13 Ekim 2017 Cuma

KADIKÖY, MODA VE YELDEĞİRMENİ ÜZERİNE
Arif Atılgan

Geçtiğimiz günlerde iki önemli gazetede Kadıköy ve Yeldeğirmeni ile ilgili haberler yapıldı. Yazıların gerek Kadıköy’ün gerekse Yeldeğirmeni’nin bu günkü durumlarını tanıtmak için hazırlandığı belli olmaktadır. Röportajlarda konuşan kişiler kendi pencerelerinden bakarak yorum yapmışlar. Kendilerince haklılar. Ancak eleştirel konuşanlar daha tutarlı cümleler kurmuş. Çünkü: Onlar yapılanların sıkıntısını yaşayanlar.

İki kişinin yorumları dikkatimi çekti.

Birincisi Vedat Mirol. Eski Kadıköy’de lezzet durağı olarak sadece Koço’nun olduğunu söylemiş. Hâlbuki bazıları asırlık olan Fehmi, Hacı Bekir, Beyaz Fırın, Cafer Erol, Baylan, Ezmeci Cemil (Dalyan’a gitti), Ankara Pastanesi, Islama Köfteci, İnegöl Köftecisi (Artık Yok), Şöhret Şekercisi, Modalı Dondurmacı Ali, Çiya Kadıköy’de hemen aklıma gelen lezzet duraklarıdır. 

İkincisi ise Mario Levi. Mahallelerden beslenerek yazı yazan sevdiğimiz yazarımız ‘Evet, çok kalabalık, çok gürültülü, eyvallah… Ama olsun. Bence renksizlikten daha iyidir.’ Diyor. Denk gelirsem kendisiyle bu konuyu sohbet etmek isterim.

Kadıköy’de Çarşının canlılığı vurgulanmaktadır. Ancak burasının artık Çarşı özelliğinin kalmadığına dikkat edilmemiş. Yazılanlarda da çarşıdan değil yeme-içmecilerden bahsedilmektedir. Üstelik Bahariye’den Moda’ya her tarafa yayılan Çarşı.. Bence artık ‘Çarşı’ kelimesi kullanılmasa daha samimi olunacaktır.


‘Kadıköy’de özgürlük var’ diyenler var. Mahallelinin şikâyetleri böyle olmadığını belli ediyor. Özgürlük, başkasının özgürlüğünü kısıtladığınız noktada bitmelidir. Diğer yandan Kültür-Sanat bölgesi olduğu ifade edilen Kadıköy’de kitapçılar kafeye dönüşüyor.

Moda içinse mahalle kimliği vurgulanmakta ama burada da yeme-içmecilerden bahsedilmektedir. Zaten yazılarda farkında olmadan Kadıköy’ün ‘Eğlence’ fonksiyonlu bir alan haline geldiği vurgulanmaktadır.


Yeldeğirmeni’ne gelince.. Semtin mahalle kimliği öne çıkarılmaya çalışılmakta ama ağırlıkla kafelerden bahsedilmektedir. Mahallelinin sıkıntılarını anlattığı bölümler burada da yapılanın kimlik bozulması olduğunu belli etmektedir.


Ülkemizde, 1980 lerden itibaren doğal güzelliği olan tüm alanlar “Doğayı sevenler” tarafından oralara yapılan binalarla yok edildi. Bugün yeni yapılan sitelerin suni bahçelerini göz alıcı görüntülerle gösterip ‘Doğası var’ diyerek satıyorlar.

Doğa tükendi.

2000 lerden itibaren kentlerin içine göz dikildi. Mahalleler pazarlanmakta.. Önce çarşılar sonra yerleşimler tek tek dönüştürülmektedir.

Kadıköy Tarihi Çarşı gibi asırlık çarşılar, yeme-içmecilerin yeri oluyor. Buna karşın bazı AVM lerde ‘Mahalle’ adıyla çarşı düzenlemeleri yapılıyor. Ama buralarda da yeme-içmecilerin olduğu mekânlar yer alıyor.

Yeldeğirmeni, Moda gibi eski semtler ise Mahalle kelimesi kullanılarak fonksiyon değişikliğine uğratılıyor. Buna karşın yeni inşa edilen sitelerde ‘Suni Mahalleler’ üretilmektedir. 

Yakında mahalleler de tükenecektir.

Kadıköy’ün gece nüfusu 470.000, gündüz nüfusu 2.500.000 olmaktadır. Kadıköy giderek Eminönü’leşiyor. Aradaki fark Eminönü’nün ‘Ticaret’, Kadıköy’ün ‘Eğlence’ fonksiyonunda olmasıdır.

Kadıköy Tarihi Çarşı ve Yeldeğirmeni’nde koruma projeleri yapılmalıydı. Öyle olsaydı, bugün Kadıköy’de Çarşı belki de her çeşit organik malzemelerin satıldığı,  çeşitli zanaatların yer aldığı özellikli bir alan olabilirdi. Moda, Modalıların yüz yıldır olduğu gibi mahalle esnafıyla birlikte sakin yaşadığı bir semt olurdu. Yeldeğirmeni ise iki yüz yıldan fazla zamandır kendi içinde yaşadığı mahalle kültürünü devam ettirebilirdi. Kadıköy yine çok ilgi çekici bir bölge olurdu. Ama İstanbul’un Beyoğlu’su gibi değil İstanbul’un Kadıköy’ü gibi.

Kadıköy, planlarda ‘Kırmızı Renkli Bölge’ olarak işaretlenen ‘Eğlence Alanı’ haline dönüşmektedir. Bu değişim önceki belediye yönetimi zamanında başladı. Bugünkü yönetim Kadıköy’de mahalle mi, eğlence mi ona karar vermelidir. Eğer mahalle olmasına karar verilirse samimiyetle ‘Eleştiri Panelleri’ düzenlenmelidir. Düzenlenmelidir ki ‘Eski Kadıköy’ümüzü’ geri getirme bilinci oluşturularak fikir üretilsin.
ARİF ATILGAN EKİM 2017

Not: -Fotoğraflar ilgili haberlerden alındı. 
        -İlgili Gazete Haberleri:










7 Ekim 2017 Cumartesi

MİMAR
Arif Atılgan

Mimar mekân tasarlar. Biraz daha genişletelim. Mimar mekân ve bina tasarlayan kişiye denir. Öyle mi?.

Şehir Plancılarının ilk Odası Mimarlar Odasıdır. Buradan ayrılıp kendi Meslek Odalarını kurmuşlardır. İç Mimarların da öyle.. Bugün Endüstriyel Tasarımcılar, Mimarlar Odası üyesidirler. Sayı ve ortamları oluştuğunda onlar da kendi Meslek Odalarını kuracaklardır.

Yani mimar tasarımcıdır. Şehir de tasarlar, mekân da, bina da, eşya da..

1965 yılında Mimarlık eğitimime başladığımda Temel Kur dersinde dizayn öğrenirdik. Bu kelimeyi dışarıda kimse bilmezdi o yıllar. Bizden öğrenmişlerdir. Ona bağlı ve benzer bir ders olan Serbest Resim dersimizde de dizayn melekesi edindirilirdik. Yani tasarım.. Temel Kur Serbest Resimin, Serbest Resim Temel Kurun tamamlayıcısıydı. Şehircilik dersimiz de vardı. Biz mezun olduğumuzda Şehir Planlaması da yapabilirdik. Öğrendiğimiz ve mezun olduğumuzda yaptığımız diğer bir iş te taşıyıcı sistemin hesaplanmasıydı.

Mimar eserinin her şeyini tasarlamalıdır.

1980 lerde ihtisas ayrımı diye bir anlayış getirildi. Önce taşıyıcı sistem İnşaat Mühendislerine geçti. Sonra Şehir Plancılar ve İç mimarlar kendi alanlarını sahiplendiler. Yakında Endüstriyel Tasarımcılar da öyle olur.. İlginç olan mimarlık eğitiminin içinden bütün bunlar çıkarıldı. Bugün topografya bile okumadan, internetten kopyalanan tasarımlarla ödev yapan bir eğitim-öğrenim dönemi var artık. Neyse. Yazımın konusu bu değil. Dağılmayalım.

Aslında yukarıda saydıklarım ayrı meslek değil, mimarlık mesleğinin ihtisas (uzmanlık) alanları olarak okutulmalı ve yapılmalıdır.

Mimarın el attığı her şey rant getirir. Ancak..

Mimarlık bir kültürdür. Bu kültürün içinde kamusallık, kamu yararı gözetilmesi temeldir. Asla rant yoktur.

Mimarın piyasada inşaat ruhsatı alan kişi olarak tanınması ise acı kaderden başka bir şey değildir. Rahmetli Oktay Ekinci derdi ki ‘İmar Durumu denen şey mimarlığı yok ediyor. Öne, yana, arkaya, yukarı, toprak altına şu kadar çıkabilme tarifleriyle ve diğer detay sınırlama- izinlerle binanın projesi tarif ediliyor zaten. Ben buna mimarlık demiyorum.’ Ben de..

Mimar her şeyi tasarlar. Film sektöründe bile mimar danışman kullananların filmleri daha değişik olur.

1971 yılında Polatlı Yedek Subay Topçu Okulundayım. Yürüyüş kararı sayarak geldiğimiz futbol sahasındaki tadat dağılıyordu. Bizim 4. Bölük komutanımız üsteğmen Teoman Muştu (Anımsayıverdim. Selam olsun) ‘Durun’ demişti.. ‘Mimarlar bir adım öne çıksın’. Çıktık. ‘Siz odama gelin’ dedi. Özel bir durum olduğunu sandık. Meğer tabela yazılacakmış. Yani yine bir tasarım işi.

Kıyamete kadar iddia edeceğim. Mimar işini anahtar teslimi yapmalıdır. Yani tasarımı ve uygulamayı birlikte yüklenmelidir. Mimarlık böyle yapılmadığı müddetçe yapılıyor değildir bana göre. Diploma, ekmek parası kazanmak için bir ruhsattır bu durumda.


Mimarlık sanat mıdır, zanaat mıdır?. Mimarına göre değişir.

Sanatçı mimarı tarif edersek eğer.. Eseri ile halkın beğenisini toplayan ve eserinden tanınan mimar sanatçı mimardır. Eseri de sanat eseridir. Bana göre 1950 lerden sonra bu tarife giren tek isim vardır. Mimar Melih Koray.

Mimarlık eğitimi mimarı değişik kılar. Karşıdan bakıldığında mimarın mimar olduğu belli olur. Mimar öyle biridir ki, ortamı mimarlık yapmaya uygun bulmuyorsa eğer, cesaretle ‘Bu ortamda yapılacak en doğru mimarlık, mimarlık yapmamaktır’ der.

Mimar tasarımcıdır.
ARİF ATILGAN EKİM 2017



6 Ekim 2017 Cuma

ALTINORDU İDMAN YURDU
Arif Atılgan

İstanbul’daki en eski spor kulüplerini kuruluş tarihlerine göre sıralarsak:
1903 Bereket (Beşiktaş) Jimnastik Kulübü
1905 Galatasaray Spor Kulübü
1907 Fenerbahçe Spor Kulübü
1908 Üsküdar Anadolu Spor Kulübü
1908 Vefa Spor Kulübü
1908 Beykoz Spor Kulübü
1909 Altınordu İdman Yurdu
1911 Süleymaniye Spor Kulübü
1912 Anadoluhisarı Spor Kulübü
(Beşiktaş, Vefa, Beykoz futbol takımlarını sonraki yıllarda kurmuşlar.)

Altınordu, Kadıköy’ün Spor Kulübüdür. Renkleri Mavi-Kırmızı olup 1909 yılında İttihat Ve Terakki Cemiyeti üyeleri tarafından kurulmuştur. Kurucusu Raşit Aydınoğlu isimli öğretmendir. Kadıköy’deki Galatasaraylıların kurduğu da söylenir. O yıllarda Pazar günü oynandığı için Pazar Ligi denilen İstanbul Ligine katılmıştır.

Kulübün ilk ismi Uluslararası Terakki (ilerlemek) anlamında Progress İnternational ’dir.

1914 yılında Sadrazam Talat Paşa başkan olur. Bu yıllarda kulübün ismi Ziya Gökalp tarafından Altınordu İdman Yurdu olarak değiştirilerek Türkçeleştirilmiştir.

Kadıköy’de Papazın Çayırı olarak bilinen saha Modalı Union Clup tarafından kullanılmaktadır. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı çıktığında Osmanlı’nın düşmanı konumunda olan İngilizler sahayı bırakıp giderler. 1915 yılında İttihatçıların el koyduğu saha onların takımı Altınordu’nun olur.

Altınordu iktidarın desteğiyle ekonomisini güçlendirmiş ve Fenerbahçe’den 7 oyuncu transfer etmiştir. Diğer yandan futbolcularını cepheye göndermeme ayrıcalığını kazanan tek kulüptür.

Bu şekilde 1915 yılında başlayan ve cuma günleri oynandığı için Cuma Ligi adı verilen ligde 1916-17 ve 1917-18 sezonlarında şampiyon olmuştur.

1916-17 Sezonu Sıralaması
1-Altınordu
2-Üsküdar Anadolu
3-Fenerbahçe
4-Süleymaniye
5-Galatasaray
6-Anadoluhisarı

1917-18 Sezonu Sıralaması
1-Altınordu
2-Fenerbahçe
3-Süleymaniye
4-Üsküdar Anadolu
5-Anadoluhisarı
6-Galatasaray

                   1916-17 ve 1917-18 Sezonlarında Şampiyon Olan Kadro

1. Dünya Savaşı sonrası İttihat Ve terakki Cemiyeti gözden düşmüş, Talat Paşa kulübün başkanlığından ayrılmıştır. Başkan yeniden Raşit Aydınoğlu olmuştur. Raşit Aydınoğlu 1921 yılında İttihat Sporu kurar ve sahayı sahiplenir.

Cumhuriyet sonrası İttihatçılar ortadan kalkar ancak saha Altınordu’ya kalmıştır.

1923 yılında Romanya’yla oynanan ilk milli maçtaki kalecimiz Nedim Kaleci Altınorduludur.

Fenerbahçeliler Raşit Beye stadı kendilerine satması için ısrar ederler. Raşit Bey onları red eder. Bunun üzerine 1927 yılında Maliye Bakanı olan Fenerbahçeli Şükrü Saraçoğlu, Meclisten ‘Aynı semtte iki takım varsa bu takımlardan üye sayısı fazla olan faaliyetini sürdürebilir’ şeklinde tek maddelik bir yasa çıkarttırır. Bu durumda üye sayısı çok olan Fenerbahçe faaliyetine devam edecek, İttihat Spor devam edemeyecektir. Altınordu ortada kalmıştır. Bu karar aynı zamanda Kadıköy’ün kulübünün Galatasaraylılara ait bir takım olmasını önlemiştir.

1922 yılında başlayıp 1951 e kadar devam eden Cumhuriyet Dönemi Liginde 1926-1927 sezonundan itibaren Altınordu İdman Yurdu yoktur.

Sahipsiz kalan Altınordu 1929 yılında Fenerbahçe ile birleştirilmiş, 1949 da Fenerbahçe’den ayrılıp Amatör kümede oynamaya başlamıştır.

   1960 lı Yılların Başında Altınordu İdman Yurdu Eski Fenerbahçe Stadında

Kulüp Hasanpaşa’dadır. Lig maçlarını eski tahta tribünlü Fenerbahçe Stadında yaparlar. Antrenmanlarını ise Acıbadem’de Batarya sahasında..

            1960 lı Yılların Başında 6 Oyuncusu Eski Fenerbahçe Stadında

Ancak 1970 lerde Kadıköy’de sahalara inşaatlar yapılınca Kulüp Bostancıya taşınır. 1988 yılında ise Cihat Uygun, Rıfkı Çolak, İhsan Sağlam, Muzaffer Koçak ve Hasan Ören tarafından satın alınarak Kartal Topselvi’ye getirilir.

Bugün 1. Amatör Kümede mücadele etmektedir.

108 yaşındaki Altınordu, 3 büyük kulübümüz kadar eskidir. Onlar kadar geçmişe tanıklık etmiştir. Bu tip kulüplerimize sadece Spor Kulübü olarak bakmamak gerekir. Onlar tarih kitabı gibidirler. 3 büyük kulübümüzün kapsamlı müzeleri vardır. Altınordu gibi kulüplerin de olması gerekir. Kadıköy’ün böyle önemli bir camiayı bünyesinden kaçırması affedilir bir şey değildir.

Kulübün yeni sahiplerinin bu tarihi kulübü sahiplenmelerine teşekkür etmek gerekir. Ancak Kulüp amblemini değiştirmeleri iyi olmamış. Keşke eski tarihi amblemini kullansalardı.

                    Yeni Amblem (Eskisi Yukardaki Fotoğraflarda Görülüyor)

1915 yılında ittihatçı Talat Paşa sadrazamken yani başbakanken Altınordu’nun başkanı oluyor. 1916 yılında Talat Paşanın maarif nazırı yani milli eğitim bakanı ittihatçı Doktor Nazım Bey ise Fenerbahçe’ye başkan oluyor. 1. Dünya Savaşı sonrası ittihatçıların idaresi son buluyor. Fenerbahçe cumhuriyetçilerle devam ediyor. Altınordu edemiyor.

1921 yılında Talat Paşa Almanya’da suikasta kurban gidiyor. 1922 yılında Doktor Nazım Bey Almanya’da suikasttan kurtuluyor ama 1926 yılında İzmir’de idam ediliyor. Talat Paşa’nın naşı 1943 de İstanbul’a getirilerek Abide-i Hürriyet tepesine defnediliyor. Doktor Nazım Beyin mezar yeri belli değildir.

Görüldüğü gibi Altınordu ile Fenerbahçe’nin tarihleri birbirine karışmıştır.

Söğütlüçeşmeden Hasanpaşa istikametine doğru her geçişimde sağ tarafta Altınordu Kulübünün tabelasını gözlerim arar. Altınordu İdman Yurdu Kadıköy’ün kent hafızasından silinmemelidir.
ARİF ATILGAN EKİM 2017





3 Ekim 2017 Salı

YALOVA KENDİ GİBİ..
Arif Atılgan

1970-80 lerdeki Bodrum, Marmaris, Fethiye ve diğerlerini anımsayın. Bodrumda Kalenin solundaki sokakta pansiyonlar, koya bakan kısımda yerli halkın evleri, Hanın bulunduğu kısa sokakta Bodrumlu esnafın çarşısı vardı. Marmaris’te sahilin karşısında küçük oteller, Fethiye’de sahilde çay bahçeleri bulunurdu. Kendileri olmaları ilgi çekici olmuş, insanlarda oraları görme isteği uyandırmışlardı. Bu şekilde ünlenmiş ve “gelişmişlerdi”. Bugün Bodrum’da İstanbul, Marmaris’te Ankara, Fethiye’de Londra var sanırsınız. Kendi gibi bile değiller artık.

Bu örnekler çoğaltılabilir.

Yalova kendisi olamasa da kendi gibidir. Çünkü: Yalova’da eskiye ait bir şey kalmamıştır ama henüz zapt edilmemiştir.

Atatürk 1929 yılında Bursa’ya giderken Yalova’yı keşfediyor. Doğasını seviyor ve ‘Burası su şehri olsun’ diyor. Yaz mevsimlerinde burada kalıyor. Bu sebepten Yalova’ya Türkiye Cumhuriyetinin Yazlık Başkenti denmiş.

Atatürk, Çiftlik Köydeki Yürüyen Köşk ile Termaldeki Gazi Köşkü arasındaki yolun iki yanına çınar ağaçları dikerek hıyaban denilen yolu yaptırmış. Yolun, Meydandan Termal tarafına doğru olan düz kısmının adı Gazi Paşa Caddesidir. Gazi Paşa Caddesinin adı Termal Yolu oluncaya kadarki kısmı trafiğe kapalıdır. Yalovalılar burada gezerler, alışveriş yaparlar, deniz kıyısında otururlar, denize girerler.

                                               Yalovalılar Sahilde

Deprem sonrası Yalova için ‘şerden hayır doğdu’ denebilir. Zira artık 2-3 katlı binalar yapılıyor. Geniş sokaklarda apartmanlar villa gibi duruyor o zaman. Nüfusu 200.000 civarı. Herkes birbirini tanıyor neredeyse. Kıyıdan birkaç sokak sonra kırlık alan başlıyor. Yalova ülkenin 847 Km2 ile en küçük yüzölçümlü ili ama en uzun kıyılı olanlarından. 1995 yılına kadar İstanbul’un ilçesi. %59 u ormanlık alan olan Yalova’nın toplam 6 ilçesi var ve hepsinin denize kıyısı var. Eğer mera, tarla, bahçe gibi yerleri de sayarsak neredeyse %80 i yeşil alan. Denize kıyısının uzunluğu 120 Km civarı.

                                            Yalova’da Yeşil Alanlar

Bugün Yalova’da yaşayanların eskileri 1924 mübadelesinde, yenileri 1970 li yıllardan sonra buraya yerleşmiş. Yalovalılar denizle barışık olmamışlar nedense. Onun için hep çay bahçelerinde veya deniz kıyılarında oturmayı tercih etmişler. Bu durumu kamu idaresindekiler de böyle kabul etmişler ki denizle ilgili çalışma yapmamışlar. 1-2 yıldır bu anlayış değişmeye başladı. Kamu kurumları denizle ilgili hizmet yapmaya başladı. O zaman da insanlar denize girmeye başladılar.

Yalova’nın Merkez ilçesini ele alarak Yalova’yı ve Yalovalıyı anlatmak istiyorum. Zira Yalovalıların ağırlıklı bulunduğu ilçe burasıdır.

Yalovalılar geniş insanlar. Bunda değerlenen arazilerinin verdiği güven var. Kışın dondurma, yazın baklava yemeyi severler. Yalova Sütlüsü denilen buraya ait baklavası oldukça lezzetlidir. Esnafı, zanaatkârı boldur. Bileni bilmeyeni hepsi iş yapar. Hava kararınca dükkânların rengârenk ışıklı tabelaları dikkat çeker. Her şey sakindir.

Gazi Paşa Caddesinde, bisiklete-motosiklete veya akülü bisiklete binen dede, nine, açık-kapalı kadın, özürlü, köylü-çiftçi, roman, Arap her tip insan vardır. Kafeteryalarda (kafe değil) gençler, çay bahçelerinde yaşı büyükler otururlar. Bazıları, çay bahçelerinin önündeki çayırda oturur, denize girerler. Hava iyi olduğu an herkes buralara gelir. Kumsalda denize girenler içinde de çoğunluk yerlilerdir. Sabah erkekler gelir. Bir süre sonra kadınlar. Açık-kapalı kadınlar. Kimi denizin içinde yürüyüş yapar kimi jimnastik. Bazı kadınlar sohbete dalıp 3-4 saatlerini geçirirler yüzerken. Arada fırsat kollayan köpekler de denize giriverir.  Mahalle çocukları kumsala bisikletlerini atıp yüzerler, kururlar, tekrar bisikletlerine atlayıp giderler. Bebekleriyle gelen genç anneler. Arada yabancılar. Bisikletinin arkasına bindirdiği torununu denize getirip, kıyıda Onu seyreden dedeler.

Bir gün sokak arasında bisikletli bir çobanın ineklerini götürdüğünü görmüştüm. Motosikletiyle süt dağıtan kadınlar vardır.

Özetle Yalova hala kendi gibidir. Yabancılar tarafından istila edilmemiştir. Yanancılaşmamıştır. Yazının başında saydığım ünlü sayfiye yerlerinin ilk zamanları gibidir.

Böyle bir kentteki çalışmalar da buna uygun olmalıdır. Örneğin: Yalova’ya Organize Sanayi Bölgeleri getirilirse burası mahvolur. Hizmet fonksiyonu getirilirse de öyle. O zaman da tatilci turist değil iş insanları dolacaktır buraya.

Denizle ilgili çalışma olarak; Gazi Paşa Caddesi tarafındaki kıyının açığına, Safran Deresi mendireği ile Liman mendireği arasına bariyer koyulmalıdır. O zaman öğleden sonra poyrazla gelen yosun vs gelemeyecek ve sahil çok temiz olacaktır. Bir de sabahları kumsal taranır temizlenirse değeri bilinmeyen kumu da kendini hissettirecektir.

                               İki Mendirek Arasına Bariyer Yapılmalı

Akrabam bir delikanlı ‘Kızların dikkatini çekmek için ne yapmalıyım?’ diye sormuştu. Bir ünlüye benzemeyi düşünüyordu. ‘Kendin gibi ol’ demiştim. Şaşırmıştı. Kendi olan insanların değerli olacağını söylemiştim. Sadece insanlar değil her şey, özellikle kentler kendileri olurlarsa değerli olurlar.

Yalova’nın doğasının değeri bilinmeli, korunmalıdır. Seracılık, çiçekçilik, bahçecilik, tarım, hayvancılık yok edilmemelidir. Yalova’nın köylerinin tarihi değeri vardır. Bu sebepten köylükten çıkarılmamalıdır.

Yalova Yalovalılarla birlikte Yavaş Şehir anlamında değerlendirilmelidir.

Son söz: Yalova’da bir an önce Kenti Koruma Platformu kurulmalıdır.
ARİF ATILGAN EKİM 2017


28 Eylül 2017 Perşembe

Kent Öyküleri

BURHAN PAZARLAMA
Arif Atılgan

Vapurlarda tanıdığım ilk satıcı Yurdanur isimli kişi idi. 1950 li yıllarda küçük bir çocukken arada bir babamla vapura bindiğimde görüyordum Onu. İri yarı, takım elbiseli, fötr şapkalı, purolu bir adamdı. En önemli cümlesi ‘Denizler kuruyuncaya kadar satışlarımız devam edecek’ idi.

1962 yılında liseye gitmeye başladığımda vapurları devamlı kullanmaya başladım. 3 yıl lise,5 yıl üniversite, aradaki yedek subaylıktan sonra 3 yıl iş için olmak üzere 11 yıl her gün vapur seyahatim oldu. Bu seyahatlerin ilk yıllarında Yurdanur Beyi yine görürdüm. Arada bir yanında, bazen kısa pantolonla gelen, Burhan isimli bir çocuk olurdu.

Kısa pantolon o yıllardaki erkek çocukların giydiği diz altına inmeyen uzunluktaki pantolonlara denirdi. Büyüyüp bacaklar kıllanınca uzun pantolon giyilirdi. Yani kısa pantolon çocukluğun, uzun pantolon büyümenin göstergesiydi.

Burhan’ın babası Demircan sülalesindenmiş. Çocuklara jilet sattırırmış. Jilet, ucuz ama sürümü çok olduğu için kazançlı olan o yılların traş bıçağına denirdi. Burhan da satıcılığa babasının yanında jilet satarak başlamış. Babasından çok dayak yemiş. Daha sonra babası, arkadaşı Yurdanur’a emanet etmiş Burhan’ı. Bu sebepten çoğu kişi gibi Ben de Yurdanur’un oğlu sanırdım Onu. Sokaklarda, vapurlarda yatmış. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında sahipsiz kalmış, zor günler geçirmiş.

                                              Burhan Demircan 2017 Yılında

Burhan büyüdükçe vapurlardaki sempatik davranışlarıyla, kendine özel konuşmalarıyla ilgi çekti. Tanındı. Çoğu kişiyle arkadaş gibi oldu. Kendi büyümüş, ‘r’ harfini tam söyleyemeyen küçük kardeşini de vapurlara getirmişti. O da sempatik bir çocuktu.

Yurdanur Bey giderek gözükmemeye başladı. Burhan’ın ifadesine göre özellikle darbe zamanlarında  ileri geri konuşmaları üzerine sürülmüştü. Bunun nasıl olduğu konusunda yaptığı açıklama beni tatmin etmedi ama anladığım kadarıyla buralardan uzaklaştırılmış.

Burhan Tahtakale’den ilginç malları bularak vapurda ucuza pazarlıyordu. Patates-hıyar soyma ve limon sıkma aleti, makyaj malzemesi, kalem, oyuncak gibi malzemeler satardı. Oturan insanlarla selamlaşır, birinin yanına oturup sohbete girer, malzemelerini oraya koyar, vapur kalkınca satışa başlardı. Elindeki malı gösterir, fiyatını söyler, sonra ‘yetmedi’ diyerek yanında hediye ettiği 3-4 malı daha gösterirdi. Sattıklarının garantisi olarak ‘Biz hep buradayız’ derdi. Mal dağıtırken hayali birilerine ‘Bir dakika efendim size de geliyorum’ diyerek çok talep olduğunu hissettirir, bazen de ‘Burada almaya utanan varsa çıkışta satın alabilir.’ Derdi.

Bir süre sonra Asya ülkelerinden gelen ithal mallarını satmaya başlamıştı. O da kendisini yetiştiren Yurdanur Bey gibi takım elbise giyer, akılda kalan klişe cümleler kurardı. ‘Uzak Doğudan geliyorum’, ‘Çekik gözlü insanların ülkesinden gelen mallar’ gibi.

1990 lı yıllarda Kadıköy’de bir pasaj içinde dükkân açmıştı. Vapurda satışını yaptıktan sonra dükkânının yerini tanıtmak için adresini ve unvanını söylüyordu: Burhan Pazarlama. Giderek Burhan Pazarlama adıyla ünlü oldu. Sanırım o dükkân pek iş yapmadı. Ancak dükkânın reklamını yapmak Ona yeni fikir vermişti. Başka dükkânların reklamını yapmaya başladı. Bu da bir işti. Kendi satışını yaptıktan sonra reklam spotlarını söylüyordu. 

                                     Eski Yıllarda Burhan Pazarlama   (Posta 04/03/2012)

TV lerde program, üniversitelerde konuşma yapar olmuştu Burhan.

Avrupa yakasında devamlı işim olmayınca vapura seyrek binmeye başlamıştım. 

En son 2016 yılında Onu gördüm. Yine takım elbiseliydi ve kendine özel cümleler kuruyordu.

2017 yılının eylül ayında eşimle karşıya geçiyorduk. Ona rastladım. Bu sefer takım elbise yoktu üzerinde. Sesini duyunca tanıdım. ‘Burhan’ dedim. ‘Seninle birlikte büyüdük buralarda’. Sevindi tanıdık birini bulunca. Fotoğraf çekildik. Pazarlama refleksi değişmemişti. Sattığı oyuncağı da gösterdi fotoğrafta.

Dönüşte yine Ona rastladık. Çay içmek için büfenin yakınında oturmak istemiştik. Birileri ile konuşuyordu. Beni görünce sevindi. Çaylarımızı O getirdi. Belli ki Onu tanımayan kişilere karşı şahit olarak yetişmiştim imdadına. ‘Sor bakalım, kaç yıldır beni tanıyor?’ dedi adamlara Beni işaret ederek. ’60 yıldır’ dedim. Rahatlamıştı. Yine Onlara döndü ‘Burhan Pazarlama yaz. Bak internetten.’ Dedi. Gerçekten adamlar telefonlarına yazdılar ve şaşırdılar.

Salona geçti satışını yaptı. Gece lambası ve fener olan aleti 20TL ye, oyuncak araba-radyoyu 50TL ye satıyordu. Yanımıza geldi. Yıllar öncesi gibi dert yandı.

Karşımıza oturduğunda birkaç soru sordum hayatını yazmayı düşünerek. ‘Kaç çocuğun var?’ diye sorunca hoşlanmadığını hissettirerek ‘Bir düşüneyim, saymam lazım’ dedi. Belli ki birden fazla evliliği veya birlikteliği olmuş. Üstelemedim.

50 yaşında çocuğu, 30 yaşında torunu olduğunu söylüyor. Kendi ifadesine göre 2017 yılı onun satıcılığının 61 nci yılı.

Artık eski vapurlar yok. Her vapurun yolcusunun, her yolcunun yerinin ayrı olduğu ortamlar da yok. Satıcıları da değişti vapurların. Eskiden bin bir maharetle mallarını tanıtıp, isteyene satış yapan seyyarlar vardı. Şimdi onların yerine dilenciler, kalitesi tartışılır müzik yapanlar var. Önünüze dikilip para istiyorlar.

Burhan, diğer salona geçip satışına devam etmek üzere ayağa kalktı. ‘Çocuğumu okuttum. Torunumu ise İngiltere’de okuttum. Artık zevk için satış yapıyorum. Bu işi yapmadan duramam’ dedi. Gitti.

Onu tanıdığımda Ben, benden sorumlu ailemin çocuğu olarak okuluma gidiyordum. O, tek başına sokaklarda sokakların yasalarıyla yaşıyormuş. Yaklaşık 60 yıl geçmiş aradan. Bugün, Benim sorumlu olduğum ailem var. Görüyorum ki Onun da artık öyle..

Kentlerin hafızası o kadar doludur ki.. Her köşesinde, her kişisinde bin bir öykü bulursunuz. Yeter ki kenti tüketmeyelim.
ARİF ATILGAN EYLÜL 2017

Not: Burhan Demircan'ı 14.03.2020 tarihinde kaybettik.

22 Eylül 2017 Cuma

CAFER AĞA CAMİİ
Arif Atılgan

Kadıköy’ün en eski camii Kethüda Camii olup, ikincisi Cafer Ağa Camiidir. Cafer Ağa 1554-1557 yılları arasında Sarayda Babusaade Ağalığı yaptığı sırada bu camiyi yaptırmıştır. Binanın küçüklüğünü dikkate alırsak buraya mescid demek daha doğru olur.

1881 yılında çıkan yangında bina yanar.

1900 yılında Vakıflar Müdürlüğü tarafından yeniden yapılır.

                                                Cafer Ağa Camii

50 cm lik kâgir duvarlar üzerinde ahşap, kiremitli çatısı bulunmaktadır. Kıble cephesinde mihrabın iki yanında ve yan duvarlarda üzeri sivri kemerli ikişer pencere vardır. Kemerlerinin sivriliği sebebiyle olsa gerek pencerelere “neogotik” yakıştırması yapılmış. Caminin son cemaat yeri sayılacak bölüm kapatılarak doğuya doğru uzatılmış. Bahçeden bu bölüme ve buradan namaz kılınan kare şeklindeki harim bölümüne girilmektedir. Son cemaat yerinin batısındaki merdivenle üst katındaki kadınlara ait ahşap mahfile çıkılmaktadır. Ahşap tavanda çıtalarla meydana getirilen kare şeklindeki süslemeler vardır. Mihrap beyaz süslemeli olup minber ahşaptır. Vaaz kürsüsü merdivensiz, oldukça küçüktür. Müezzin mahfili harim bölümünün sağ arka köşesinde yerden 15-20 cm yüksek bir bölümdedir.

                                         Vaaz Kürsüsü, Mihrap ve Minber

Çatıyı biraz geçen yükseklikteki minare tek şerefelidir. Minareye, kapatılmış son cemaat yerinden delik denebilecek küçük bir kapıdan çıkılmaktadır.

Kethüda’dan sonra Kadıköy’ün en eski camileri sırasıyla Cafer Ağa, İbrahim Ağa ve Osman Ağa camileridir. Kardeş oldukları yazılan bu üç kişi de sarayda babusaade ağalığı yapmışlardı. Cafer Ağa Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), İbrahim Ağa 3. Murad (1574-1595), Osman Ağa 1. Ahmed (1603-1617) zamanlarında babusaade ağası olmuşlar. İstanbul Ansiklopedisinde okuduğum bir konu içinde diğer kardeşlerinin Kızlar Ağası Gazanfer Ağa olduğu bilgisine rastlamıştım. Bilindiği gibi Gazanfer Ağa da 1600 yılında Ayrılık Çeşmesini yaptırmıştır. Aynı zamanlarda yaşadıklarından kardeşliklerinin doğru olduğu belli oluyor.

                                                              Müezzin Mahfili

Kethüda Camiinden sonra sırasıyla Cafer Ağa, İbrahim Ağa ve Osman Ağa camileri yapılıyor. Gerek Sürre Alayı gerekse Anadolu’ya sefere çıkan padişah ile ordusu önceleri İbrahim Ağa Camiinde namaz kılıp yola çıkıyorlarmış. 1600 yılından sonra Ayrılık Çeşmesi ve namazgâhını kullanmışlar.
 
1557 yılında ölen Cafer Ağanın mezarı Caminin bahçesinde abdest alma yerinin arkasında maalesef görünmeyen bir köşede ıvır zıvırın konduğu bir noktadadır.

                                                        Cafer Ağa'nın Mezarı

Bu ilginç tespitlerden sonra Cafer Ağa Camiinin bugünkü durumuna bakmak istiyorum. Güzel bir dış duvarı var. Cami de şirin bir mimariye sahip. Bahçeye girdiğinizde sağ taraf tuvalet, sol taraf abdest alma yeri ile kaplanmış. Binanın arkasında ise lojman vs bulunmaktadır. Hâlbuki cami orijinal haliyle bahçe içinde belirgin hale getirilse çok daha hoş bir görüntü oluşacaktır.

                                            Caminin Boş Arsadaki Orijinal Oturması

Caferağa’da işyerime komşu döşemeci Gürsel Usta vardı. Kethüda ve Cafer Ağa Camilerine gider, dinlediği vaazları anlatırdı. Gürsel alkol bağımlısı idi. Ancak ramazanlarda oruç tutup içki içmemeye çalışır, namaza giderdi. Sonunda iflas etmişti. Yıllar sonra öğrenmiştim. Arkadaşlarıyla Rus ruleti oynamış. Tek mermiyi rastgele şarjöre koyup kendi kafasına sıkmış. Maalesef… İyi bir arkadaştı.

Yan tarafında, Moda Caddesi ile Güneşli Bahçe Sokak arasındaki kısa sokağın adı camiden dolayı Cafer Ağa Mescidi Sokağı konmuş.
ARİF ATILGAN EYLÜL 2017



İSTANBUL BİANELİ
Arif Atılgan

Bianel ortamı her zamanki gibi. Kalabalık. Ancak adıyla ilgili eser bulmak zordu. Konu ‘İyi Bir Komşu’ yerine ‘Kent Ve İnsan’ olsa daha uygun olurmuş. Bir de eserleri anlatan yazılar o kadar küçük ve anlaşılmaz bir üslupla yazılmış ki onları okumak ayrı bir bianel olayı oluyordu.

Burada Sanatçı duvarlardan sökülmüş dökülmüş fresklerle kentteki mücadeleyi anlatmak istemiş.

Burada da sokak sanatı kapalı mekânlara biz de varız diyor sanki.

Güney Koreli Sanaçtı yaşadığı stüdyo dairenin kendine verdiği sıkıntıyı belirtiyor. Beyaza boyayarak kimliksizliğini, baş aşağı koyarak rahatsızlığını vurguluyor.

Diğer eserlerin yerinde görülmesini öneririm. 

İyi Bir Komşu konusunun en güzel incelenmesini birkaç hafta önce Çocuklar Duymasın dizisinde görmüştüm. Aile, Kentsel Dönüşümde evlerinin yerine yapılan rezidans siteye taşınır. Taşınma sonrası komşuların ‘Hoş Geldin’ dememesi Onları üzer. Tüm yaşayanları çağırıp bir tanışma daveti ile komşuluğu canlandırmak isterler. Ailenin iki çocuğunu kapı kapı dolaştırıp herkese daveti bildirmeleri için görevlendirirler. Bazı komşular şikâyetçi olur. Site Güvenlik görevlileri gelerek Aileyi uyarır. Üzülürler. Birkaç gün sonra bir komşularından gelen İmdat sesi üzerine yardıma koşarlar. Olay bittikten sonra o komşu gelir ve Onlardan özür diler. Kendilerini şikâyet eden kendisidir.

Bianel her zaman olan bir etkinlik değil. Görmeyen kalmamalı.
ARİF ATILGAN EYLÜL 2017