21 Kasım 2015 Cumartesi

ACIBADEM
Arif Atılgan

Yeldeğirmeni’nin güney sınırı olan Halitağa Caddesi tren yolu üzerindeki köprüde biter. O noktadan sonra cadde Küçük Çamlıca Tepesine kadar Acıbadem Caddesi adıyla devam eder. Acıbadem Caddesinin iki yanında oluşmuş olan yerleşim Acıbadem Mahallesidir. Ancak Mahalle D-100 e kadar Aşağı Acıbadem, D-100 ün üzeri ile Birinci Boğaz Köprüsünün çevre yolu arası Yukarı Acıbadem Mahallesi olarak ikiye bölünmüştür. Aşağı Acıbadem Mahallesi Kadıköy, Yukarı Acıbadem Mahallesi Üsküdar İlçesi sınırlarındadır. Birinci Boğaz Köprüsünün çevre yolunun üzerinde kalan kısım ise Küçük Çamlıca Mahallesidir.

Kadıköy’de Hasanpaşa ile Acıbadem çevresi 17. Yüzyılda Kızlarağası Mısırlı Osman Ağanın mülkiyetinde imiş, 1630 da 4. Murad tarafından kamulaştırılmış, 1800 lü yılların başında 3. Selim’in mülkiyetine geçmiş. Daha sonraki padişahlar ise buraları çeşitli kişilere bağışlamışlar. Bu kişiler de Osmanlı zamanında ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kendilerine çoğunluğu ahşap olan köşkler yapmışlar.

20. Yüzyıla kadar Haydarpaşa Çayırı içersinde olduğu için Haydarpaşa adıyla anılan Acıbadem’de seyrek yerleşmiş köşkler bulunuyordu. Semt 20. Yüzyıl başlarında Acıbadem adıyla anılmaya başlanmış. Şimdiki Dörtyolun civarında bademlikler bulunuyormuş. Burada yüksekçe bir bölge Bademtepe olarak biliniyormuş. Belli ki Acıbadem adı buradan geliyor.  1891 yılında Hasanpaşa Gazhanesinin faaliyete geçmesi ile Gazhane çevresinde halkın yerleşimi oluşmuş. 1940 larda Dörtyolun şimdiki Yıldız Bakkal tarafına getirilen imarlaşma sonrası burada da halka ait yapılaşma başlamış. 1960 lı yıllardan sonra özellikle 1965 yılında kat mülkiyeti yasasının çıkmasından sonra yapılaşma hızlanmıştır.

                              1966 Hava Fotoğrafında Dörtyolun Üst Kısmı Bomboş.

                       2014 Hava Fotoğrafında Dörtyolun Üst Tarafı Tamamen Dolmuş.

Acıbadem Mahallesi 1970 li yıllara kadar Acıbadem Caddesini kesen Sarayardı Caddesinin bulunduğu nokta olan Dörtyol’un aşağısında kalan alan olarak bilinirdi. Özdemiroğlu İlkokulunun karşısında bulunan Yıldız isimli bakkal-manav dükkânı dolayısıyla çevre Yıldız Bakkal semti olarak bilinirdi. Dötryolun üzerinde tek belirgin yerleşim İkbaliye Mahallesi idi. Daha yukarılarda seyrek evler bulunurdu. Dörtyol aşağısında Şam Fıstık Sokak bulunduğuna göre büyük bir ihtimalle burada semte adını veren badem ağaçları da bulunuyordu. 1980 sonrası kat karşılığı inşaat hız kazanmış, Dörtyolun üst kısmındaki boş alanlara da inşaatlar yapılmış ve bugünkü yoğun durum oluşmuştur.

Rasimpaşa Mahallesinden sonra Acıbademin başlangıcı Paris Mahallesiyle başlar. Aslında Paris Mahallesi adı Ayrılık Çeşmesi Sokağına aittir. 1. Dünya savaşı sonrası İngilizlerin burayı genelev gibi kullanmaları dolayısıyla sokak bu ad ile anılmış. Ama 1950 li yıllarda buraya Mezarlık Sokağı, şimdiki Taşköprü Caddesi karşısında oluşan gecekondulardan dolayı Teneke Mahallesi denilen bölgeye de Paris Mahallesi denmeye başlanmıştı.

Şimdiki Özdemiroğlu İlkokulundan Dörtyola kadar olan Acıbadem Caddesinin sağ tarafındaki yerleşim İran kökenli vatandaşlardan dolayı Acem Mahallesi olarak bilinirmiş. Okulun bulunduğu yerde daha önce bulunan Acem Mehmet Efendi Köşkü 1913 yılında kiralanarak burada Mahfiruz Sultan Mektebi adıyla eğitim yapılmış. Daha sonra köşkün yerine 1930 yılında okul inşa edilmiş. Okul 10. İlkokul adıyla eğitime başlamış, 1950 yılında 3. Murad (1574-1595) döneminin komutanlarından Özdemiroğlu Osman Paşanın adı verilerek Özdemiroğlu İlkokulu adını almış. Özdemiroğlu İlkokulu Cumhuriyet dönemi okullarının mimari tarzındadır.

                                                    Özdemiroğlu İlkokulu.

Daha yukarda sağda Su Terazisi göze çarpar. Su terazisinin Kalkedon döneminden kaldığı sanılıyor. Ancak bu yapının sur duvarı kalıntısı olduğu da sanılır. Zira diğer su terazilerine benzemez.

                                                       Su Terazisi.

Dörtyolun Sarayardı Caddesiyle kesiştiği noktanın sağ tarafında Rahmi Paşa Köşkü bulunmaktadır. Bahriye Nazırı Hasan Rahmi Paşa köşkü 1800 lü yılların sonlarında yaptırmıştır. Bugün restore edilmiş durumdadır.

Dörtyoldan Saray Ardı Caddesini takiben İbrahimağaya inerken sağda 320 dönüm arazi içersinde Şehzade Ziyaeddin Köşkü bulunur. Köşk 1910 yılında Padişah 5. Mehmed Reşad tarafından Kadın efendisi Kamiras Hanım için inşa ettirilmiş ancak Kamiras Hanım Köşkü beğenmemiş oğlu Şehzade Ziyaeddin’e hediye etmiştir. Bu köşkün etrafı çiftlik imiş ve bizler 1970 li yıllara kadar bu havaliyi Çiftlik olarak bilirdik. Bugün çiftlik arazisi binalarla dolmuştur. Son yıllarda restore edilmiş olan Köşk, içersinde AVM de bulunan bu yoğun yerleşimin içersinde aralarda sıkışmış kalmıştır.

                                             Şehzade Ziyaeddin Köşkü.

Daha yukarıda Batarya sahası vardı. Burada 1900 lü yılların başında Katolik Assomption Rahibelerinin binaları varmış. Alana 1940 lı yıllarda 2. Dünya savaşı sırasında Haydarpaşa Garını korumak üzere Topçu Bataryası yerleştirilmiş. O zaman rahibelerin binaları yıkılmış. Top atışlarıyla askerlerin talim yaptığı bu alan Batarya adıyla anılmıştır. Sahaya 1990 lı yıllarda İş Bankası Blokları inşa edilmiştir. Batarya sahasının üst kısmında ise namazgâhıyla Kuruçeşme vardır. Asıl adı Baba Oğul Çeşmesi olan çeşme 1844 yılında Abdülmecidin harem ağası Tayfur Ağa ve O’nun manevi oğlu Besim Ağa tarafından yapılmış. Ayrıca burada sokağa adını veren Köftüncü Mehmet Ağa Çeşmesi de vardır. Bu Çeşmenin yapılış tarihi bilinmemekte sadece 1847 ve 1917 yıllarında onarıldığı bilinmektedir.  

Batarya sahasının karşısında taş duvarların arkasında İkbal Hanımın oturduğu, kocasının adı ile bilinen Rasim Paşa Konağı vardır. Rasim Paşa 1879-1881 yılları arasında Bahriye Nazırlığı yapmıştır. İkbal Hanım kocası öldükten sonra buraya yerleşmiştir. İkbal Hanımdan dolayı burası İkbaliye semti olarak bilinir. Burada İkbaliye Okulu, İkbaliye Camii, İkbaliye Çeşmesi, Nahit Bey (İkbal Hanımın oğlu) Sokak, Rasim Paşa Sokak İkbal hanım tarafından yaptırılmıştır.  Günümüzde Rasim Paşanın torunu Ahmet Nejat Gülgün Bey bu havalideki bir apartmanın giriş katında yaşamaktadır.

Acıbadem Caddesi ile Zeamet Sokağının köşesinde Tırnakçı Salim Bey Köşkü vardır. Köşk 1900 lü yılların başlarında yapılmış olup 1930 lu yıllardaki sahibi Tırnakçı Salim Beyin adıyla bilinir. Salim Bey İttihat Ve Terakki Partisinin önemli bir ismidir. O yıllarda işkenceleriyle ünlü Bekirağa Bölüğü adıyla bilinen Askeri Hapishanenin müdürüdür. Lakabını burada almıştır. Köşk 1985 yılında Safter ailesine satılmış. Aile Köşkün kapısına Safter Köşkü tabelası asmış. Köşkün satılışını anımsıyorum. Alıcısını da tanıyorum. Keşke Köşkün tarihteki adını korumuş olsaydı. Daha saygıyla anılırdı.

D 100 ün üzerine çıkıldığında solda 2. Abdülhamid döneminde yapılmış olan Şevket Paşa Köşkü bulunurdu. Şevket Paşa 2. Abdülhamid (1876-1909) zamanında Yıldız Sarayı İkinci Fırka Kumandanıdır. 1965 yılında köşk yıkılıp yerine Kadıköy Özel Mimarlık Mühendislik Yüksekokulu yapılır. Daha sonra 1990 lı yıllarda burası Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine verilir.

Köşkün yukarısında 1900 lü yılların başında Mimar Kemallettin Bey tarafından tasarlanmış olan Bahriye Müşiri (Deniz Mareşali) Ahmet Ratip Paşaya ait köşk bulunmaktadır. Paşa, Köşkü yaptıktan sonra Hicaz Valiliğine atanmış burada hiç oturamamıştır. Köşk 1914 yılında kamulaştırılarak Çamlıca İnas Sultanisi (Kız Lisesi) adıyla ilk kız lisesi olur. Ancak 1922 yılında okul kapanır. Okul, 1923 yılında Çamlıca Kız Ortaokulu olarak açılır, 1934 yılında tekrar kapanır. 1939 yılında Çamlıca Kız Lisesi adıyla açılır. Daha sonra bahçede yeni binalar yapılmıştır. 1980 li yıllarda kapatılan eski bina ise restore edilmiştir. Okulun adı bugün Çamlıca Kız Anadolu Lisesidir.

                                              Çamlıca Kız Lisesi 1930.

Köşkün biraz daha yukarısında karşı sıranın aşağılarında ise prevantoryum vardır. Zaten buraları eskiden beri temiz havası dolayısıyla hastalar için dinlenme köşklerinin yapıldığı bir semt imiş.

Ayrıca Nişantaşı olarak bilinen bölgede 2. Mahmut zamanında dikilmiş olan Nişantaşı bulunmaktadır. Taşın bulunduğu nokta Padişah 2. Mahmud’un bin adım mesafedeki yumurtayı vurduğu noktadır.

                                1938 Yılında Nişantaşı. Bugün Apartmanların Arasındadır.

Birinci boğaz köprüsü yolunun üst tarafı ise Küçük Çamlıca Mahallesidir.

Yıldız Bakkal, Dörtyol (Sarayardı Caddesi) , Kuruçeşme, Karakol (Telekom), Sakızağacı, Çamlıca Kız Lisesi, Altın Bakkal, Askeri Hastane, Nişantaşı bugünkü belli başlı duraklar.  1960 lı yıllarda Yıldız Bakkal, Dörtyol, İkbaliye, Örnek Mahallesi, Çamlıca Kız Lisesi, Altın Bakkal, Nişantaşı durakları ayrı birer mahalle gibi kabul edilirdi. İkbaliye’nin yukarısında oturan arkadaşlarımız kar yağdığında sokaklarına kurtların, çakalların indiğini anlatırlardı.

Bugün oldukça kalabalık olan bu caddenin eski halini anımsatabilmek için bir iki örnek vermek isterim. 1960 lı yıllarda cadde o kadar boş ve tenhaydı ki Küçük Çamlıca’dan Yıldız Bakkala kadar kendi üretimimiz olan tornetle kayarak veya bisikletle hiç pedal çevirmeden inebilirdik. 1970 li yılların ortalarında da araba ile Küçük Çamlıca’da vitesi boşa alıp kontağı da kapatıp Kadıköy’e kadar inebiliyorduk.

Örnek Mahallesinde şimdiki Telekomun bulunduğu yerde top oynadığımız saha vardı. En çok Batarya Sahasında top oynardık. Sahanın karşısındaki taş duvarın arkasında ağaçlıklar içinde ahşap evler vardı. Burada da top oynanabilen küçük bir saha bulunurdu. Yani Rasim Paşa Konağının bahçesinde de top oynardık.

Küçük Çamlıca Tepesinde büyük çukurlar vardı. Bu çukurların gök taşı düşmesinden dolayı oluştuğu söylenirdi. Yıllar sonra o mahallede oturan biriyle yaptığım sohbette onların Kar Kuyuları olduğunu öğrenmiştim. Eski yıllarda kış mevsiminde karlar tepelerdeki çukurlara doldurulur, yaz mevsiminde kar veya buz olarak aşağıdaki semtlere satılırmış. Bu esnafa da Karcı veya Buzcu denirmiş.

Yukarıdakilerin dışında Acıbadem’de bulunan birçok köşk bugün ortada yoktur. Keşke korunabilmiş olsalardı, hiç değilse arşivleri oluşturulabilseydi.

ARİF ATILGAN ACIBADEM DERGİSİ ARALIK 2014

3 Kasım 2015 Salı

AVRUPA MEDENİYETİNİN KARAYA VURMASI
Arif Atılgan

Yunan mitolojisinde Tanrıların mükemmelliğini yansıtan heykeller sanatın ilk işaretleri olarak bilinir. Dolayısıyla ardından felsefe, bilim, hukuk gibi medeniyet ışıklarının bu ülkeden çıktığı kabul edilir. İlk kilise mimarisi olan bazilikalar da Yunan mahkeme binalarından örnek alınmışlardır. Bütün bunlar Avrupa’nın medeniyeti Yunandan öğrendiğini göstermektedir. Bunun için bugün hala Yunanistan’ın tüm ekonomik sıkıntıları kendilerine gizli hayranlık duyan Avrupa tarafından yüklenilir. Bu sebepten Yunanlılar için Avrupa’nın Şımarık Çocuğu tanımı kullanılır. Yani kendisini medeniyet kelimesiyle tanıtan Avrupa veya genel anlamda Batı, medeniyeti Yunanistan’dan almıştır. Avrupa sokaklarında kurallı toplumu, müzelerinde sanatı hissedersiniz. Yunanistan’da sokaklarda da sanatı hissedersiniz. 

Son günlerde Avrupalı ülkeler 2.5 milyon mülteciyi topraklarında barındıran Ülkemize ‘Size üç beş kuruş verelim bunları barındırmaya devam edin. Biz yine de aralarından sağlıklı, eğitimli beş on tanesini seçer alırız’ anlamında komik saçma tekliflerde bulunmuşlardır. Diğer yandan Ülkelerine kaçak girebilecek olan mülteciler için sınırlarına duvar örmeye başlayanlar olmuştur.

Hâlbuki mülteci dedikleri o insanların kendi vatanlarında, Batı medeniyetinin soktuğu iç dış mihraklar iç savaş yapmaktadırlar. Ölüm korkusuyla kaçan insanlar ise doğal refleksle batıya yani medeniyete gitmek istemektedirler. Ama medeniyet diye gitmek istedikleri yerlerdeki insanlar, sınırlarına duvarlar örerek onları ülkelerine sokmamaktadırlar.


Geçtiğimiz günlerde Yunanistan kıyılarına mültecilerin çıkması esnasında çok sayıda cansız gövdelerinin sahillere vurması üzerine Yunanistan Başbakanının ‘Karaya vuran insan cesetleri değil Avrupa Medeniyetidir’ demesi çok önemlidir. Başbakan Çipras konuşmasının içinde ‘Aynı zamanda bazı ülkeler duvarlar örmek niyetinde. Oysa bizim mantığımızda Avrupa hayali Berlin Duvarı yıkıldığı zaman doğdu. Şimdi bu hayal yeni duvarların örülmesiyle ölüyor.’ Demiş.

Yunan medeniyetinden esinlenerek kendilerini de medeniyet kelimesiyle tanımlayan Avrupa’ya Çipras’ın bu sözleri adeta bir tokattır. Aslında kendilerini medeni gösteren ama sömürgecilikten öteye gitmeyen terbiyeleri olan diğer tüm Dünya milletlerine de bir tokattır. Çipras bu sözleri ironi yapar gibi ama aslında öfkeyle söylemiştir.

Yunan medeniyetinin doğduğu topraklar olan İyonya Anadoludadır. Bu topraklardaki son Türk devletinin İstiklal Marşının 4. Kıtasının son mısraında da Avrupa için ironi yapar gibi ama aslında öfkeyle ‘”Medeniyet!” dediğin tek dişi kalmış canavar’ denmektedir. Şair Mehmet Akif Ersoy bu mısradaki medeniyet kelimesini tırnak içine alarak bu kelimeyi kendinin değil Avrupalıların kendi kendileri için kullandığını ifade etmek istemiştir. Eminim Çipras ta konuşmasını yazsaydı aynı şeyi yapardı. 1921 yılında yazılmış İstiklal Marşımızla Avrupa medeniyetinin beşiği olan Yunanistan’ın Başbakanının aynı tespite gelmesi oldukça anlamlıdır.
Çipras’ı sevmeye başladım.
ARİF ATILGAN Kasım 2015

28 Ekim 2015 Çarşamba

HAYDARPAŞA VE CUMHURİYET

HAYDARPAŞA VE CUMHURİYET
Arif Atılgan

1872 yılında Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar demiryolu döşenmiş, tren seferleri başlatılmış ve Tarihi Haydarpaşa Çayırı’nda, şimdiki Et ve Balık Kurumu yakınındaki bir alana, İlk İstasyon Binası inşa edilmişti. Osmanlı Devleti bir süre sonra bu hattı ekonomik ve teknik bazı sıkıntılar sebebiyle işletemez duruma girmiş ve 1880 yılında Mösyö Sfeelder ve Ortakları adlı bir İngiliz Şirketi’ne kiralamak zorunda kalmıştı. Şirket demiryolunu Adapazarı ve Ankara’ya kadar uzatma hakkı istemiş, ancak Osmanlı Devleti günün siyasal koşullarından dolayı bu hakkı vermemişti. Bu durumun duyulması üzerine, demiryolu hattının Ankara’ya kadar uzatılması işine başka devletlerin de yoğun ilgisi oluşmaya başlamıştı. Sonuçta Osmanlı Devleti Alman Deutsche Bank’ın ortak olduğu Prusyalı Alfred Von Kaulla’ya bu hakkı vermişti. Önceki kiracı olan İngiliz Şirketi kendilerine öncelik tanınması gerektiğini ileri sürerek bu duruma itiraz etmiş, ancak itirazları dikkate alınmamış, hesaplanan tazminatları verilerek hatta el konulmuştu. Almanlarla ortak olan Kaulla 24 Mart 1889 tarihinde Anadolu-Osmanlı Demiryolu Şirketini kurmuş, Haydarpaşa-Ankara hattının inşaat ve işletme hakkını alarak 1892 yılında demiryolunu Ankara’ya kadar uzatmıştı.


Görüldüğü gibi 1880 li yıllarda Dünya Devletleri Haydarpaşa-Ankara arasına demiryolu döşemek ve bu hattı işletmek için yarışmaktadırlar. Osmanlı Devleti hükmünü sürdürmekte, tüm Dünya Devletleri tarafından bilinmekte ve tanınmaktadır. 23 Nisan 1920 tarihinde TBMM nin kurulmasına, 13 Ekim 1923 tarihinde Ankara’nın Başkent olmasına ve 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanına daha onlarca yıl vardır. Ayrıca böyle bir şey o yıllarda hiçbir şekilde gündemde yoktur. Atatürk 1881 yılında daha yeni doğmuştur. Yerleşim durumuna bakıldığında ise, 40 yıl sonra Cumhuriyet’in ilan edildiği yıllarda bile az sayıda bir nüfusun Ankara Kale’sinin içinde ve etrafında oluştuğu, ovanın daha çok bataklık, sazlık bir durumda bulunduğu herkes tarafından bilinmektedir.
Sanki 1880 li yıllarda 1920 li yıllar hissedilmiştir. Henüz ortada ne Gar Binası vardır ne de Cumhuriyet.

Farkında olmadan Haydarpaşa ile Cumhuriyetin ilk ilişkisi o yıllarda kurulmuştur.

1892 yılında Haydarpaşa-Ankara hattının çalışmaya başlaması ile daha çok mal haraketi hızlanmış, giderek rıhtımda liman ihtiyacı oluşmaya başlamıştır. Bunun üzerine yapılan liman tesisleri 14 nisan 1903 tarihinde zamanın Padişahı 2.Abdülhamid tarafından açılmıştır. Bu arada demiryolu hattı Bağdat ve Mekke’ye kadar uzatılmıştır.

Ancak 2.Abdülhamid ilerleyen yıllarda liman tesislerinin gösterişsiz olduğunu tesbit etmiş ve 'Bunca km demiryolu yaptım memlekete, çelik rayların ucu Haydarpaşa'da. Koca binalarıyla liman yaptım, yine belli değil. Bana o rayların denize kavuştuğu yere öyle bir bina yapın ki, ümmetim baktığında 'buradan bindinmi hiç inmeden Mekke’ye kadar gidilir' desin' demiştir. Bu sözler üzerine iki Alman mimar Otto Ritter ve Helmut Cuno’nun tasarımıyla Gar inşaatına 30 Mayıs 1906 tarihinde başlanmış 19 Ağustos 1908 tarihinde de bitirilmiştir.

1914-1918 yılları arasındaki 1.Dünya Savaşı sırasında, Haydarpaşa Limanı ve Gar’ı kullanılarak, Anadolu’daki Türk Birlikleri’ne İşgal Kuvvetleri’nden gizli bir şekilde cephane sevkiyatı yapılmıştır.

Yani Haydarpaşa’nın Cumhuriyet’le ilişkisi artık somutlaşmaya başlamıştır.

1.Dünya Savaşından sonra Osmanlı’nın mağlup çıkmasını fırsat bilen İngilizler 15 ocak 1919 tarihinde Haydarpaşa Garı’na ve Gebze’ye kadar olan hatta el koymuşlardı. Gebze’den Haydarpaşa tarafına giden vagonlarda arama yapıyorlar, Türk Subayları’nı o istikamete geçirmiyorlardı.
TBMM, Cumhuriyet’in ilanından sonra Haydarpaşa Garı Umum Müdürlüğü’ne Atatürk’ün yakın silah arkadaşlarından Behiç Erkin’i tayin etmişti. Behiç Erkin Ankara'dan İstanbul’a gelirken, içinde bulunduğu tren Gebze’de İngiliz Görevliler tarafından durdurulmuş ancak kendisine herhangi bir engel çıkartılmamıştı. İlerleyen zamanda anlaşılmıştır ki subay olan bu görevliler terhis olduktan sonra Demiryolları İdaresinde iş bulmayı umud etmekteydiler. Sadece Gar’ın görevdeki Umum Müdürü Alman uyruklu Bay Hügnen tren hattını işletmeyi Türkler’in bilmediğini, bu işi ancak kendisinin başarabileceğini söyleyerek Behiç Bey’in moralini bozmaya çalışmıştı. Ancak Behiç Bey bu davranışlara aldırmamış, kendisini TBMM nin buraya atadığını ifade ederek kararlılıkla görevine başlamıştı. Bu şekilde 25 Eylül 1923 tarihinde İngilizler’den geriye alınan Haydarpaşa-Gebze Hattı Behiç Erkin ve Ekibi tarafından çok ta başarılı bir şekilde işletilmişti.

Haydarpaşa artık Cumhuriyet’le içiçe olmuştur.

Bu tarihten sonra başta Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal olmak üzere yerli ve yabancı Devlet Büyükleri Ankara-İstanbul hattını sürekli kullanmışlardı.Tren uzun yıllar en tercih edilen ulaşım aracı olarak yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin Başkenti Ankara ile eski Osmanlı Devleti’nin Başkenti İstanbul arasında en yoğun ilişkiyi kurabilmişti. Bu ilişki dolayısıyla da Haydarpaşa Garı’nda sık sık Cumhuriyetin Yetkilileri görünür olmuşlardı.


1950 li yılların sonları ilkokulda okuduğum yıllar idi. Bir Pazar günü Kadıköy’deki tüm ilkokulları Haydarpaşa Garı’nın önündeki meydanda toplamışlardı. Ankaradan İstanbula trenle gelmiş olan zamanın Başbakanı Adnan Menderes Gar’ın önündeki merdivenlerden inmiş, bizleri selamlayarak önümüzden geçmiş ve motor iskelesinde bekleyen tekneye binerek Avrupa Yakasına geçmişti. İlk defa bir Devlet Büyüğü’nü Haydarpaşa Garı’nda görmüştüm.

Çocukluğumda bu tip eski kamu binalarını Dünya’nın oluşumundan beri varmış gibi hissederdim. Bu binalar bana yüksek tavanlarından dolayı görkemli, içerilerinde hep görmediğim bir yer kaldığını düşündüğümden dolayı da gizemli gelirdi. Her biri içimdeki bir çocuktu sanki. Bu sebepten olsa gerek, bazılarının yanına onları küçük gösteren dev yapılar inşa edildiğinde, her seferinde içimdeki çocuklardan birinin öldüğünü düşünmüşümdür. Zira yeni yapılan yapılar yanlarındaki eski binaların görkemini de gizemini de yok ederlerdi.

Bazen çocuk başıma Haydarpaşa Limanı’na balık tutmaya giderdim. Her defasında elimdeki mantara sarılmış misinamla Gar Binası’nın içine girer, çeşitli süslemelerle bezenmiş yüksek tavanlarını hayranlıkla seyrederdim. Bugün yine o yüksek tavanlara aynı hayranlıkla bakarken hala var olduklarını düşünür ve içimdeki çocuklarla birlikte mutlu olurum.

Cumhuriyet’in ilanının 85. yıldönümüne yaklaştığımız bu günlerde Haydarpaşa Gar Binası bir Uluslar Arası Sempozyum’un flamaları ile kaplanmıştır.

İstanbul’da Sempozyum yapacak mekan yokmuş gibi bu tarihi binanın içine 4 adet salon yerleştirilmiş, rayların üzeri ise kapatılarak açık sergi alanlarına dönüştürülmüştü. Ve Gar 100 yıldır yaptığı görevine ara vermek zorunda kalmıştı. Tarihi Haydarpaşa Garı’nda gerçekleştirilen sempozyumun düzenleyicileri arasında İTÜ, ODTÜ, Süleyman Demirel Üniversitesi, Gaziosmanpaşa Üniversitesi gibi Üniversitelerimizin bulunması ise düşündürücü olmuştur.

Halbuki Haydarpaşa Garı, Cumhuriyet Bayramı’nı beklerken Cumhuriyet’in al bayrakları ile süslenmeli ve Cumhuriyet’in insanları ile içiçe olmalı idi.
ARİF ATILGAN Kadıköy Gazetesi 24-30Ekim 2008
SAHİLLERİN DOLDURULMASI

Aşağıdaki satırlar 2004 yılının Ocak ayına ait Mimarlara Mektup dergisinde ‘Çifte Havuzlarda Büyük Kulüp Marinası’ başlıklı yazımdan alıntıdır. Buraya aldığım bölümde Büyük Kulüp ile ilgili kısımlar çıkarılmış, nokta nokta gösterilmiştir:

1970'1i yıllar köyden kente göçün çoğalması ile dikkatleri çekmiştir. Taşı toprağı altın olarak nitelendirilen İstanbul, bu göçten en fazla nasiplenen kentimiz olmuştur. 1960'lı yılların sonuna kadar bir milyonu geçmeyen İstanbul nüfusu, 1970'1i yılların ortalarında 1,5-2 milyona doğru sıçrayınca akla gelmeyen birçok sorun ortaya çıkmıştı. Bu sorunlardan bir tanesi de plajların halka yetmemeye başlamasıdır.
İnsanlar, denize girmek için özellikle hafta sonları kent dışına çıkıyordu. Her tarafı deniz olan kentte halk, denizi, iskele kenarlarından görebilir hale gelmişti.
Halkı denize kavuşturmak için Anadolu yakasının Kadıköy-Tuzla arası doldurularak kilometrelerce uzunlukta bir sahil şeridi elde etmek düşünüldü. Burada piknik ve park alanları, yürüyüş yolları, balık tutma terasları, denize girilecek kıyılar, halkın sahip olabileceği küçük tekneler için tekne barınakları oluşturulacaktı.
Doğaldır ki, böyle bir amaçla da olsa denizin doldurulmasının kentimiz için çok önemli riskleri vardı Aşağıda sıraladığım bu riskler göze alındı ve maalesef hepsi de oluştu.
1. Doğa katledilecekti, edildi: Bu amaç için doldurulan molozun çamuru, Marmara Denizi'nin büyük bir bölümünü etkiledi. Denizin dibini kaplayan bu tabaka, eskiden ıstakoz tutulabilen bu denizde yıllarca balık bile çıkmamasına sebep oldu.
2. Coğrafya yok edilecekti, edildi: Bu kıyılarda, bugün bile kara tarafına bakıldığında fark edilebilecek küçük koylar, burunlar vardı. Bunların hepsi yok olduğu gibi sahil adeta cetvelle çizilmiş bir şekle sokuldu. Ayrıca İstanbul'un tek falez kıyı örneği olan Moda ve Salacak kıyılarında artık bu görüntü hissedilemez hale geldi.
3. Yalılar yok olacaktı, yok oldu: Yalı, parselinin en az bir cephesi denizle sınır olan yapılara denir. Bu yapıların önü toprakla doldurulunca hepsi bir anda bahçeli eve dönüştü. Dolayısıyla İstanbul'un olmazsa olmaz özelliklerinden biri olan yalılar, yok edilmiş oldu.
İstanbul için Haliç, Boğaz, Ayasofya vb ne derece önemliyse, yalılar da o derece önemlidir. Yalıların yok olması, bu değerlerin yok olması kadar önemli bir olaydır.
4. Bu dolgu alanı başka yerlere kötü örnek olacaktı, oldu: Başta İstanbul’un diğer kıyıları olmak üzere Türkiye’nin hemen her yerinde bu tip çalışmalar yapıldı.
Tüm bu risklere karşın milyonu bulan bir insan kitlesi, denizle buluşturulmak isteniyordu. İstanbul’da doğup denizi görmeyen insanlar oluşuyor, İstanbullu denizden kopmaya başlıyordu. İşte doğruluğu yanlışlığı bugün bile tartışılabilecek bu amaç için bütün riskler göze alınıp sahilin doldurulmasına karar verildi ve 1980 li yıllarda işe başlandı.
20 yılı aşkın bir süredir sahilde dolgu, kazı, düzenleme, künk döşeme gibi birçok inşaat faaliyeti devam etti. Bugün artık işler derlenip toparlanıyor. Ayrıca bu sahilde kanalizasyon atıkları için bir arıtma tesisi yapıldı ve kanallar bu tesise bağlandı. Her ne kadar fiziksel arıtma yapacak olan bu tesis ‘kimyasal arıtma yapsa daha iyi olurdu’ diye eleştirilse de önümüzdeki yıl deniz eskisi gibi pis ve kokulu olmayacaktır. Artık önümüzdeki yaz halkımız bu sahili kullanabilecektir.
İşte tam bizler bu alanı kullanmayı hayal ederken, buralar bazı etkin kurum ve kişilere tahsis edilmeye başlanmış.
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Ancak görülüyor ki halkımız kendi için yapılan bu sahillere sahip çıkmazsa, yakın bir gelecekte çeşitli tahsislerle deniz kıyısı kapanacaktır. Yani denizle İstanbulluların arasında yine bir duvar örülmüş olacaktır.
İstanbul halkı, bu konuda önce bilgilenmeli sonra bilinçlenmelidir. Gerek STK ları ile kurum olarak, gerekse kendileri birey olarak sahillerine sahip çıkmalı, yasal ortamda yapılabilecek her şeyi yapmalıdırlar.
ARİF ATILGAN 2004 Ocak Mimarlara Mektup


YALOVA’DA 3 BEYAZ VİLLA

İşaretli yerdeki üç parsele üç villa yapıldı. Sondaj ile zemin etüdleri yapıldıktan sonra ruhsat başvurusu yapıldı ve ruhsatlar alındıktan sonra inşaata başlandı.

                                      Önce arsalara hafriyat yapılacak alanlar çizildi.


                     50 Cm taş döşendikten sonra radye temellerin altı için beton döküldü.

                                 Radye temellerin donatısı döşendi ve betonlar döküldü..


                                         Betonlar dökülüp katlar çıkıyor.

Tuğlalar örülürken bahçe duvarlarının temellerinin betonları dökülüyor, bodrum katın yalıtım işleri ve drenajlar yapılıyor.

Bahçe duvarları da perde beton olarak dökülüyor. Evlerin sıva, yalıtım işlerine başlanıyor.

                                          Teras Çatı yalıtım işleri yapılıyor.

                    Mantolama çalışmaları, camlar, tesisatlar, parkeler, boya işleri yapılıyor.

                                        Mutfak, banyo vs iç işler yapılıyor.

                                          Dış cephe boyası yapılıyor.

3 Villa ortaya çıkıyor. Villalar, birbirinin manzarasını kesmemesi için, teras çatılı yapılıyorlar. Isınma, güvenlik, merdiven inşaatı maliyeti ve yer kaybı vs sebeplerinden  Bodrumlara içerden bağlantı kurulmuyor. Dışardan bağımsız girişleri oluyor.                    
                         
                               
                                          

1 No lu VİLLA. (Arif Atılgan)
Bodrum Kat:95M2
Zemin Kat  :95M2
Arsa 430M2
İmar Hakkı: Bodrum, Zemin, 1.normal, Çatı Katı.  Emsale giren girmeyen alanlarla 500M2yi buluyor. Yaşayacak olan karı kocanın talep ettiği ihtiyacı kadar yapıldı. Merdiven kullanılmaması, konut alanının tamamının hissedilmesi için yatma ve yaşam mekanları aynı katta düşünüldü.

                    
                                                    Plan

                                          1 Nolu villanın dışarıdan görünüşü.

Salonun ön cephesi ve iki yanda 1.50MT mesafe tamamen cam.  Manzaranın tam görünmesi için balkon korkulukları şeffaf cam. Balkon oda ölçüsünde.

Tavan spotları her mekâna özel tasarım.Manzarayı görmek için yemek bölümü oturma bölümünden iki basamak yukarı kotta.

Oturma gurubu sedir usulü. Yatak odalarındaki yataklar da öyle. Evde koltuk, kanepe, karyola gibi hareketli mobilya yok.

                                      Oturma bölümünde yerler özel üretim beyaz parke.

                                       Açık mutfakta davlumbaz eski usul doğal.

Portmanto ve yatak odası arasında kalan küçük alan okuma-dinlenme yeri. İstenirse dikey jalûzi ile kapatılıp oda olabiliyor.

                                  Yatak odasındaki yataklar da sedir usulü. Karyola yok.

                                        Bodrum kat resim mimarlık atölyesi.

Bahçe 1-2 yıl sonra kendini gösterecek. Havuz evcil ve yabani hayvanların su içebilmeleri için kaşık gibi yapıldı.




2 No lu VİLLA. (Neşe Atılgan)
Bodrum Kat:95M2
Zemin Kat  :95M2
Arsa 430M2
İmar Hakkı: Bodrum, Zemin, 1.normal, Çatı Katı. Emsale giren girmeyen alanlarla 500M2yi
buluyor. Yalnız yaşayacak olan tek kişinin talep ettiği ihtiyacı kadar yapıldı. Merdiven kullanılmaması, konut alanının tamamının hissedilmesi için yatma ve yaşam mekanları aynı katta düşünüldü.

                   
                                                           Plan

                                                        2 No lu Villanın görünüşü.

                                                        2 No lu Villanın içerden görünüşü.




3 No lu VİLLA. (Nihat Atılgan)
Bodrum Kat:36M2
Zemin Kat  :43M2
Arsa 430M2
İmar Hakkı: Bodrum, Zemin, 1.Normal, Çatı Katı. Emsale giren girmeyen alanlarla 500M2yi buluyor. Yalnız yaşayacak tek kişinin talep ettiği ihtiyacı kadar yapıldı. Merdiven kullanılmaması, konut alanının tamamının hissedilmesi için yatma ve yaşam mekanları aynı katta düşünüldü.

         
                                                                                         Plan

                      
                                      3 No lu Villa görünüşü.
      
                      
                                      3 No lu Villanın içerden görüntüsü.




SONUÇ:
                                  İlk fotoğraftaki boş alanda artık üç beyaz villa var.








27 Ekim 2015 Salı

KUMLAR VE ÇAKILLAR
Arif Atılgan

Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir gazete haberinde, Trakya’da yapılan 3. Havaalanı için Karadeniz’den kum temin edileceği yazıyordu. Havaalanı inşaatında drenaj ve filtre amaçlı kullanılacak olan kumlar 5 adet Deniz Kumu Ocağından elde edileceklermiş. Bu ocakların ikisi Çatalca Celepköyde diğerleri Çatalca Ormanlı Köyü, Arnavutköy Balaban ve Yeniköylerde olacakmış. Kıyıdan 1 Km uzaklıktaki ocakların her biri 20 hektarlık bir alanı kaplayacakmış. Toplamı 100 hektar olan sahaların her birinden yılda 1 milyon ton yani 828.500 m3, beşinden yılda 5 milyon ton yani 4 milyon m3 ü aşkın kum üretilecekmiş. Proje süresi 5 yıl olduğuna göre toplam 25 milyon ton yani 20 milyon m3 ü aşkın kumun denizden inşaat sahasına taşınacağı belli olmaktadır. Yapılacak işin detayları da, anlatılan konu da beni olumsuz anlamda çok etkiledi.

                                                     Projenin Şeması

1970 li yıllarda mimarlık yanında inşaatçılık da yapıyordum. O yılların inşaatçılarının en beğendiği çakıl-kum Karadeniz’de Podima açıklarından çıkarılan cinsti. Ancak kısa sürede Podima’da çakıl kalmamıştı. Bu sefer Marmara denizine yüklenilmişti. Herkesin gözünün önünde denize açılan kum-çakıl tekneleri vinçlerle denizden çıkardıkları kum-çakılı deniz kıyısındaki depolarına getiriyorlardı. Malzemeler oralardan da inşaatlara gönderiliyordu. Hep düşünürdüm bunun sonu ne zaman gelecek diye. Nitekim bir süre sonra Marmara’da kum-çakıl bitmişti ki gelen malzemenin içinde bol miktarda midye kabuğu vs çıkmaya başlamıştı. Denizin, doğanın kendi ürettiği kum çakıl tüketiliyordu.

                                                      Podima Çakılı

1980 lerde kıyılar doldurulmaya başlandığında bu konu daha da fazla canımı sıkmaya başlamıştı. 2004 yılında bu konuyla ilgili http://atilganblog.blogspot.com.tr/2015/10/sahillerin-doldurulmasi-asagdakisatrlar.html yazısını yazmıştım. İlk önce Kadıköy’de başlanan kıyı dolgu çalışması daha sonra İstanbul’un,  Marmara’nın ve Türkiye’nin birçok kıyısında yapılmaya devam etmişti. Çok bakımdan yanlış bir uygulama olan kıyıların doldurulup alan elde edilmesi işi için doğanın milyonlarca yılda ürettiği kum-çakıl hoyratça yok ediliyordu.

Sonraki yıllarda beton fabrikalarında kullanılan agreganın taştan üretildiğini öğrendiğimde doğadaki kum-çakılın artık tüketilmemesine sevinmiştim. Ancak tüketim miktarı artınca aynı tehlikenin doğal malzeme olan taş için de geçerli olduğunu bilmek gerekir.

Günümüzde, dikkatsiz kullanıldığından oldukça azaldığı görülen doğal malzemelerin artık tüketilmemeleri gerekir. Onların yerine geçecek malzemeler üretilmelidir. Örneğin: Kum-çakıl yerine Kentsel Dönüşüm amacıyla yıkılan binaların molozları değerlendirilebilinir sanırım. Kaba malzemeler ufalanarak yeni bir ürün elde edilebilinir. Hele drenaj filtre gibi amaçlar için bu şekilde elde edilen malzeme çok rahat kum-çakıl yerine kullanılabilinir.

Bu konuda Dubai de yapılanlar örnek gösteriliyor. Dubai’de yapılan uygulamada bir yerden çekilen kum başka bir yerde yine denizde kullanılmış. 3. Havaalanında denizden çekilecek kum, karada kullanılacaktır. Drenaj amaçlı olduğundan zemin altında tamamen yok olacaktır. Ayrıca başka yerlerde yapılanlar kesinlikle doğrumudur?

Doğadaki iri kayalar çatlaklarına giren suların donarak hacimlerinin genişlemesiyle veya başka doğa olaylarıyla parçalanmaktadırlar. Küçük kayalar rüzgar, yağmur etkisiyle ufalanarak çakıl-kumları oluşturmaktadırlar. Ancak bu olay milyonlarca yılda olur. Doğada bu kadar uzun sürede gerçekleşen kum-çakılın korunması gerekmez mi?

Denizlerde, akarsularda, çöllerde bulunan kum-çakıla hiç değilse bundan sonra değeri verilmelidir. Bugüne kadar büyük bir değer bilmezlikle hoyratça harcanan kum-çakılın kıymeti bilinmelidir. 50 yıl önceki kıyılarımızla bugünkü kıyılarımızın fotoğrafları karşılaştırıldığında kaybolan kumluk çakıllık plajlarımızın miktarının fazlalığı görülmektedir.

Bodrum’da Sedir Adasının Kleopatra Plajındaki kumsalın çok değerli kumunu korumak için alınan sıkı önlemleri gördüğümde şaşırmış ama mutlu olmuştum. Kleopatra Plajında kumsala basılmıyor. Sadece denize giriliyor. Plajdan çıkarken denizdeki kumlardan üzerinizde kalma ihtimali olanlar için de kesinlikle duş alınıyor.

                                                      Kleopatra Plajı

Podima’nın kalan çakılları günümüzde dekorasyon amaçlı kullanılmaktadır. Tüketimin artmamasını dilerim. Gerek denizlerimizde gerekse akarsularımızda hızla tüketildiği için azalan kum-çakılları bir gün Kleopatra Plajındaki gibi korumak gerekmez umarım. 
ARİF ATILGAN EKİM 2015

17 Ekim 2015 Cumartesi

BAĞDAT CADDESİ
Arif Atılgan

Osmanlıdan önce de sonra da Üsküdar önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Zira Avrupa yakasına en yakın nokta olup buradan karşı kıyıya geçildiğinde Konstantinopolis’e sonraki adıyla İstanbul’a ulaşılıyordu. Bu sebepten Anadolu yakası uzun yıllar Üsküdar’a gidilen yol olarak kullanılmıştır.

Osmanlı ordusu Anadolu’ya sefere çıkacağı zaman Padişah, Üsküdar’dan Ayrılıkçeşmesi’ne gelir Haydarpaşa Çayırında hazır olan ordusuyla yola çıkardı. Kâbe’ye gidecek hacı kafileleri de aynı yolu takip ederlerdi. Üsküdar-Ayrılıkçeşmesi arasındaki yola Tören Yolu denirdi.

Ayrılıkçeşmesi’nden sonraki yol 1638 yılında 4. Muradın Bağdat seferine çıkışından itibaren Bağdat Yolu adını almıştır. Yolda Selamiçeşme, Çatalçeşme, 2. Mahmud Çeşmesi gibi namazgâhlı çeşmelerin bulunması bu noktaların mola, toplanma, kafileye katılma yerleri olarak kullanıldığını belli etmektedir. Tarihteki adı Bağdat Yolu olan yola Bağdat Caddesi adı 1934 yılında Pendik’e kadar olan kısmı için konmuştur. Bugün Cevizliye kadardır. Ancak Bağdat Caddesi olarak ünlenmiş olan mesafe caddenin Kızıltoprak-Bostancı arasındaki 6 Km lik kısmıdır.

                                                      Bağdat Caddesi

Cadde, Bostancıda tren yolunun altından kara tarafına geçtikten sonra hemen sağa sapar, tren yolu kenarından devam eder, Küçükyalı İstasyonunun yanından minibüs caddesine çıkar. Minibüs caddesi yok iken kullanılan bu kısa mesafe esas Bağdat Yoluna aittir. Tabelasında da Eski Bağdat Yolu yazar. Daha sonra yol tren yolu altından minibüs caddesine bağlanmıştır.

                                                  Küçükyalı’da Eski Bağdat Yolu

1851 yılında Şirket-i Hayriye kurulduktan sonra seyrek de olsa Kadıköy’e vapurun gelmesi bu yakada yerleşimler olmasını heveslendirmiştir. Daha sonra 1872 de Haydarpaşa’dan Pendik’e kadar ray döşenmiş tren çalışmaya başlamıştır. Trenden sonra yeni yerleşenler olmuştur. Bu tarihlere kadar arazi durumunda olan Bağdat Caddesi etrafında tek tük evler görülmektedir. Ancak buradaki esas yerleşim 1800 lerin sonlarından itibaren gözükmeye başlamıştır. 2. Abdülhamid döneminin saray ileri gelenleri çevrede araziler alarak köşkler yaptırmaya başlamışlar. Her yerde olduğu gibi onların ardından ticaretle uğraşan kesim de burada yaşamaya başlamış.   

1920 li yılların sonuna kadar Kadıköy’de halkın piyasa ve eğlence yeri Kuşdili Çayırı idi. 1930 larda alafranga eğlence popüler hale gelmiş, insanlar Mühürdar’da, Belvü’de açılan gazinolardaki ve Kalamış Todori Meyhanesinin bahçesindeki dans pistlerine gitmeye başlamışlardı. Daha sonra Moda’ya da giden insanlar artık deniz kıyılarındaki mekânlarda zaman geçirmeye başlamışlardı.

1928 yılında Anadolu yakasına elektrikle birlikte tramvay da gelmişti. 1930 lardan itibaren Bağdat Caddesindeki Kadıköy-Bostancı tramvayı, gidiş geliş iki hat olarak çalışıyordu. Ulaşım kolaylığı Bağdat Caddesi etrafını yapılaştırıyordu. 1930 larda Kadıköy Çarşı, Yeldeğirmeni, Moda’daki yerleşimler bile sayfiye ağırlıklıydı. Dolayısıyla Kızıltoprak sonrasındaki Bağdat Caddesi çevresi de sayfiye olarak kullanılıyordu.
  
                                        1930 larda Bağdat Caddesinde Selamiçeşme

1950 lerde çevreye 3 kat imar gelmesi eski köşklerin yanı sıra yenilerinin yapılmasını sağlamıştır. Daha sonraki yıllarda imar durumu 4-5 kata çıkarılmıştır. Bağdat Caddesi 1960 larda nam kazanmış, Kadıköylülerin piyasa yeri olmaya başlamıştır. Buranın 1960 larda namlaşmasının sebebi yüzlerce yıllık hikâyesi, kalan köşkleri, yeni inşa edilen apartmanlarıdır. Yeni yapılan apartmanlar buraya özel olmuş, caddenin ün kazanmasına katkıda bulunmuşlardır. 1965 yılında Kat Mülkiyeti Kanunu ile Kadıköy’de de kat karşılığı inşatçılık başlamıştı. 1966 yılında tramvay kaldırılmıştı. Bu yıllarda İstanbul Belediye'sinde Nazım Plandan sorumlu daire başkanı Mimar Aron Angel'dir. Buradaki geniş kaldırımlı, az katlı ferah düzeni O getirmiştir. 

                                              1960 larda Bağdat Caddesi

1970 lerde Bağdat Caddesi hızla eski köşklerin yıkılıp yeni apartmanların yapıldığı bir döneme girmiştir. 1980 lerde yapılaşma patlamış, sahillerin doldurulup yalıların önüne yol yapılmasından sonra çevre sayfiye-yazlık özelliğini yitirmiştir. Aynı yıllarda caddenin trafiği tek istikametli hale gelmişti.

1990 larda caddenin esas kalabalık yeri Şaşkınbakkal-Caddebostan arası idi. Zaman geçirilen pastaneler de bu arada bulunuyorlardı. Caddebostan’dan sonra Göztepe’ye kadar ortalık tenhalaşır Göztepe’den sonra oldukça sakin hale gelirdi. Diğer istikamette ise Şaşkınbakkal’dan Suadiye’ye kadar ortalık tenhalaşır Suadiye’den Bostancı’ya kadar oldukça sakin hale gelirdi.  O yıllarda en kalabalık kısım olan Şaşkınbakkal-Caddebostan arasındaki binaların bile bazılarının zemin katları dükkân değil konuttu.

2000 ler Bağdat Caddesinin Cadde adıyla anıldığı, kafeler ve restoranlarla dolduğu yıllardır. 2010 lu yıllarda 1999 depremine önlem olarak Kentsel Dönüşüm düşünülmüş caddedeki binalar tek tek yıkılıp yerlerine yenileri inşa edilmeye başlanmıştır. 

                                             Günümüzde Bağdat Caddesi

1960 lı yılların ilk yarısında mimarlık öğrencisi değilken, ikinci yarısında mimarlık öğrencisiyken Bağdat Caddesi çevresinde gezerek özellikle süs havuzlu köşkleri izlemekten keyif alırdım. O yıllardan başlayarak bu köşkler tek tek yıkılıp yerlerine apartmanlar yapıldı. İddia ediyorum köşkler kalsaydı yerlerine yapılan apartmanlardan daha değerli olurlardı.

Caddenin kuzeyindeki diğer yol da Minibüs Yoludur. 1930 lardan itibaren ama ağırlıklı olarak 1950 lerden itibaren Bağdat Caddesi ile Ankara Yolu (E5 daha sonra D100) arasındaki büyük mesafede yerleşimler olmuştu. Dolayısıyla iki caddenin arasında yaşayan vatandaşların ulaşım ihtiyacı minibüslerle giderilmişti. Minibüs Yolu 1970 lerde bahçelerden taşan ağaç dallarının otobüslere çarptığı daracık köy yolu durumundaydı. Bağdat Caddesinden bu caddeye doğru hızla gelişen yapılaşma dolayısıyla buraya ortası refüjlü gidiş geliş bulvar şeklinde cadde planlanmıştı. Sonraki yıllarda bu plan gerçekleştirildi.

Kent topraklarının her tarafı değerli hale gelmiştir. Kadıköy’ün de öyle. Bundan böyle bazı bölgelerin daha değerli olması o bölgenin tarihiyle, geçmişinin hikâyesiyle ilgili olacaktır. Bu sebepten tarihi değeri olan çevrelerde koruma esaslı çalışmalar yapılmalıdır. Canlandırma, yenileme gibi çalışmalar bu tip semtlerin kimliğini yok etmektedir. Örneğin tarihi bir semt olan Yeldeğirmeni’nde yapılanlar çok güzel bir kadının yüzünün çok güzel fotoğrafına yine çok güzel sakal-bıyık-gözlük çizilmesi gibidir. Bağdat Caddesinde yapılan ise eski çok güzel kadını tamamen yok edip yerine yeni “güzel” kadın koymak gibidir.

Bugün Bağdat Caddesinde Kentsel Dönüşüm dolayısıyla buraya özellik veren binalar tek tek yıkılmakta yerlerine yenileri inşa edilmektedir. Bağdat Caddesi kendine özellik katmış binalarını korumazsa herhangi bir cadde gibi olacaktır. O zaman aynı tip binaların inşa edileceği Minibüs Caddesi daha geniş olması sebebiyle Bağdat Caddesinin önüne geçebilecektir. Hatta belki de Fikirtepe hepsinin önüne geçecektir.

Bağdat Caddesindeki binalarıyla tanınan Mimar Melih Koray’a küçük bir paragraf açalım. Çeşitli kurumlar kendilerine yakın mimarları ve eserlerini ön plana çıkarıyorlar. Hepsine saygı duyuyorum. Ancak Melih Koray’ın mimarlığı coşkulu, diğerlerinden başka türlü. Donuk, alışılmış, gri değil. Bunun için de halk tarafından beğenilip satın alınmış. Gelecek yıllardaki kuşaklar, Ona yaşarken hak ettiği değeri vermeyen kuşak olduğumuz için bizleri eleştireceklerdir. Melih Koray’ın hiç değilse Bağdat Caddesine kimlik kazandıran binalarını korumamız, arşivlememiz gerekirdi.

                                                   Melih Koray Binası

Paris’in Champ’s Elysee Caddesini övenlere ben hep Bağdat Caddesinin daha güzel olduğunu iddia etmişimdir. Champ’s Elysee Caddesinin korunuyor, Bağdat Caddesinin korunmuyor olması üzüntü vericidir.

Zamanla kentte değişimler olabilir. Ancak kentin hafızası yok edildiğinde kişiliksiz hale geleceği bellidir. Her yeni şey gibi yenilenen çevre hoşa gidebilir hatta marka olabilir. Ancak yine her yeni şey gibi bu görüntü eskir ve tükenir.
ARİF ATILGAN Ekim 2015