlamında, “bey” ve Farsça “köy” demek olan “kos” kelimelerinin birleşmesiyle “Beykos” adını almıştır. “Beykos” daha sonra “Beykoz” olarak dillere yerleşmiştir.

Ancak, günümüzdeki yerleşim burada kurulan üç fabrika ile oluşmuştur. Bu fabrikalar Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası, Paşabahçe Tekel Fabrikası ve Paşabahçe Cam Fabrikası’dır.

                                                                            Siteler       
                                                  
İlk olarak 1812 yılında Beykoz’da deri imalathanelerinin oluşmasıyla orduya palaska ve kuşam takımları üreten bir deri atölyesi kurulmuştur. Bu atölye 1842 yılında kundura da üretmeye başlamış ve bu kunduralar Avrupa’da Fransız kunduralarından daha çok tercih edilir olmuştur. 1912 yılında tesise buhar kazanı alınmasıyla günde 1000 çift kundura üretimine ulaşılmış ve atölye artık bir fabrika durumuna gelmiştir. 11 Temmuz 1933 tarihinde ise Sümer Bank Deri ve Kundura Sanayii kurulmuştur.

Tekel Fabrikası; 1922 yılında Hasan Hulki Bey isimli bir kişinin, 1900’lü yılların başlarından beri Paşabahçe sahilinde mum üretimi yapılan bir tesisi satın alarak alkollü içki üretmeye başlamasıyla kendini göstermiştir. 1 Ekim 1933 tarihinde devletin bu tesisi Hasan Hulki Bey’den 160.000.- TL’ye satın alarak Paşabahçe Tekel Fabrikası’nı kurmasıyla da resmen çalışmaya başlamıştır.

Beykoz’da cam üretimi, Osmanlı döneminde kent içinde bulunan küçük atölyelerin oradaki yangın riskinden korunmak için yerleşim yeri bulunmayan Paşabahçe’ye taşınmasıyla gerçekleştirilmeye başlamıştır. 17 Şubat 1934 tarihinde ise bu atölyelerin yakınında Trakya Şişe ve Cam Fabrikası A.Ş. kurularak hayata geçirilmiştir. Cam üretimi MÖ 10. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da, MS 10. yüzyılda ise Orta Anadolu’da yapılmıştır. İstanbul’da ise Paşabahçe’de sürdürülen camcılık günümüze kadar devam etmiştir. Bu sebepten her biri ayrı sanat eseri olan çeşm-i bülbüllerin yakın tarihteki evi Paşabahçe’dir.

İşte bu üç fabrikaya Boğaz vapurlarıyla gidip gelen işçilerin daha sonra işyerlerine yakın yerleşme istekleriyle Beykoz semti oluşmuştur.

                        
                                                  1900 Yıllarında Beykoz İskelesi

Beykoz, bu fabrikaların beslediği halkıyla kendi içinde ekonomisini oluşturmuş bir semtimizdir. Bu üç fabrikadaki işçilere kamu idaresinde çalışanlarla esnaf da katıldığında Beykoz’da 15-20 bin kişinin çalıştığı tespit edilebilir. Beykoz bu çalışan kesimin baktığı aile fertleri ile 80-100 bin civarı bir nüfusla 1980 yılına kadar gelebilmiştir. Bu nüfus 2000’li yıllarda 216 binlere ulaşmıştır.

Geçtiğimiz son 10-20 yılda Beykoz’da bir dönüşüm başladığı izlenmektedir. Burada lüks villaların inşa edildiği, öte yandan Beykoz halkını besleyen üç fabrikanın da faaliyetlerine son verildiği görülmektedir.

2004 yılında önce Paşabahçe Cam Fabrikası kapatılmış, ardından diğer iki fabrikada da üretime son verilerek üç fabrika satılmıştır. Satın alanlar bu tesisleri arsaları için satın aldıklarını açıkça ifade etmişlerdir.

Beykoz’a can veren bu üç fabrikanın kapatılması Beykozluları derinden etkilemiş ve semtli işsiz kalmıştır. Bugün Beykoz’un gerçek sahibi olan Beykozlular yeni gelen zengin tabakanın yanında hizmetkârlık işi bulduklarında sevinir olmuşlardır. Zaten bir kısmı da yaşayabilmek için Beykoz’u terk etmektedir.

Bu durum tipik bir dönüşümdür. Dönüşümde sadece binalar değil, sosyal, kültürel yapı, gelenekler ve en önemlisi insanlar da dönüşmektedir. Beykoz artık on yıl önceki Beykoz değildir. Bu dönüşüm devam edecektir. Marinalar, oteller, lüks konutlar inşa edilecek; Beykoz, Beykozlunun yaşayamayacağı yüksek ekonomik seviyede bir semt olacaktır. Kısacası bundan on yıl sonra bundan on yıl önceki Beykoz’dan hiçbir iz kalmayacaktır. Son Beykozlu, semtini terk ettiğinde ise Beykoz dönüşümünü tamamlayacaktır.

Halbuki Beykoz’da daha değişik bir uygulama yapılabilir, dönüşüm yerine yenilenmesi sağlanabilirdi.

Bu üç tarihî fabrikada ilk yıllardaki geleneksel üretim, nostaljik bir şekilde kendilerine ayrılan bölümlerde sürdürülebilir, modern üretime ise fabrikaların diğer taraflarında yine devam edilebilirdi. Ayrıca bu geleneksel üretimi izlemek için Beykoz’a dünyanın her tarafından turist gelmesi de sağlanabilirdi. Onlar için çevreyi bozmadan yapılacak konaklama tesisleri devreye sokulur, hem daha çok hem de sürdürülebilir bir gelir elde edilebilirdi. Üstelik bu çalışmalar esas amaç olan semtin geçmişinin korunması ile gerçekleştirilebilirdi.

İtalyanlar MS 10. yüzyılda Anadolu’dan etkilenerek yaptıkları cam üretimini bugün Venedik’in yanı başındaki Murano adasında geleneksel bir şekilde küçük atölyelerde devam ettirmektedirler. Dünyanın her yanından insanlar bu adacığa onları izlemek için gelmekte ve atölyelerin kapısındaki küçük dükkânlardan alışveriş yapmaktadırlar. Göründüğü kadarıyla da bu küçük adacığı dönüştürmeyi hiç düşünmemektedirler.

Dönüşümü savunanlar turizm ve ticareti artırarak daha çok gelir elde edeceklerini ifade etmekte, ama kenti tükettiklerinin farkına varmamaktadırlar.

Kentsel dönüşüm, kentte kentli bırakmamak ana fikriyle yapılmakta ve kenti başkalarına satmak şeklinde gerçekleştirilmektedir. Halbuki kentli olmadan kent olamaz.

Kentsel yenileme ise kentliyi asla yok saymadan onlarla birlikte hazırlanan projelerle bölgeye şehircilik, mimarlık, mühendislik hizmeti sokmak şeklinde oluşmaktadır.

Beykoz, kentsel dönüşüm açısından bir laboratuvardır. Dönüşümcüler burada olanları iyi izlerlerse yakın zamanda bu semtin hafızasının kaybolduğunu göreceklerdir.

Umarım Beykoz’un bu talihsiz deneyiminden ders alınır ve bütün İstanbul’un geçmişinin yok edilmesinden vazgeçilir.
ARİF ATILGAN Temmuz 2007 Mimarlara Mektup

 

 

26 Haziran 2014 Perşembe


Mimarlara Mektuplarım



DALGAKIRAN (MENDİREK)
Arif Atılgan

1869 yılında Haydarpaşa Çayırı’nda, şimdiki Et-Balık Kurumu’nun hizalarında bir İstasyon Binası inşa edilmişti. İki katlı olan bu küçük bina daha sonra 1872 yılında bir kat ilavesi ile biraz daha büyültülerek son şekline sokulmuştu. Bu bina ile birlikte Haydarpaşa-Pendik arasına demiryolu döşenmiş, bu demiryolu daha sonra Gebze’ye ve İzmit’e kadar uzatılmıştı. 1880 yılında demiryolu hattı bir İngiliz Şirketine kiralanmıştı. İngilizler demiryolunu Adapazarı ve Ankara’ya kadar uzatarak işletmek istemişler ancak onlarla anlaşma olamamıştı.

1888 yılında ise İngilizlere zararları ödenerek Hat’ta el konulmuş ve bir Alman Şirketi ile anlaşma yapılarak Haydarpaşa-İzmit arası 99 yıllığına onlara kiralanmıştı.

İngilizlerin aradan çıkmasıyla 24 Mart 1889 da Almanlar tarafından Anadolu-Osmanlı Demiryolu Şirketi kurulur, bu Şirket’e hattın Ankara’ya kadar uzatılma hakkı verilir ve hat 1892 yılında Ankara’ya uzatılır.

Ancak İstasyon Binasının yapılması ile demiryolunun döşenerek trenlerin çalışması insanların yolculuğundan daha çok mal hareketinin çoğalmasını sağlamıştır. Bu durumda istasyondan rıhtıma kadar demiryolu döşenmiş, oradan gemilerle irtibat kurulabilmiştir. Fakat rıhtımın lodos dalgalarına açık olması gemilerin yanaşabilmesini zorlaştırmaktadır. Şirket önce Selimiye Kışlası’nın altından bir tünelle lodos almayan Üsküdar Sahili’ne tren yolunu uzatmayı ve limanı oraya tesis ederek gemilerle o şekilde irtibatlaşmayı planlamıştır. Bu projeye Ordu izin vermeyince 23 Mart 1889 tarihinde Haydarpaşa’ya rıhtım (liman) inşasına karar verilir.

Dalgakıran İnşaatı

Önce 1889 yılında lodos dalgalarına karşı Dalgakıran inşa edilir, ardından liman için çalışmalar başlatılır. Limanın temel atma töreni için 2.Abdülhamit’in tahta çıkışının 25. yılı olan 1 Eylül 1900 günü planlanır. Bu anlamda Dalgakıran’ın ortasına bir hatıra sütunu dikilir. Ancak temel atma töreni tüm gayretlere rağmen planlandığı gün gerçekleştirilememiş ve 17 Teşrini-sani (Kasım) 1902 tarihinde yapılabilmiştir. Bu gün ise 2.Abdülhamit’in doğum günüdür.

Liman tesisleri içersinde Silo, Depo, Gümrük Binası, Liman Polisi Binası, Liman İdaresi Binası, Pasaport İdaresi Binası, Elektrik Santral Binası gibi tesisler bulunmaktadır. Bu binalara daha sonra Bekleme Salonu ve Muhacir Misafirhanesi Binaları da ilave edilmiştir.

Haydarpaşa Limanı’nın resmen açılışı 14 Nisan 1903 tarihinde yapılmıştır.

Alman Kayzeri (Kralı) 2. Wilhem, Padişah’a demiryolu işletmesini Almanlara verdiği için teşekkür anlamında 1901 yılında Almanya da yaptırdığı Alman Çeşmesi’ni hediye eder. Alman Çeşmesi Sultanahmet’e yerleştirilir.

595 mt uzunluğundaki Dalgakıran’ın ortasındaki 2. Abdülhamit adına yapılmış olan Hatıra Sütunu’nu o yıllarda İstanbul’da bulunan ve oldukça popüler olan İtalyan Mimar Valloury tasarlamıştır. Bu Sütun’un deniz tarafında arma, kara tarafında ise tuğra bulunmaktadır.  Bunların altında ise padişaha yazılı kitabe yer almaktadır.

Hatıra Sütunu

1912 yılında Selanik’e sürgün giden 2. Abdülhamit için orada Hamidiye Bulvarı başında Türk Mezarları önünde bu hatıra Sütunu’na benzer bir anıt çeşme yaptırılmıştı. Orada bu çeşmeye Osmanlı (Türk) Çeşmesi denmektedir.

Selanikteki Çeşme

Dalgakıran’ın iki başındaki Deniz Fenerleri’ni ise mühendis Mustafa Lütfü tasarlamıştır.  Minare mimarisinden esinlenerek inşa edilmiş olan bu Deniz Fenerleri’nin 1960 yılında kaidesinin üzerlerindeki kısımları değiştirilmiştir.

Deniz Fenerinin İlk Hali

İşte her gün gözümüzün önündeki bu yapının böylesine güzel bir anısı bulunmaktadır. Bugün iki ucundaki deniz fenerlerinin restütisyon projeleri hazırlanarak Dalgakıran’ın ilk haline döndürülmesi çalışmasının yapılması gerekirken, bu yapı da Haydarpaşa Projesi’ne kurban edilmek istenmektedir. Bu projede Dalgakıran, ortasından kara ile birleştirilerek bir marina haline dönüştürülmektedir. Böyle bir dönüşüm Dalgakıranla da, Dalgakıran’ın Tarihi ile de İstanbul’la da İstanbul’un Tarihi ile de alay etmektir.

1980li yıllara kadar Haydarpaşa-Kadıköy arasında insanları taşıyan sandallar çalışırdı. 1960 lı yılların ikinci yarısında bir yaz günü 4 arkadaş bu sandallardan biri ile Dalgakıran’a balık tutmak için gitmiştik. Ancak gördük ki Dalgakıran esas denize girmek için çok ideal bir yerdi. O günden sonra, başkalarının da öğrenip burayı kalabalıklaştırmasına kadar ki birkaç yıl, yaz mevsimlerinde Dalgakıran adeta bize özel bir plaj olmuştu. Her gün nevalemizi alarak oraya gidiyor, akşama kadar hem denize giriyor hem de midye topluyorduk. Akşamüstü ise Avrupa Yakası tarafındaki Deniz Feneri’nin dibindeki büyük düz kayanın üzerine oturuyor, midyelerimizi teneke üzerinde pişirip, karşımızdaki Topkapı Sarayı’nın üzerinden batmakta olan Güneş’in nefis kızıllığını seyrederek yiyip, içiyorduk.

Uzun süredir Dalgakırana insan çıkmaması burada ilginç bir gelişme yaratmıştır. Dalgakıranı güvenli bir ada gibi hisseden çeşitli deniz kuşları burada adeta küçük bir Kuş Cenneti yaratmışlardır. Dalgakıran 100 yılı aşkın zamandır denizin ortasında yalnızdır ve dalgaları kırmaktadır. Öyle devam etmelidir.
ARİF ATILGAN aralık 2009 mimarlara mektup




19 Haziran 2014 Perşembe


MELİH KORAY BİNALARI VE KENTSEL DÖNÜŞÜM
Arif Atılgan
1970 li yıllarda çiçeği burnunda bir mimar olarak ortalıkta emeklemeye çalışıyordum. O yıllarda Kadıköy’de Mimar Melih Koray rüzgârı esmekte idi. Onunla daha sonraları Mimarlar Odası içersindeki çalışmalara katıldıkça bazı toplantılarda tanışmıştım.
Mimarlar Odasının Anadolu Temsilciliğinin kurulduğu 1980 li yıllarda Oda, Kadıköy’de Bayram Yeri Sokaktaki bir daire içersinde idi. Oradaki toplantılara katılıyordum. Bazı mimarlar Bağdat Caddesi- Fenerbahçe Mimarları, Kadıköy- Üsküdar Mimarları, Ümraniye- Küçükbakkalköy Mimarları gibi mimarların kategorilere ayrılmasını, herkesin kendi bölgesinde çalışmasını dolayısıyla semtlere özel mimarlık ücretlerinin oluşmasını arzu ediyorlardı. Melih Koray’ın onlara karşı özgüvenli konuşmaları beni etkiliyordu.

 
Mimarlar Odası yöneticiliğim süresinde zaman zaman kendisiyle meslekle ilgili bazı konuları sohbet ederdik. Bu süre içersinde Melih Koray giderek benim için önce Melih Bey ve daha sonra da Melih Ağbi olmuştu.

Melih Ağbinin özellikle Kadıköy’de tasarımını yaptığı oldukça fazla binası bulunmaktadır. Bana göre kendisi sadece mimarlığı ile marka olabilmeyi başarmış bir meslektaşımızdır. Ben çeşitli ortamlarda insanların ‘Oturduğumuz bina Mimar Melih Koray’ın binası’ diyerek övündüklerini duymuşumdur.

Her sanat dalında korunması gereken sanat eserleri sanatçılar tarafından yaratılmış olmalıdırlar. Gerçek sanatçılar kurum desteği olmadan veya günümüzde pek moda olarak kullanılan pazarlamacıları olmadan halkın tercih ettiği kişilerdir. Bir kamu veya özel kurumda çalışan veya danışman olan kişi iyi bir ‘meslek insanı’ olabilir. Ama sanatçı olamaz. Sanatçı serbest ve özgür olmalıdır. Mimarlık aynı zamanda bir sanat dalı ise Melih Ağbi bu anlamda kendini halk tarafından tercih edilen önemli bir mimar yapabilmeyi başarmıştır. Sadece yaptığı mimarlık ile imzası marka olabilmiş Melih Beyi öncelikle meslektaşlarıma anımsatmak istiyorum.

 
Bugünlerde kentsel dönüşüm kapsamında binalar yıkılıp yerlerine yeni binalar inşa edilmektedir. Yıkılan binaların içersinde Melih Koray imzalılarda bulunmaktadır. Bana göre bu binaların hiç değilse Melih Koray tarafından belirlenenlerinin tescil edilmesi, korunması ve restorasyon projeleri ile yenilenmesi doğru olacaktır.

Birkaç ay önce 1975 yılında Küçükyalı’da inşa ettiğim ilk binamı, yerine yenisini inşa etmek amacıyla yıktıklarına tesadüfen şahit olmuştum. O binanın tasarımından anahtarlarının teslimine kadar ben de bir hikâyesi vardır. İnsan bir tuhaf oluyor. Üzülmemek mümkün değil. Ancak Melih Koray’ın binalarının yıkılmasının beni daha fazla üzdüğünü itiraf etmek zorundayım.

Geçtiğimiz günlerde mimarlık hocası olan bir meslektaşım beni aradı ve ‘Arif Bey Melih Koray’ın binalarıyla ilgili bu konuyu gündeme nasıl getirebiliriz?’ Diye sordu. O da benim hissettiklerimi hissediyormuş. O zaman demek başka meslektaşlarımız da bu konuyu düşünüyorlar diye düşündüm.

 
Ayrıca kentsel dönüşüm dolayısıyla yapılan kentteki bütün binaların yıkılması işini de bir irdelemek gerekmez mi? Ben aslında Fikirtepe, Küçükbakkalköy, Gülsuyu, Yenisahra vs gibi varoş adı verilen yerleşimlerin bile ortadan tamamen kaldırılmalarını doğru bulmayan bir kişiyim. Hiç değilse oralarda küçük bölümler korunsaydı diye düşünürüm. Çünkü: Onlar kentleşme tarihimizin anonim mimarlıklı yerleşimleridir. Bilinmelidir ki tarihte kötü örnekler de vardır ve gerçek tarihi onlar oluştururlar.

Şimdi Varoşların ardından mimarlı, imarlı, ruhsatlı binalar yıkılıyor. Kentsel dönüşüm operasyonu bittikten sonra 1950 yılı sonrasına ait mimari anlamda kentleşmenin oluşması ile ilgili önümüzde hiçbir örnek kalmayacak. Kentlerimizin hafızalarını moloz döküm yerlerine atmıyor muyuz? Hiç değilse Melih Koray gibi imzası halk tarafından değerli kılınmış meslektaşlarımızın binalarını korumalıyız diye düşünüyorum. Bu binalardaki mülk sahiplerinin de böyle bir uygulamaya karşı olacaklarını sanmıyorum. Zira restore edilen binalarının diğerlerinden daha değerli olacağı kesindir.

Mimarlar Odasında Başkan olduğum yıllarda, Melih Ağbinin Odaya Mesleki Denetim için elle çizdiği projeleri getirdiğine şahit olurdum. Öğrendiğime göre hala elle çizmeye devam ediyormuş. 

Meslek camiamızdan birinin böyle bir yazı yazması ve çağrı yapması gerekirdi. O da ben oldum.
ARİF ATILGAN MİMDAP HAZİRAN 2014