31 Ağustos 2013 Cumartesi

TURAN EMEKSİZ VAPURU




Mimarlara Mektuplarım



TURAN EMEKSİZ VAPURU
Arif Atılgan

Turan Emeksiz Vapuru ,Mudanya Güzelyalı Sahili’nde kıyıya bağlı olarak 20 odalı bir Otantik Otel haline getirilmiş.Ayrıca içersinde restoran,konferans salonu vs de bulunmaktaymış.
Bu vapurlar 1961 yılında İskoçya Glaskow’da FairfieldsTersaneleri’nde inşa edilmişti.İstanbul’da Şehir Hatları’nda çalıştırılmak üzere sipariş edilen bu vapurlar 9 adet olduğu için bunlara 9 Kardeş denmekteydi.Boyu 229 Feet, eni 44 Feet,deniz dibi derinliği 8 Feet olan bu gemiler 781 Groston ağırlığında ve 8 silindirli olup 15 deniz mili hız yapabilmekte idiler.Adları sırasıylaTuran Emeksiz , Kuzguncuk , Pendik , A.İhsan Kalmaz , Harbiye , Kanlıca , Anadolu Kavağı , Ataköy ,İnkilap idi.Bu gemilerin en önemli özellikleri ,Şehir Hatları’nda çalışan son buharlı gemiler olmalarının yanında ,aynı zamanda mazotla çalışan ilk buharlı gemiler olmaları idi.
O zamana kadar Şehir Hatları’nda çalışan bütün gemiler kömürle çalıştırılan buharlı gemiler idi.Kömür yakılarak kazanda ısıtılan suyun buharının basıncı ile motorun pistonu yukarı itiliyor,piston en üst seviyeye gelince onun bulunduğu silindire dışardan aktarılan bir miktar su içerdeki buharı tekrar sıvılaştırıyor ve piston aşağıya iniyordu.Bu şekilde yukarı aşağı hareket eden pistonlara bağlanan piston kolu vasıtasıyla geminin uskuru döndürülüyordu.Yani buharın basıncı ile gemi hareket ettiriliyordu.İskelelerde durma zamanlarında ise sıkışan buhar patlama yapmasın diye dışarı veriliyordu ki buna da istim koyvermek deniliyordu.
Görüldüğü gibi günümüzün gelişmiş teknolojili sistemlerinin yanında adeta oyuncak gibi.
Üzüntü ile tesbit edilmektedir ki bu gün bu gemilerden hiçbirisi artık Şehir Hatları’nda çalışmamaktadır.
Akibetleri hakkında inşa edildikleri Glaskow’daki Fairfields Tersaneleri’nden bir araştırma yapıldığında şu bilgiler edinilebilmektedir:
Turan Emeksiz:2008 yılında Mudanya’da otel olmuş,
Kuzguncuk:15/04/2000 tarihinde sökülmüş,
Pendik:28/02/1992 tarihinde yanmış,
A.İhsan Kalmaz:Aliağa Tersanesi’nde sökülmeyi beklemekte,
Harbiye:17/07/1995 tarihinde sökülmüş,
Kanlıca:2003 yılında Bandırma’ya lokanta olmak üzere gitmiş,ancak 2008 yılında yanmış,
Anadolu Kavağı:05/03/1985 tarihinde yanmış,1988 yılında sökülmek üzere satılmış,satın alan şirket alt teknesinin üzerine taşıma gemisi monte etmiş ,başka bir gemi olarak çalışmaktadır,
Ataköy:2000 yılında Ereğli’ye restoran yapılmak üzere götürülmüş ,ancak 2004 yılında batmış.
İnkilap:2008 yılında Yalova’ya Nikah Salonu yapılmak üzere götürülmüş. 2016 yılının aralık ayında sökülmeye başlanılarak hurdaya çıkarılmış.
Ne acı.
1962 yılından itibaren lise ve üniversite eğitimlerim için 8 yıl Kadıköy’den Avrupa Yakası’na bu vapurlarla gitmiş gelmiş idim.Yeni oldukları için olsa gerek onları çok beğenirdik.Herkes her gün aynı saatteki vapura biner ve aynı yerde otururdu. Vapurun ön tarafı 2. Mevki,arka tarafı 1. Mevki idi.2. Mevki’de oturulacak yerlerde minder yoktu,1. Mevki’de ise oturulan yerler minderli idi.Ayrıca Vapurun arka tarafında altta kapalı,üstte açık olmak üzere Lüks Mevki Salonlar bulunmakta idi.Burada masa ve koltuklar bulunur ,vapur kalktıktan biraz sonra görevli gelir ,makbuz ile Lüks Mevki farkını salondakilerden tahsil ederdi.Bir de bodrum katlar vardı ki bu salonlar Lüks Mevki olmamasına rağmen içeride Lüks Mevki’deki masa ve koltuklar bulunurdu.
Babamdan aylık harçlığımı alır almaz ilk iş olarak aylık talebe abonman vapur pasomu alırdım.Günümüzün akbili gibi düşünebileceğimiz bu pasolar fotoğraflı olup Şehir Hatları İşletmesi tarafından verilir,bir ay boyunca istediğiniz kadar pasoda belirtilen hatlardaki vapurlara binebilirdiniz.1. Mevki 12.50 TL ,2. Mevki ise 7.50 TL idi.Öğrenci olmayanlarınkine Tam deniliyordu ve onlar daha pahalı idi.
O yıllarda ,sonradan vapurların seyyar pazarlamacısı olarak ünlü olan Burhan isimli kişi kısa pantolon ile babasının yanında işi öğrenmeye çalışıyordu. Ayrıca Boğaz Köprüleri henüz inşa edilmemiş ,patronlar ve işçiler aynı vapurda seyahat ediyorlardı.
Turan Emeksiz Vapuru için yine de yok olmamış diye düşünebilir ve en azından üzülmemeye çalışabilirsiniz.Ancak kesinlikle benim gibi o yılları yaşayanların yürekleri sızlıyordur.
Hani şampiyonluk kazanmış yarış atlarını yaşlanınca arabaya koşarlar ya.
Turan Emeksiz’in durumuda işte öyle bir şey.
ARİF ATILGAN mayıs 2009 Mimarlara Mektup

26 Ağustos 2013 Pazartesi


Mimarlara Mektuplarım



Dereler ve Derelerden Bir Bölüm
Arif Atılgan

     Küçük havzaların sularını toplayan, genellikle sığ yataklı ve boyları da fazla uzun olmayan akarsulara dere denilmektedir. Bir arazideki en düşük kottaki noktaların birleşmesi ile meydana gelen çizginin etrafındaki yatay alan ise dere yatağı olarak bilinmektedir. Dere yatakları, tüm arazinin yağmur, kar ve diğer sularını içine alarak onların o bölgedeki en düşük kotta bulunan deniz, göl, gölet gibi geniş su birikintilerine akabilmelerini sağlar.

Dere ve dere yataklarında doğayı doğallığından uzaklaştırmamak için önemsenmesi gereken konuları şöyle sıralayabiliriz:

- Dere yatakları taşma alanları ile birlikte düşünülmeli ve değiştirilmemelidir. Bu durumlarda değiştirilmiş yatağındaki akarsu tekrar kendi yatağına dönmek isteyecektir.

- Derelerin etrafı araziden gelen suları yatağına kavuşturmak için açık olmalıdır. Aksi takdirde deredeki doğal yatağa akmak isteyen sular engellenmiş olacaktır.

- Derelerin üzerini kapatmamak gerekir. Üzeri kapatılan dereler dolduğunda su taşma özgürlüğünü kaybedecektir.

- Derelerin yatağı betonlanmamalıdır. Bu durumda su toprak tarafından emilemez ve tamamen zemin üzerinde kalır.

Yani genel prensip, doğaya müdahale etmemek ve onun doğal durumuna uyum sağlayabilmek olmalıdır. Halbuki 1980’li yıllardan itibaren “ıslah” adı altında üzerleri kapatılarak dereler geniş kanalizasyonlar haline getirilmişlerdir. Son yıllarda kentlerimizde oluşmakta olan sel felaketleri ile adeta tüm bu yapılanların cezası çekilmektedir.

Bu anlamda örnek olarak İstanbul’un Anadolu yakasında yer alan, Haydarpaşa-Pendik arasındaki dereleri incelemekte yarar vardır. Zira diğer derelerin de bunlardan fazlaca farklı olmadığı bilinmektedir.

1. Haydarpaşa Deresi: Koşuyolu tarafından gelir, Et-Balık Kurumu yanından denize akar. Muhtemelen yolda Karacaahmet’ten gelen Seyid Ahmet Deresi’ni de bünyesine alır. Koşuyolu’ndan denize kadar olan önemli bir bölümünün üzeri yüz yıl öncesi tonoz yapı sistemi ile kapanmıştır. Bugün yeni inşa edilen Marmaray hattı bu dereyi kesmektedir.

Haydarpaşa Deresi Tonozu

2. Kurbağalıdere: Kalamış sahilinden denize akan bu dere üzeri açık olan az sayıda derelerden biridir. Ancak Kurbağalıdere’ye uzun zamandır kanalizasyonların bağlanması bu derenin adının bu anlamda kullanılmasına da neden olmuştur. Etrafının duvar olması, tabanının beton olması gibi yanlışlıklar yapılmıştır.

Kurbağalıdere

3. Kördere: Kızıltoprak’ta Recep Peker Caddesi ile Bağdat Caddesi arasında kendi adıyla anılan sokaktan Kurbağalıdere’ye akmakta imiş. Bugün ortada görünmemektedir.

4. Turşucu Deresi: Şenesenevler bölgesinde bulunan bu dere artık yer üstünde görülmemektedir. Tamamen yeraltında kalmış olan dere, yakın tarihte patlamış ve Şenesenevler’de bir apartmanın birinci katına kadar su basmasına sebep olmuştu.

5. Çamaşırcı Deresi: Bostancı’da denize akan bu derede de Kurbağalıdere’de yapılan yanlışlıklar yapılmıştır; ancak üzeri açık derelerden biridir.

6. Altıntepe Deresi: Altıntepe’de zaman zaman binaların, zaman zaman da yolların altında kalarak sahile kadar gelir ve sadece denize akarken görülür.

7. Küçükyalı Deresi: Küçükyalı’da üzerinden ana cadde geçmektedir. Bu dere sadece denize akarken görülebilmektedir.

8. Karayolları Tesisleri yanından akan dere: Bu dere de sadece denize akarken görülebilir.

9. Büyükyalı Deresi (Çobanlar Deresi): İdealtepe’de akan bu derenin de son yıllarda yatağı değiştirilmiş, yer yer üzeri kapatılmış, kenarlarında duvar yapılmış, zemini betonlanmıştır. Ayrıca yıllardır dere yatağında bulunduğu için imar verilmeyen parsellere de artık dere yatağında bulunmadıkları için olsa gerek imar verilmiştir.

10. Maltepe Deresi: Tamamen cadde ve sokakların altında bulunan bu dere sadece denize dökülürken görülebilmektedir. Taşma olayları vardır.

11. Huzurevi Deresi (Kör Dere): E-5 Karayolunun üst tarafındaki Maltepe Huzurevi’nin bulunduğu bölgeden akar, muhtemelen Esenyurt Deresi ile birleşerek denize kavuşur.

12. Esenyurt Deresi: Minibüs Caddesi’nin üst tarafında üzeri açıktır. Ancak binaların arasından kendine yol bulmaya çalışır.

13. Tekel Evleri (Bülbül) Deresi: Minibüs Caddesi’nin üst tarafında üzeri açık bir şekilde binaların arasından akar, aşağı kısımda Tugay Deresi ile birleşerek denize akar.

14. Tugay Deresi (Cevizlidere): Tugay Yolunun alt tarafından akar. Önemli bir bölümünün üzeri açıktır.

15. Rahmanlar (Savaklar) Deresi: Sahildeki askeri tesislerin yan tarafından denize akarken görülebilir.

16. Yunus Çimento (Çavuşoğlu) Deresi: Bu dere de denize akarken görülebilir.

17. Pendik Veteriner Okulu Deresi: Denize akarken görülebilir.

18. Pendik Kemikli Dere: En uzun derelerden biri olduğu yazılsa da cadde altlarında bulunur ve ancak denize akarken görülebilir. Taşma olayları vardır.

     Kabaca oluşturduğum bu küçük araştırmada görüldüğü gibi, 18 dereden sadece Kurbağalıdere ve Çamaşırcı Deresi baştan sona üzeri açık olarak akmaktadır. Diğerlerinin ise bazılarının yer yer, bazılarının tamamen üzerleri kapatılmış durumda aktığı tespit edilebilmektedir. Ancak hepsinde yazının baş tarafında bahsedilen yanlışlıkların yapıldığı görülmektedir.

Dolayısıyla kentte yeterli yağmursuyu kanallarının da yapılmadığı düşünülürse, son yıllarda sık görülen sel baskınlarını sadece çok yağışa bağlamanın işin kolayına kaçmak olduğu belli olmaktadır.

Bu derelerin çoğunu şırıl şırıl aktığı halleriyle anımsayabiliyorum. Örneğin: Kurbağalıdere’nin kıyısında balıkçıların ağlarını ve ıstakoz sepetlerini kuruttuklarını, yine bu derenin Fenerbahçe Stadı hizalarından sonrasının berrak su olarak aktığını söyleyebilirim. Haydarpaşa Deresi’nin Koşuyolu’ndaki bölümü, Küçükyalı Deresi, Büyükyalı Deresi, Maltepe Deresi, Tugay Deresi, Pendik Deresi ve diğerleri 1970’li yıllarda bile görülebilmekteydi. İstanbul’un çeşitli semtlerinde bulunan dere ismindeki cadde ve sokakların altında bir zamanlar gerçekten akarsuların bulunduğu ve oralarda yeşillikli su kenarlarının olduğu unutulmamalıdır.

Bu konunun önemsenmesi ve acilen kapsamlı bir şekilde ele alınması gerekmektedir.

ARİF ATILGAN Mimarlara Mektup Şubat 2010

11 Ağustos 2013 Pazar

AYRILIK ÇEŞMESİ


Mimarlara Mektuplarım



'AYRILIK ÇEŞMESİ
Arif Atılgan

 Kadıköy’ün en eski ve en değerli tarihi eseri olan Ayrılık Çeşmesi 1600 lü yılların başında Kızlarağası Gazanfer Ağa tarafından yaptırılmıştır.

3 yalaklı ve yanında geniş bir namazgâhı olan bu çeşme günümüze tek yalaklı durumu ile kalabilmiştir. Hem Osmanlı Ordusu’nun sefere çıkmak, hem de Hacı Kafileleri’nin Kâbe’ye gitmek üzere yola çıktıkları nokta olan bu çeşme, 1638 yılında IV. Murad’ın Bağdat Seferi’ne gidişinden itibaren Ayrılık Çeşmesi adını almıştır. IV.Murad’ın takip ettiği yola da Bağdat Yolu denmiştir ki burası şimdiki Bağdat Caddesi’dir.

Osmanlı’nın süvari birlikleri şimdiki Acıbadem’e kadar uzanan Haydarpaşa Çayırı’nda, piyade birlikleri ise şimdiki Halit Ağa Caddesi ve civarı olan Talimhane diye bilinen düzlükte talim yaparlardı.

Sefere çıkılacağı zaman Padişah ,Ayrılık Çeşmesi’nde beklenirdi.Padişah ,Topkapı Sarayı’ndan Üsküdar’a geçer ve Menzilhane-Karacaahmet Türbesi-Ayrılık Çeşmesi istikametini takip ederek Çeşme’nin bulunduğu noktaya gelirdi.Burada kendisini bekleyen ordunun başına geçer ve Anadolu  Seferi’ne çıkardı..

Hacı kafileleri de Çeşme’nin yanında yine aynı yolu takiben gelecek olan Osmanlı’nın Sürre Alayı’nı beklerler ve birlikte yola çıkarlardı. Sürre Alayı Osmanlı’nın Kâbe’ye hediyeler götüren askeri birliğinin adı idi. Sürre Alayı’nın programını ve organizasyonunu ise 1612 yılında Kadıköy’de kendi adına cami yaptıran I.Sultan Ahmet’in Babussaadeağası Osman Ağa yapardı.

Gerek Padişah’ın gerekse Hacı Kafileleri’nin kullandığı Üsküdar Menzilhane-Karacaahmet Türbesi-Ayrılık Çeşmesi istikametindeki bu yola  “Osmanlının Tören Yolu” denirdi. Karacaahmet Mezarlığı’nın arasından gelen bu yolun kenarlarında Saray’ın üst düzey kişileri gömülü idi. Tören Yolu bugün de aynen yerindedir ve kesinlikle korunmalıdır

Ayrılık Çeşmesi 1741 yılında Kızlarağası Ahmet Ağa, 1921 yılında ise V.Mehmet’in torunu Dürriye Sultan tarafından onarıldı. Bu onarımlar sonrasında Çeşme’nin üzerine aşağıdaki kitabeler yazıldı.

1741 yılında yazılan kitabe,

“Geldi bir hayır ehli tarihin, dedi

  Pak ihya eyledi Ahmet Ağa 1154”

1921 yılında yazılan kitabe,

“Dürriye Sultanın ruh içün El Fatiha 1340”   şeklindedir.

Çeşme 1940 yılında toprağa gömülmüş,1980 yılında ise Kadıköy Belediyesi tarafından yol kotuna çıkarılmıştır.

Çeşme’nin hemen arkasında adını ondan alan Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ve adını Çeşme ile Mezarlıktan alan Ayrılık Çeşmesi Sokağı bulunmaktadır.

Marmaray Projesi sebebi ile üzerinden rayların geçirilmesi planlanan Ayrılık Çeşmesi bulunduğu yerden kaldırılarak başka bir yere taşınacak idi. Bu anlamda yapılan çalışmaların başlangıcı olarak Ayrılık Çeşmesi Sokağı’nda 14 ev yıkılmıştı. Ardından Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı da ortadan kaldırılacak ve Kadıköy’ün hafızasının en önemli öğeleri yok edilecekti.

Bugün Kadıköy’ün en eski tarihi eseri olan bu Çeşme’nin bulunduğu nokta Osmanlı’nın Tören Yolu’nun bitim noktası, çıkılan Anadolu Seferleri’nin ise başlangıç noktası olması açısından çok önemlidir ve kesinlikle değiştirilmemelidir.

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliği bu konuda uzun süredir yaptığı mücadelenin semeresini almış bulunmaktadır.

İstanbul 5 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu 09/07/2008 gün 1332 sayılı kararı ile “52 pafta,239 ada,1 parseldeki Ahmet Ağa Çeşmesi’nin (Ayrılık Çeşmesi) restitüsyonun hazırlanmasına yönelik çeşme çevresinde İstanbul Arkeoloji Müzeler Müdürlüğü denetiminde kazı çalışmasının yapılmasına” karar vermiştir.

Bu anlamda Kadıköy Belediyesi tarafından Çeşme’nin çevresinde kazı çalışmaları yapılmasına başlanmıştır. İlk etapta yıllardır toprak altında kalmış olan diğer iki yalak ta gün yüzüne çıkarılmıştır. Şimdi Çeşme’nin etrafındaki Namazgâhı’nın ortaya çıkarılması için çalışmalara devam edilmektedir.

Bu konuda elinde belge, bilgi olan herkesin yardımcı olmasında büyük yarar vardır. Zira Kadıköy için çok önemli bir kazanca yardımcı olunacaktır.

Yaklaşık 50 yıl önce Yeldeğirmeni’nde yaşayan küçük bir çocuk iken Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı içersinde oyun oynar, mezarlarla ilgili korkulu hikâyeler uydurur, güya birbirimizi korkuturduk. O yıllarda, bugün mezarlığın arkasındaki caddenin bulunduğu alanda moloz ve toprak bulunurdu. Çeşme yarıya kadar toprağa gömülü idi. Biz onun çeşme olduğunu bilmez üzerine çıkar oynardık. O yıllarda 1-1,5 mt lik üst kısmı toprak üzerinde olan bu küçük kitlenin Kadıköy’ün en eski tarihi eseri bir çeşme olduğu hiç aklımıza gelmezdi.

Yaşam çok ilginç. O küçük çocuklardan biri olan ben bugün bu Çeşme’nin kurtarılması için emek harcıyorum.

Günümüzde Ayrılık Çeşmesi’ni tarif edebilmek için önce karşısındaki Alış Veriş Merkezi’ni(AVM) söylemek zorunda kalıyorsunuz. Hâlbuki Çeşme’nin oradaki geçmişi 400 yıl, AVM’nin geçmişi ise 5 yıldır.

Umarım birgün AVM yi tarif etmek için “Ayrılık Çeşmesi’nin karşısında” denilmesini de başarırız.'


Ayrılık Çeşmesinin 2013 Yılındaki Durumu

Yukarıdaki satırları Haziran 2009 tarihli Mimarlara Mektup dergisine yazmıştım. Yazının son bölümlerindeki umutlarımın oldukça iyimser olduğunu bugünlerde anlıyorum. Önce çeşmenin namazgâhının açılması ve ortaya çıkarılıp korunması ile ilgili çalışmalar devam etmedi. Diğer yandan AVM’nin çeşme ile tarif edilmesi tamamen hayal olmuş durumda. Zira çeşme neredeyse hiç görünmüyor artık.

Marmaray toplu ulaşım sisteminin kent içindeki ulaşıma yararlı olduğu tartışılmaz. Zira insanların kent içi ve dışı seyahat etmesinin toplu ulaşım şeklinde, toplu ulaşımın en verimlisinin de raylı sistemle olması bilimsel veridir. Benim itirazım bu sistem döşenirken kentin tarihi değerlerine zarar verilmemesine ve onların korunmalarının sağlanmasına yeterli özenin gösterilmemesidir. Yoksa iki noktanın arasını her şeyi tarumar ederek birleştirmek kolaydır ve özel maharet istemez. Burada biraz dikkat edilerek Kadıköy’ün en eski tarihi eseri olan çeşme, namazgâhı ve çevresi ile korunsa daha iyi olmaz mıydı? Ama Kadıköy’ün kurumlarının da yeterli gayreti göstermediğini görüyorum doğrusu.

Bir de onuncu yıl marşındaki ‘demir ağlarla ördük, anayurdu dört baştan’ sözünü dikkatli yorumlamak gerekir. Atatürk bu cümleyi onuncu yıl marşına, o yıllarda demir yolları için büyük gayret gösteren DDY Genel Müdürü Behiç Erkin’i onore etmek için koydurmuştur. Yanlış da değildir. O yılların şartları düşünülürse Behiç Erkin’in yaptıkları çok önemli çalışmalardır.

Bazı yerler yıllar geçse de aynı görevi üstleniyorlar. Örneğin: Ayrılık Çeşmesi yapıldığı 1600 yılından itibaren hep Anadolu’ya yola çıkanların ve Anadolu’dan gelenlerin toplanma ve ayrılma noktası olmuştur. Bugün de buradaki Ayrılık Çeşmesi İstasyonu, Anadoluray ve Marmarayın aktarım merkezidir. Keşke bu çeşmenin önemi anlaşılabilmiş olsaydı.               
ARİF ATILGAN AĞUSTOS 2013

5 Ağustos 2013 Pazartesi

KALAMIŞ OTELİ

Mimarlara Mektuplarım



KALAMIŞ OTELİ
Arif Atılgan

'Kalamış Oteli
Kalamış Sahili eski Kadıköylülerin çoğunun yüzmeyi öğrendiği kumsal olarak bilinir. Sahillerin doldurulduğu 1980’li yıllara kadar, denizin dalgalarının kıyıdaki evlerin duvarlarına vurduğu bu alan, yazlık Kalamış Sahil Sinemasıyla da Kadıköylülerin anılarında yer almıştır. O yıllarda yaz mevsimlerinde kurulan yazlık sinemalar insanların akşamları açık havada film seyrettiği hoş mekânlardı.
Kadıköy’de Caddebostan Budak ve Kalamış sahil sinemalarında ayrıca konserler düzenlenmesiyse bu iki mekâna diğerlerinden ayrı bir özellik katıyordu. Günümüzün ünlü müzisyenlerinin çoğu, ilk zamanlarında bu sinemalarda konserler vermiş ve kendilerini topluma bu şekilde sevdirmişlerdi.
Bugün, Caddebostan Budak Sinemasının arsasında, Caddebostan Kültür Merkezi bulunmaktadır. Kalamış Sahil Sinemasının yerinde 2000’li yıllardan bu yana duran boş binanın ise bugünlerde yıkıldığı ve arsada inşaat faaliyetlerinin olduğu gözlemlenmektedir.
O havalide oturan vatandaşlardan Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliğimize gelen bilgiler sonucunda yaptığımız araştırmaya göre, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 14.9.2007 tarihli ve 2007/4619 dosya no’lu İmar ve Bayındırlık Komisyonu raporunda bu arsada parsele özel plan tadilatı yapılmak istendiği anlaşılmaktadır.
Bugünkü inşaat faaliyetinin de halihazır imar durumuna göre alınmış olan 17.07.2007 tarih ve 542-07 no’lu ruhsatla sürdürüldüğü anlaşılmaktadır.
Kıyı kenar çizgisi ile Kalamış Fener Caddesi arasında kalan Kadıköy Zühtüpaşa Mahallesi 94 pafta, 292 ada, 22 parsel sayılı arsanın “Kadıköy Merkez E-5 (D100) Otoyolu Ara Bölgesi Nazım İmar Planı”na göre imar hakkı, “TAKS: 0,25, kısmen H: 12,50 m., kısmen H: 9,50 m., Taban Alanı 1000 m2’den büyük olamaz; Ticaret Alanı” şeklindedir. Bu imar durumuna göre inşaat hakkının en fazla 4000 m2 olabileceği görülmektedir.
Komisyona teklif edilen ve komisyon tarafından kabul edilen imar durumuna göre ise bu arsada, “TAKS: 0,40, H: 5 Kat +1 (Tesisat Katı); Turizm+Ticaret Alanı” uygulanması istenmektedir.
Teklif edilen planın notlarındaki bazı maddeler ise aşağıdaki gibi düzenlenmiştir:
3. Madde: Turizm + Ticaret Alanında TAKS: 0,40 olup minimum çekme mesafelerine göre blok yapı uygulaması yapılacaktır. Sahil parsel statüsü şartı aranmayacaktır. Bina boyutları serbest olup taban alanı 1000 m2’den daha büyük yapı yapılabilir.
4. Madde: Bina: 0,00 kotu Fener-Kalamış Caddesinden verilecektir. Bina: 0,00 kotundan itibaren 5 kat +1 tesisat katı yapılabilecektir. Zemin katı net Hmax: 4,50 m., normal katlarda net Hmax: 3,00 m. iskân edilecek, bodrum katlar net Hmax: 4,50 m., tesisat katı net Hmax: 1,80 m. yüksekliğinde yapılabilecektir.
5. Madde: Birden fazla bodrum kat iskân edilebilir. İskân edilecek bodrum katlar yollardan çekme mesafelerine, yan ve arka bahçelerde parsel sınırına kadar yapılabilir.
Bu şartlara göre Kalamış-Fener Caddesinin kotundan sonra inşa edilecek 5+1 katta toplam inşaat alanı, 11.944,8 m2 olacaktır. Bu alana bodrum katlar ilave edildiğinde toplam inşaat alanı rahatlıkla 20.000 m2’nin üzerine çıkacaktır. Arsa alanının 4977 m2 olduğu düşünülürse emsalin İstanbul İmar Yönetmeliği’nin “maksimum 3” sınırının üzerine çıkacağı rahatlıkla görülebilmektedir.
Açıkça anlaşılacağı gibi bu durum Planlama Müdürlüğü’nün yazısının son bölümünde belirtildiği gibi, “Kıyı Kanununa, 3, 4, 5. plan notu maddeleri İstanbul İmar Yönetmeliği’ne aykırı olup, 3. plan notu maddesi ise ayrıca 19.3.2005 onanlı planın bütünlüğünü bozucu, nüfus ve yapı yoğunluğunu arttırıcı, diğer sahil adaları için emsal teşkil edici” nitelik taşımaktadır.
Görüldüğü gibi yine parsele özel bir plan tadilatı gündeme gelmektedir. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Anadolu 1. Bölge Temsilciliği gerekeni yapabilmek için konuyla ilgili planın askıya çıkmasını beklemektedir.
Mimarlar Odası, vatandaşların adalet inançlarını zedeleyen bu tip uygulamalarla tek tek mücadele etmektedir.'

Yukarıdaki yazı Kasım 2007 tarihli Mimarlara Mektup dergisinde yayınlanmıştı. O tarihten bugüne geçen yaklaşık altı yılda bu otelin inşa edidiğini ve kullanıldığını görmekteyiz. Bu arada bugünlerde Fenerbahçe TCDD Kampından Kurbağalıdereye kadar olan alanda yeni bir Yat Limanı Planı ortaya çıktı. Devamında Söğütlüçeşmeye, ama etkileşim alanı ile D100 e kadar Kurbağalıdere Vadisi Fikir Projesi Yarışması yapılmakta. Yorum yapmıyorum.
ARİF ATILGAN Ağustos 2013

25 Temmuz 2013 Perşembe

FENERBAHÇE DDY KAMPI


Mimarlara Mektuplarım



FENERBAHÇE TCDD KAMPI

19.Yüzyılın ortalarından itibaren Fenerbahçe Burnu ve etrafı mesire yeri olarak kullanılmaya başlanmıştı.Alanın burun kısmı kayalık olduğu için sol tarafındaki kumsal kısım halk tarafından daha çok tercih ediliyordu.Ancak buraya Kadıköy’den ulaşım oldukça zordu.Bu sebepten 22 Eylül 1872 yılında Haydarpaşa-İzmit arasına tren yolu yapılırken Feneryolu İstasyonu’ndan Fenerbahçe’ye de tek hat döşenmişti.Bu hat Feneryolu İstasyonu’nun batısından kavisle şimdiki Feneryolu Sabit Pazarı’nın bulunduğu yerden geçiyor ,Bağdat Caddesi’ni hemzemin geçitle aştıktan sonra ,şimdiki Faruk Ayanoğlu Caddesi’nin ortasını takiben Fenerbahçe Orduevi Kapısı önünden önce batıya ,sonra güneye saparak sağında askeri lojman binalarını solunda askeri alanı kapsayan Fenerbahçe Demir Yolu’nu takiben şimdiki TCDD Kampı alanına geliyordu.Faruk Ayanoğlu Caddesi’nin ortasında ki demiryolu iki yanı ağaçlıklı tek hattı.Bu hattın iki yanında ise sokaklar bulunmaktaydı.Bugün demiryolunun bulunduğu kısım cadde ,iki yanındaki sokaklar ise kaldırım olarak kullanılmaktadır.Ayrıca Feneryolu –Fenerbahçe arasındaki bu yolun tapusu da tüm demiryolları gibi TCDD ye aitti.

                                       Feneryolundan Fenerbahçe'ye Gelen Hat.

Fenerbahçe Burnu’nun doğu tarafında İstasyon Binası ile son bulan raylar tek hat olduğundan buraya gelen trenler Feneryolu İstasyonu’na kadar lokomotifin arkadan itmesi ile gidebilmekte idi.İki katlı İstasyon Binası’nın alt katı Bekleme Salonu ,üst katı ise İngiliz uyruklu bir levanten olan İstasyon Şefi Antuvan Efendi’nin lojmanı olarak kullanılmakta idi. Genellikle İstasyon Şefleri gayri müslimlerden oluşurdu.1915 yılında İzmir’de Şömen (yol) dö Fer (demir) okulu açıldıktan sonra işletmelerde Türkler de görev almaya başlamıştı.Ayrıca tüm istasyonlarda olduğu gibi burada da istasyonun hemen yanında yine gayri müslimlere ait iki bakkal dükkanı bulunmakta idi.Haydarpaşa –Feneryolu arası 3.3 km ,Feneryolu-Fenerbahçe arası ise 1.4 km mesafede idi.

                                              Fenerbahçe İstayonu (Karakolu)

1.Dünya Savaşı sırasında askeri amaçlı kullanılan demiryolu ,1934 yılından sonra sadece Fenerbahçe’de yapılan cephaneliğe malzeme taşınması amacına hizmet etmiştir. Haydarpaşa Garı’ndaki 6 Eylül 1917 tarihindeki patlama olayından sonra Gar’ın kulanılamaz duruma gelmesi sebebi ile ,Fenerbahçe’deki iskele uzun süre Anadolu’ya özellikle askeri malzeme sevkiyatında kullanılmıştır.1928 yılında buraya yaz aylarında ve tatil günlerinde piknik yapmak için gelenlere hizmet için tren seferleri tekrar düzenlenmiş ancak verimli olunamamıştır.1936 yılında ise Atatürk bu hat ile Fenerbahçeye gelmiş ,burada kendisine bir köşk yapılması düşüncesi açıldığında ise “Burası bir insan için çoktur ,halk istifade etsin” demiş ve kendisine köşk yapılmasını istememiştir.

       Önde Fenerbahçe Plajı, Arkada Henüz Yapılmamış DDY Kampı Yerinde İstasyon

Feneryolu-Fenerbahçe arasındaki raylar 1970 yılı Mart ayında tamamen yerlerinden sökülmüştür.
Fenerbahçe İstasyonu’nun bulunduğu deniz kıyısındaki plaj 1957 yılında TCDD personeli ve aileleri için yazlık dinlenme kampı olarak hizmet etmeye başlamıştır.TCDD çalışanlarının 15 er günlük fasılalarla yararlandıkları bu tesisin işlevine 1980 li yıllarda son verilmiştir.

                                        DDY Kampı 1970 Öncesi (Tahta İskele Var)

İstanbul içersinde yaşayan TCDD çalışanları ise sezonluk giriş kartı çıkararak bu kamptan faydalanmakta idiler. Ancak ailesinde kurum çalışanı olmayan ,buna karşılık her gün denize gitmek durumunda olanlar ise ne yapar eder TCDD de çalışan bir yakınları vasıtası ile bu kampa giriş kartı çıkarırlardı.Plajında denize girilir ,üst kısımdaki tesislerde ise bir şeyler yenilir içilirdi.Bir yanında Askeri Kamp ,diğer yanında Fenerbahçe Halk Plajı bulunan ,özellikle 1960 lı yıllarda benimde yoğun kullandığım bu Kampta tüm Kadıköylü’lerin unutulmaz anıları bulunmaktadır.

                                         DDY Kampı 1970 Sonrası

Bu anlamda TCDD Kampı’nın iki önemli karakterini anımsamakta yarar vardır. Bir tanesi kartsız gelenleri asla içeri almayan kapıda ki görevli Şefik Bey, diğeri ise özellikle açıktan yüzerek kampa girmek isteyenleri gözleri ile takip edip tam denizden çıkarlarken karşılarına dikilip tekrar geriye, denize gönderen Kamp Komiseri Altan’dı.

28/11/2008 tarihinde TCDD Yönetim Kurulunun 23/230 sayılı kararı ile bu alan Özelleştirme İdaresi’ne devredilmiştir. 29/05/2009 terihinde ise 5 Nolu KVTVK Kurulu Fenerbahçe Burnu’nu kıyıdan 50 mt açıktaki denizide kapsayacak şekilde SİT Alanı ilan etmiştir.

Ancak Özelleştirme İdaresi’nin 5793 sayılı yasadan güç alarak hareket etmesi ihtimali insanlara endişe vermektedir.

Bugün Fenerbahçe Halk Plajının bulunduğu alan güya halka açık ama halkın giremiyeceği kadar pahalı beach clup durumundadır.Fenerbahçe Burnu kısmı ise çeşitli klüplerin kullanımındadır.TCDD Kampı’da Özelleştirme İdaresi’ne verilmiş akibetini beklemektedir.

Halbuki Atatürk 1936 yılında demiştir ki “Burası bir insan için çoktur ,halk istifade etsin”.)

Yukarıdaki satırlar Ağustos2009 tarihinde Mimarlara Mektup dergisinde ve Mimarlara Mektuplarım kitabımda yer almıştır. Bugün bu kıyı bölümü marina yapılması için planlanmıştır.
Marinalar daha çok büyük teknelerin bağlandığı tesislerdir. Büyük teknelerin sahipleri ise üst düzey ekonomik durumu olan kişilerdir. Dolayısıyla marinaların kentin dışında sakin kıyılara yapılması daha doğrudur.  Zira bu kişiler uzak bir kıyıda bulunan marinalardaki teknelerine özel araçlarıyla rahatlıkla gidebilirler. Diğer taraftan marinalarda tekne sahiplerinin tekneleri için gerekli malzemeleri satan dükkânlar bulunur. 
Son yıllarda kent içersine marinalar tesis edilmesi geleneği oluşturuldu. Bu durumda hem kıyılar halkın kullanımı dışına çıkmakta hem de kentin en değerli yerleri az sayıdaki kişilere hizmet etmektedir. Buralarda, kentin içi olduğu için tekne malzemesi satacak birkaç dükkân yerine AVM ve eğlence fonksiyonları taşıyan dükkânlar açılmaktadır. Dolayısıyla kentin en değerli yerleri toplumun çoğunluğunun kullanımına değil az sayıda insanın kullanımına açılmış oluyor.
Ayrıca kentin içinde bu anlamda tesis yapılacaksa daha çok burada yaşayan orta halli insanların küçük tekneleri için kirası düşük barınaklar yapmak daha anlamlıdır.

Fenerbahçe İstanbul’un en değerli kıyısıdır. Bu sahiller ise halka açılsa, eskisi gibi halkın kullanımı için ayrılsa sosyal devlet çok daha kamu yararı içeren bir hizmet yapmış olur.

1936 yılında Fenerbahçe’ye trenle gelen Atatürk’e buraya kendisi için bir köşk yapılması önerilmiş, buna karşılık Atatürk “Burası bir insan için çoktur, halk istifade etsin” demiştir.

Kıssadan hisse çıkaralım. 77 yıl önce Atatürk’ün halka kapatmadığı bu kıyıyı biz bugün halka kapatmayalım.
ARİF ATILGAN

23 Temmuz 2013 Salı


‘YELDEĞİRMENİ’NDEN ANIMSAMALAR

Yazan: Arif Atılgan

Geçtiğimiz günlerde Yeldeğirmeni’nin en eski esnafı Terzi Salamon Seviş’i kaybettik. Salamon elli yılı aşkın bir zamandır Yeldeğirmeni’nde zenaatını sürdürüyordu.

Bu acı olay bana büyüdüğüm semtin eski esnaflarını hatırlattı doğal olarak. Bakkal Albert, Lostra Salonu çalıştıran Jak Usta, bugünkü tanımıyla işportacı sayılacak olan Arnavut Dede, aslında avukat olan Bakkal Sabahattin, Kuru Kahveci Halil, Simitçi Fırıncı İhsan, Ekmek Fırıncısı Mehmet ve Ortağı, Bakkal Remzi ve Kardeşi Muzaffer, bacanak olan Mustafa ve Rıfat Ağabeyler’in Çamlıca Bakkaliyesi, Balıkçı Halit, Meyhaneci Halit, Nedim’in Kahvesi, bugün yaşayan en eski esnaf olan Muslukçu (Tesisatçı) Artin Usta, Sütçü Bulgar Ailesi, Berber Bekir, Buzcu Pire Mehmet, Hallaç (Yorgancı), Kundura Tamircisi Yusuf, Totocu Çetin, her gün aynı saatte evimizin önünden geçen Sokak Simitçisi, Kalaycı Niyazi, sokak satıcısı ama bugünkü tanımla seyyar satıcı olan Dondurmacı Abdullah, her sabah kapılarımızın altından gazetelerimizi atan Gazeteci Yılmaz, kısaca süb dediğimiz süpanglesiyle meşhur Florya Pastanesi, Tuhafiyeci Yani, kilolu hali ile amuda kalkıp dolaşabilen Manav Hasan Polo, içi dikenli sepetler içerisindeki cam damacanalarda Çamlıca Suyunu getiren Sucu, İbrahimağa’da yetiştirdiği sebzeleri atına yükleyip satan Zerzevatçı Ali, sesinden çok çıngırağı ile bilinen Yoğurtçu, herkesi tek tek tanıyan Postacı, o yıllarda taksi yerine kullanılan Faytonlar ve Faytoncular.

Her biri ile ilgili çeşitli anılar anlatılabilecek olan bu insanlar semtin ve semtlinin hem hizmetkarı hem de rengi olurlardı. Örneğin: Semtte hiç kimsede telefon yokken bile esnaf dükkanlarındaki sohbetlerle haberler en kısa zamanda tüm insanlara yayılabilirdi. Hele Fenerbahçe –Galatasaray maçlarından sonra mağlup taraf Fenerbahçe ise Galatasaraylı esnafın küçük bir tabut yapıp üzerini sarı lacivert renkli kağıtlarla kaplaması, Galatasaray mağlupsa bu sefer Fenerbahçeli esnafın üzeri sarı kırmızı kağıtlarla kaplı bir kovayı dükkanlarının önüne asmaları çocukluk anılarımdan hiç çıkmamaktadır.

Her evde bulunan en önemli eşya ise özellikle çorapların yamanmasında kullanılan tahta yumurtalar idi o zamanlar.

Renkli esnafları, mutlu insanları ile orta hallilerin yaşadığı dingin bir semtti Yeldeğirmeni. Bu dinginliğe ve mutluluğa sebep olan en önemli etkenlerden biride semtin binaları idi doğal olarak. Denize bakan yamaçlardaki Yahudilere ait yığma apartmanlar İstanbul’un ilk apartmanlarıdır diyebiliriz. Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı’na doğru olan üst düzlükte ise daha çok Türkler’e bunu yanında Ermeni ve Rumlar’a da ait olan iki katlı cumbalı ahşap veya ahşap üstü sıvalı evler bulunmaktaydı. Camisinden ezan, kilisesinden çan sesleri gelen, her kesimin dini günleri diğerleri tarafından saygı ile karşılanan dengeli ve sakin bir yaşam sürerdi o yıllarda Yeldeğirmeni’nde.

Bu gün az katlı binaları çoğunlukla kat karşılığı müteahhitlere gitmiş, ama yığma taş apartmanları kat karşılığı kazançlı olmadığı için olsa gerek günümüze kalabilmiştir. Kilisesi, sinagogu, camisi, okulları, hamamı, çeşmeleri ve apartmanları ile hala eski günlerini anımsatabilmektedir Yeldeğirmeni. Bu binalar aracılığı ile eskiler eski günleri düşlerine tekrar getirebilmektedirler.

Ben semtimin sokaklarında saatlerce dolaşıp yaşadığım günleri hayalimde canlandırmaktan büyük keyif alırım. Aslında o günleri yaşamayanlar da bu binalar vasıtasıyla yaşadıkları kentin geçmişini öğrenebilmektedirler. Şüphe yoktur ki benim gibi başka insanlarda yaşadıkları semte bu şekilde duygusal bakmaktadırlar.

Ancak Yeldeğirmeni’ne bir proje olarak bakanlar da olabilmektedir. Bu kişiler semtin tamamını yıkmayı ve daha yoğun olarak yeniden yapmayı düşünebilirler. Hatta ada ölçeğinde binalar yapıp eskilerin cephelerini bu büyük ölçekteki yenilerin önüne resmederek, hem yeni binalarda bu güne göre geniş hacimler elde etmeyi hem de cephelerde eskiyi yaşatmayı sağlamış olduklarını düşünebilirler. Bu arada semtte yaşayan insanlar yok sayılır, bir şekilde evlerini ellerinden çıkarmaları da sağlanabilir. Bu şekilde geçmişle hiçbir bağlantısı olmayan binaların oluştuğu ve burada hiçbir anısı olmayan insanların yaşadığı yeni bir yerleşim meydana getirebilirler. Sanki yabancıların her yaptığı doğru imiş gibi onlardan örnekler bularak içlerini de rahatlatabilirler. Ama eminim ki kendileri de kendilerine itiraf ederler ki, yapılan hafızasız bir yerleşim yaratmaktan başka bir şey değildir. Üstelik böyle bir proje yapmak çok kolaydır. Çünkü: Yapacağınız şey , her tarafı dümdüz ettikten sonra yeni bina yapmaktan başka bir şey değildir.

Halbuki esas yapılması gereken iş gerçekten zordur. Zira amaç hem insanı hem de binaları koruyabilmek olmalıdır. Bunun için ada bazında değil parsel bazında koruma anlayışını kabul etmek gerekmektedir. Her yeri yıkıp yeniden yapmak yerine , binaları tek tek ele alıp , mümkünse yıkmadan aslına uygun restore etmek düşünülmelidir. Yani yenileyerek koruma değil korunarak yenileme anlayışı ile hareket edilmelidir.

Yeldeğirmeni’nde büyümüş bir kişi olarak, eski tabirle, ödüm kopmaktadır yenilemecilerin bu semti de korumaya kalkmalarından.

Bazen Kentsel Dönüşüm yıkımlarında çalışan iş makinelerinde, o mahallede oturan insanların çalışmakta olduğu görülmektedir. Sanki 5366 Sayılı Yasa, bu kişilerin psikolojik rahatsızlığını mimarlara da yaşatmak için hazırlanmış diye düşünmemek elde değildir.

Şaka bir yana bu evlerin her taşında, tuğlasında, tahtasında, camında binlerce anı ve iz yapışmış kalmıştır. Bunların hepsini hurda, çöp yerine koyup süpürüvermek kolay bir şey değildir. İnsanın içini acıtır, acıtmalıdır.

Bu bahane ile belirtmekte yarar vardır ki, bir gün böyle bir amaç olur ise eğer uzak dursunlar Yeldeğirmeni’nden. Burada sadece h=5 kat kaldırılsın, semtimiz yavaş yavaş kendini onarır, kimse endişe etmesin.

İşte semtli, eski tabirle muhit çocuğu olmak böyle bir şey olsa gerek. Sevdiğiniz birini kaybetmek size semtinizle ilgili bu kadar çok şeyi anımsatıyor, düşündürüyor.

Yukarıdaki satırları 10 Temmuz 2008 tarihinde semtin eski bir esnafını kaybetmemiz dolayısıyla yazmıştım. O tarihte Tarlabaşı tarzı yenileme konuşulup tartışıldığı için bir mimarlık WEB Sitesinde yayınlanmış olan yazıda bu durum söz konusu edilmişti.

Günümüzde ise Yeldeğirmeni’nde bir canlandırma (kurtarma) projesi uygulanıyor. Prensip olarak böyle çalışmaları doğru bulmamama rağmen, yapılan bazı işleri zaman zaman eleştirdim, zaman zaman takdir ettim. Ama Kadıköy’ün günümüze kalmış eski eser tescilli en eski sinema binası olan Özen Sinemasının rölöve restitüsyon restorasyon projeleri onaylanmadan rastgele tadil edilmesi beni çok üzüyor. Üstelik sinemanın yanındaki yolu da içine katarak imar taşması yapılmakta.

Yürümeyi de yüzmeyi de Yeldeğirmeni’nde öğrenmiş bir kişi olarak elimden bir şey gelmemesi çok acı.

20 Temmuz 2013 Cumartesi


Kent Mektupları



KUŞDİLİ ÇAYIRI’NDAN ANIMSAMALAR
Arif Atılgan

Kuşdili Çayırı’nın Altıyol’dan gelen cadde tarafındaki sahada oynanan futbol maçlarının birinde Yeldeğirmeni ile Kuşdili karşılaşıyordu. Oldukça heyecanlı geçen müsabakada iki oyuncu kavgaya tutuşmuş, bir anda karışan sahaya Kadıköy’ün kabadayısı olan Cimbom İhsan girmiş, kavgacılara attığı birer tokatla ortalığı süt liman duruma sokmuştu.

1960’lı yıllardaki Kadıköy’de her semtin bir kabadayısı vardı, ancak tüm Kadıköy’ün kabadayısı olarak Cimbom İhsan kabul edilirdi. Kuşdili Sahası’nın yanındaki binalardan birinin altında kahvehanesi bulunan bu kişi sağlam yapılı, sert bakışlı ancak orta boylu bir insandı.

Futbol sahasının arkasındaki alan, Mahmut Baba Türbesi’ne kadar çayırlık ve koruluk bir sahaydı. Türbenin karşısında kömür deposu bulunur, daha geride ise eski yıllarda Kuşdili Sineması olarak kullanılmış olan hangarda Tramvay Deposu yer alırdı.

1960 lı Yıllarda Ağaçlık Haliyle Kuşdili Çayırı. İşaretli Bölge Futbol Sahası, Bayram Yeri, Sirk Alanı, Lunapark Olarak Kullanılmıştı.  

Kuşdili Çayırı, Kurbağalı Dere’nin taşma alanı olması sebebiyle bataklık bir zeminde oluşmuştu. Adını kuşbazların saka, iskete, florya gibi kuşlarına, Kurbağalı Dere’nin kurbağalarını dinleterek kanarya gibi ötmelerini sağlamaları olayından almıştı. 1900’lü yılların ilk yarısında burada Hamdi’nin Gazinosu, Fenerbahçe’nin Kulüp Lokali, Sinema, Kayıkhane gibi tesisler bulunmakta idi. Halk burada eğlenir, gezinir, birbirlerini görür, piknik yapardı.

Bugün tam ortasına bir alışveriş merkezi inşa edilerek geçmişi ile bütün bağlarının koparılması arzu edilen bu alan Paris’in Montmartre Tepesi gibi değerlendirilebilir.  

Burada eski futbol sahasının bulunduğu kısımda ressam, heykeltıraş gibi sanatçıların halkla bütünleştiği bir sanat pazarı oluşturulabilir. Diğer bölümleri ise park, rekreasyon alanı olarak ayrılabilir. Oluşturulacak olan sanat pazarının etkisiyle, etraftaki binaların altlarında sanat galerileri açılabilir. Halkla sıcak ilişki kurabilecek olan buradaki sanatçılar zamanla bir ‘Kuşdili Ekolü’ oluşturabilirler. Üstelik bu sanat hareketi, Caddebostan Sanat Galerisi’nde oluşmuş olan elit ressam ve heykeltıraşların çizgisine alternatif bir ekol olarak Kadıköy’e renk katabilir.

Bir üniversiteye tahsis edilmiş olan Caddebostan Sanat Galerisi’nde genelde bu okulun öğretim görevlileri sergi açabilmektedirler. Bu kişiler kesinlikle iyi bir ressam veya heykeltıraştırlar, ancak sanatçı sıfatını alabilmek oldukça tartışmalı bir konudur. Çünkü: Genel anlamda sanatçı bir yere bağımlı olmamalı, özgür olabilmeli ve halk tarafından sahiplenilmelidir.

Sonuç olarak, elitlere ait olan Caddebostan Sanat Galerisi ile halk sanatçılarına ait olan Kuşdili Çayırı Sanat Pazarı iki zıt ekol olarak Kadıköy’ün sanat hareketine büyük bir aktivite katabilir.

Bu yazdıklarım, Kuşdili Çayırı Alanı’nın alışveriş merkezi inşa edilerek ortadan kaldırılması önerisine karşı düşünülmüş bir öneridir. Üstelik bu öneride alan tarihi kimliği yok edilmeden korunmakta ve değerlendirilmektedir. Sadece semt pazarı yerine sanat pazarı düşünülmektedir. Vizyonu kültür ve sanat olan Kadıköy’ün böyle bir Kuşdili Çayırı’na ihtiyacı bulunmaktadır. Ayrıca 1960’lı yıllardaki çayırlık ve koruluk alan, park olarak değerlendirilerek yine eskisi gibi yeşil kalabilecektir. Burası, özellikle Acıbadem, Hasanpaşa gibi kara tarafında kalan semtlerdeki insanlarımız için önemli bir nefes alma yeri olabilecektir.

Bu önerinin alışveriş merkezi önerisinden en önemli farkı, ana fikir olarak sermayenin değil halkın kullanımının ön plana çıkarılmasıdır. Ayrıca adı da Salı Pazarı değil, Kuşdili Çayırı olacağı için tarihine de saygılı bir öneri olmaktadır. Doğal olarak bu önerinin projesi de diğerinden çok farklı bir anlayışla, siparişle değil yarışma ile elde edilmelidir.  

İşte öneri ve öneriye uygun proje elde etme yöntemi.

1900’lü yılların ilk yarısında bugün Halit Ağa Caddesi’ne dik gelen Bayram Yeri Sokağı etrafındaki boş alanda Bayram Yeri kurulurmuş. 1960’lı yıllarda ise Bayram Yeri, Kuşdili Çayırındaki futbol sahasının bulunduğu alana kurulurdu. Bayram Yerinde ip cambazları, asılarak kayılan teleferik, kiralık at, kayık salıncaklar, dönme dolap, halka atmacı, ruletçi, kaleye şut attırmacı, yiyecek-içecekçiler ve sihirbaz, tiyatro gibi gösteri çadırları bulunurdu.

Ben çadırların içindeki gösterileri merak ederdim. Bir gün Şahmeran’ın çadırına girmiştim. Bilindiği gibi efsanelerdeki Şahmeran, belden yukarısı kadın aşağısı yılan olan bir canlıydı ve doğal olarak o çadırın içersinde bulunması olanak dışı idi. Oradaki başarısız taklitte ise, kadın ile yapay yılan vücudunun eklenti yerleri belli olmasın diye, o bölgeleri tüllerle örtmüşlerdi. Daha çok çocukları etkileyebilen bu yaratığı, çadırın içerisinde kendisine bir metre mesafeden çekilmiş bir ipin dışından geçerek izleyebiliyor, isterseniz ona kendi geleceğiniz ile ilgili soru da sorabiliyordunuz.

Ben, hizasına geldiğimde öğrencilik hayatım boyunca merak ettiğim en önemli şeyi sormuştum: ‘Sınıfımı geçecek miyim?’. Şahmeran, tülün ardından gözlerimin içine bakarak, tıslayarak çıkarmaya gayret ettiği sesle bana cevap verdiğinde, ne gariptir ki hayatım boyunca unutamayacağım bir nasihati seslendirmişti: ‘Çalışırsan geçeceksin.’

O günden sonra yaşadığım elli yıla yakın sürede edindiğim hayat tecrübesi ile bugün o cümlenin başına ben de bir cümle ekleyebiliyorum: ‘İstersen çalışırsın.’

Kadıköylüler Kuşdili Çayırı’nın kendileri için düzenlenmesini önce isteyecekler, sonra bu konuda çalışacaklar, sonuçta kesinlikle başaracaklardır.
ARİF ATILGAN 2008 Arkitera