20 Temmuz 2015 Pazartesi

2015 YAZILARI
1-BİR ANI
2-YELDEĞİRMENİ’NDE CİNAYET
3-TORUN
4-KADIKÖY TARİHİ ÇARŞIDA CANLANMA
5-KADIKÖY TARİHİ ÇARŞIDA CANLANMA

6-VALİDEBAĞ KORUSU

7-KORUNAMAYAN ÖZEN SİNEMASI VE TAK

8-KENTTEKİ DEĞİŞİMLER

9-KARAKOLHANE CADDESİ

10-CANLANAN YELDEĞİRMENİ

11-KADIKÖY BEEDİYESİ’NİN AKLIMDAKİ KADIKÖY TOPLANTISI

12-KENTLEME VE KENTLİLEŞME

13-KADIKÖY’DEKİ ESKİ RAMAZANLAR

14-KÖYLER VE KÖYLÜLER

15-KADIKÖY’DE MURAL SANATININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

16-KADIKÖY’DE ESKİ ŞKER BAYRAMLARI

19 Temmuz 2015 Pazar

2015 Yazıları


TORUN
Arif Atılgan

Hep denir ya ‘Torun başka bir şey. Yaşamak gerekir’..  İlk zamanlar hiçbir tepkisi olmayan küçük canlının başında saatlerce bekleyip sadece Ona bakıyorsunuz. Daha sonraları küçük tepkileri başladıkça yaşamınızdaki en önemli olayı yaşamış gibi oluyorsunuz. Mama yemesi, altına yapması sizi son derece mutlu ediyor.

İlk söylediği kelimenin ‘Dede’ olması Dedeye (yani Bana) sülalede kasılmak için çok önemli bir sebep olabiliyor. Sarılması, gülmesi, parkta koşarak size gelip bir şey istemesi hiç duymadığınız başka türlü bir haz veriyor. Akşamüstü dizlerinizin üzerine yatıp uyuması ise keyifle ve onurla ‘sadece benim dizlerimde’ diyerek herkese anlatacağınız bir olay oluyor.

Onunla yaşadığım son olay ‘Bunu da yaşadım ya, başka bir şey istemem’ denircesine idi.. Torunumuz gece bizde kaldığında aşağı düşmemesi için kendi yatağımızın ortasına yatırıyoruz Onu. Böyle bir gecede bir ara uyandığımda sol yanağını sağ yanağıma, sol elini sol yanağıma koymuş resmen koynuma girerek uyuduğunu gördüm. Zaten kendisi koynum kadar.. Boynum ve göğsümde bitiyor.. Rahatsız etmemek için uyumadım. Kokusunu teneffüs ederken Onu rahatsız etmemek için nefesimi havaya üfledim.. Ve bu olayı yaşadığım için koca bir ‘OH’ çektim.

Torunum dün iki yaşına girdi. Herkesin torun sevgisini ve de keyfini yaşamasını isterim.

AA
2015 Yazıları



YELDEĞİRMENİ’NDE CİNAYET
Arif Atılgan

Yeldeğirmeni’nde bir esnaf kartopu oynayan gençlerden birini öldürmüş. İnsan canına mal olan bütün haberler canımı acıtır ama bu haber hepsinden fazla acıttı. Çünkü: Yeldeğirmeni bizim büyüdüğümüz semt.
Eski yıllarda Yeldeğirmeni’nde yaz akşamları herkes evinin önüne kilim serer, çay içer, komşularla sohbet ederdi. Biz çocuklar da saklambaç oynardık. Geç vakit iki meyhane boşalırdı. Oradan çıkanlar Arnavut kaldırımı sokağın ortasındaki iri taşlardan meydana gelen, sokağı ikiye bölen çizgiden giderlerdi. Meyhaneden çıkışta birbiriyle kavga eden tiplerden olanlar bile etrafa rahatsızlık vermemek için başlarını öne eğip yürürlerdi. Hele esnaf semtlilerle aile gibiydi. Zaten semtin esnafları sülaleden gelme olurdu genellikle.
Daha birkaç gün önce Yeldeğirmeni Sanat Merkezinde sunum yapmış semtin geçmişini anlatmıştım. Konuk konuşmacılardan eski Yeldeğirmenli Sayın Semavi Eyice kış mevsimlerinde kar yağdığında denize dik inen sokaklardan aşağıya merdivenleri kızak yaparak kaydıklarını anlatmıştı. Bizim çocukluğumuzda da aynı şekilde kayardık. Sokaklarda hiç araba olmayan o yıllarda bazılarımız kendi kızağımızı da yapabilirdik Semavi Beyin zamanından farklı. Etrafa verdiğimiz rahatsızlık kartopu oynamaktan çok daha fazlaydı. En abartılı şekilde kartopu da oynardık.
Bugün bu semtte bir esnaf kartopu oynayanlardan birinin canına kast ediyor. Çok ama çok üzücü..
Yazık.
Konuyu şehircilik açısından incelemeye kalkarsak 3-5 yıl önce Tophanede bir sanat galerisi olayı anımsanabilir. Ama şimdi acımızı yaşayalım.
Yeldeğirmeni’nde 30-40 yılda olacakları 3-4 yıla sıkıştırıp ‘canlandıranlar’ ne yapar bilemem.
Ancak bu olay bizlerin yani eski Yeldeğirmenlilerin başını eğik yapacak. Biz eski Yeldeğirmenliler semtimizle anılırız.
Herkese Sabırlar. Herkesin Başı Sağolsun.
AA Şubat 2015



2015 Yazıları


BİR ANI
Arif Atılgan

Onunla İTÜ nün futbol takımında oynarken tanışmıştım. O kimya, Ben mimarlık bölümündeydim. Bütün bölümlerin ortak girdiği İngilizce dersinde arka sıralarda oturur birlikte gırgır yapardık. Bir süre sonra her saatimizin birlikte geçtiği çok iyi iki arkadaş olmuştuk.

Oynadığı Fenerbahçe Genç takımına beni de davet eder birlikte oynayalım derdi. Bir gün Dereağzındaki sahada maçını izlemem için beni çağırmıştı. O gün kötü bir tesadüf ilk defa makas yemişti. Maç sonrası canı çok sıkkındı. Birlikte Çiçek Pasajına gitmiştik. O’nun ilk, Benim 2. Veya 3. içki içişimdi o gece. Kime Ne Restoranının garsonları arkamızdan gülmüşlerdir herhalde. Bir güzel yediğimiz yemekle içki olarak Votka içmiştik.

Okulları bitirip para kazanmaya başladığımız yıllarda arkadaşlığımız daha da ilerlemişti.

Birkaç arkadaş Şaşkınbakkalda ev tutmuştuk. Zaman zaman o evde diğer arkadaşlarla da yaptığımız derin sohbet ve tartışmalarda genellikle ikimiz aynı fikri savunur olurduk.

Sadece ikimiz Hilton Otelinin alt katındaki Barda saat 24 ten sonra tek başına klasik müzik yapan piyanisti dinlemeye giderdik.

Bir akşam Kadıköy Çarşıdaki Fıçı Meyhanesinde oturmuştuk. Gece saat 24 te oradan çıkmış biraz aşağıdaki İskele Camiinin kapısının karşısındaki meydandaki sokak pilavcısından nohutlu pilav yemiş, birer porsiyon da elimize almış, PTT nin önündeki çöp konteynerlerinin yanına kaldırıma oturup sokak köpeklerini doyurup saatlerce onlarla sohbet etmiştik.

Dünyanın bize vız geldiği yıllarımızdı. Ülkeyi Dünyayı konuşur birbirimize hep omuz verirdik.

İş hayatına atıldık. Birbirimizle iş ilişkisine de başladık. 30-40 yaşlar arası idi. İşlerimiz iyi idi ama O’nun işleri çok iyi gidiyordu. Ondan geçinen bir çevresi oluşmuştu.

Uzun süre birlikte oturup yiyip içmemiştik. Bir gün iş görüşmemizi bitirdikten sonra akşam oturalım dedik. Gözden ırak olmak için de Koço’yu teklif etmiştim. Ama orada da Ondan geçinen O’nun çevresi bizi bulmuştu. İki laf edememiş, doğru dürüst sohbet yapamamıştık. Anladım ki yollarımız ayrılıyordu.

İş ilişkimiz de zayıflamış bir süre sonra kendiliğinden bitmişti. Ancak O bana Muhasebe Müdürünün imzasıyla bu anlamda bir mektup göndermişti.  O mektup sonrası onunla hiçbir irtibatım olmadı. Çok zengin olduğunu duyuyordum.

Kendisiyle görüşmediğim süre 30-40 yıl olmuştu.

Yıllar sonra ortak arkadaşlarımızdan birine rastladım. Eski günlerden bahsettik. Bana O’nun iflas ettiğini, işlerini bıraktığını, İstanbul’un dışında yaşadığını söyledi. Üzüldüm. Çevresini ve işlerinin gidişatını bildiğim için Benim için sürpriz bir haber değildi aslında. O’na ‘Faizle alınan nakitle iş çevirmek dörtnala giden atın kuyruğuna binmek gibidir. Ne ata binebilirsin, Ne de attan inebilirsin.’ Demiştim.

Arkadaşım telefonunu çıkardı ve Bana ‘görüşmek ister misin?’ Dedi. Heyecanlandım. Yıllar sonra O’na ‘Ne haber, Nasılsın?’ Diyecektim. Eski günlerden bahsedecek, kısa bir sohbet yapacaktık.

Derin nefes aldım ve ‘Gerek Yok’ dedim.

En iyi arkadaşlıklar en uzun küslükleri getirir genellikle.

Nuri Bilge Ceylanın Kış Uykusu Filminde, çiftlik evindeki yemekte geçmişin hesaplaşması sahnesi Beni çok etkilemiştir. Gerçek yaşamda da eski arkadaşların birbirleriyle geçmişin hesaplaşmasını yapmalarında yarar olduğuna inanıyorum doğrusu.

Bu anı yazımı 30-40 yaştakiler için yazdım. Bu yaşları yaşadım biliyorum. İnsanın en tehlikeli yaşlarıdır. Dünyayı durdurabileceğinizi sanırsınız. Bu duygularla da yakınınızdakilere ama farkında olmadan kendinize de çok zarar verirsiniz.

Kim bilir, belki benim de bu hatayı bilmeden yaptığım olmuştur. Yaşamın geriye sarılıp tekrar oynatılabilen bir film olmadığını yıllar geçince anlayabiliyor insan.

ARİF ATILGAN OCAK 2015
Kent Mektupları



BABALAR GÜNÜ
Arif Atılgan

Evin çocuğu, annesinin karnında olduğu öğrenildiği günden itibaren tüm ailenin ilgisini üzerine çeker, daha sonra yine anne karnındaki kıpırtıları ile de herkesle iletişim kurmaya başlar. Doğumdan sonra hastaneden kucağınıza alarak eve getirdiğiniz küçük canlı, üzerine koyduğunuz hasır sandalyeden dışarı taşmayacak kadar miniktir. İlk günler annesinin sütü ile beslenmesi ve kaka yapması herkesi çok sevindiren olaylardır. Tadına varabilmek için her ne kadar zamanın yavaş geçmesini isteseniz de, o hızla gelişimini sürdürür. Önce gülmesi ve yerinde doğrulması müthiş olaylardır. Sonra konuşması, yürümesi.. Bu arada sadece annelerin duyumsadığı bir şey vardır ki o da annesinin sütü yerine normal gıdalara geçerek annesinden ilk adım uzaklaşmasıdır. Okula gitmeye başlaması ise ikinci adım uzaklaşmasıdır bu anlamda. Arada eğer erkekse sünnet olur. Okullar, sınavlar birbirini takip eder. Bazen okul yeterli olmaz anne baba için, ek eğitimlere gönderilir bir yandan. Ama o günlerde biter. Bazen yine de yeterli bulunmaz, olanakları elverdiğince yurt dışına ek tahsil için göndermek isteyebilirler çocuklarını, hem de onun Dünya Vatandaşı olmasını istedikleri için. Ardından işe başlar. Eğer erkekse askere gider gelir çocuğunuz. Her safhada bir adım daha uzaklaşmaktadır aileden.

Ancak anne baba  için en önemli eserdir o. Gururlanırlar eserleri ile..
Bir gün çocuğunuz ‘ben evleneceğim’ der. Eseriniz ‘bana müsaade’ demektedir. Söz, nişan, kına gecesi hızla geçen süreçlerdir. Sıra nikâh gününe gelmiştir. Son akşam yemeğini yersiniz birlikte. Sabah ise son kahvaltınızı yaparsınız. Sabah çocuğunuzu kapıdan yolcu ederken bu gidişin, ardından su dökülecek bir gidiş olmadığının bilincindesinizdir.
Nikâh, düğün. Artık ev sessizdir.

Bu durumda burukluk yaşamayan anne baba yoktur herhalde. Ancak farkına varırsınız ki aslında bir çocuğunuz daha olmuştur. Üstelik yeni çocuğunuzun ailesinin katılımıyla ailenizde genişlemiştir. Yeni bir dönemdir artık yaşayacağınız. Seveceğiniz iki çocuğunuz vardır.

Çocuğunuzun çelimsiz bacakları güçlenmiş, sevmeyi öğrenmiş, kendine eşini bulmuş ve artık kendi ailesi ile yoluna devam etmek istemiştir. Doğanın kanunları işlemektedir.

Sevgili Çocuklar
Bilin ki ömür boyu ailesini kendilerine belli etmeden koruyup kollamaya çalışan babalar, bu sebepten duygusuz gözükseler de aslında herkes kadar duyguludurlar.
Hepinizin yolu engelsiz olsun.
Sevgiler.


Arif Atılgan MİMDAP HAZİRAN 2012
Mimar Mektupları



MİMARLAR ODASI
Arif Atılgan

13-14-15 Nisan 2012 tarihlerinde Mimarlar Odasının 43. Olağan Genel Kurulu gerçekleştirildi. Bu dönemde, Ben ve Bana yakın olan kişiler İstanbul Şubesinin delege listesine alınmadılar.  Yıllardan beri ilk defa Genel Kurula katılamadım. Bu sebepten orada söyleyeceğim bazı şeylerin hiç değilse bir kısmını Mimarlık Medyası aracılığı ile ilgilenenlere duyurmak istiyorum. Bu arada 1217 Delegenin Genel Kurulda bulunduğu, ancak 942 delegenin oy kullandığı gerçeğine dikkat çekmek isterim. Delegelerin içersindeki 275 kişi esas görevlerini yerine getirmemişlerdir. Bu kişilerin yerine Genel Kurullara katkı koyan insanların delege yapılmamasının sebebi düşünülmelidir. Yıllardır söylediğim ama bir türlü kabul görmeyen, ‘geçerli bir mazereti olmaksızın oy kullanmayan delegelerin bir daha delege yapılmaması’ teklifimi tekrarlamakta yarar görüyorum.

Kurumlarda iki tipte insan bulunmalıdır. Bunlardan birisi seçilmiş-yöneticiler, diğeri ise profesyonel-bürokratlardır. Seçilmiş-yöneticiler değişimden, profesyonel-bürokratlar ise mevcut durumun muhafazasından yana düşünceye sahiptirler. Kurumların sağlıklı idaresi bu iki zıt düşüncenin “çatışması” ve tartışması ile gerçekleştirilir. Aslında kurumun çıkarı için her iki kesim de davranışlarında samimi ve iyi niyetlidirler. Zaman zaman gerçekleşmesi gereken değişim, bu iki kesim sayesinde en zararsız veya en yararlı şekilde oluşabilmektedir. Olması gereken, bu iki kesimin ayrışmasının sağlanabilmesidir. Kurumlarda olmaması gereken ise iki sıfatlı yani hem seçilmiş-yönetici hem de profesyonel-bürokrat olan kişilerin bulunmasıdır. Zira o zaman sağlıklı fikir tartışmalarını sağlayacak ortamın oluşması oldukça zor olacaktır. Ayrıca kurumun dışında kurumu profesyonel-bürokratlar değil seçilmiş-yöneticiler temsil etmelidirler. Çünkü: Onlara, kendilerini seçenler tarafından yetki ve sorumluluk verilmektedir.

Mimarlar Odasında seçilmiş-yönetici olanların gönüllülükle hizmet vermeleri esas olmalıdır. Onların, Kurum ile hiçbir şekilde gerek profesyonellik gerekse başka konularda parasal ilişkileri bulunmamalıdır. Cumhurbaşkanlığı DDK Meslek Örgütleri Raporu Üzerine TMMOB Görüşü’nün 34. sayfasında da bu konuya değinilmektedir.

Ayrıca çeşitli birimleri olan kurumlarda profesyonel olarak çalışanlar için tanımlama ve sayı sınırı getirilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde üye sayısı az olan birimde, üye sayısı çok olan birimden daha fazla profesyonel çalıştığı durumlar olabilecek ve bu durumun açıklanmasında zorluk çekilebilecektir.

Mimarlar Odası son yıllarda öyle bir sistematik içersine girmiştir ki bu sistem kendi çocuklarını yemeye başlamıştır. Ekonomide ‘kuyruğunu yiyen kedi’ tabiri vardır. Yani sistem, kendi hayatını devam ettirmek için kendini yemekte ama hayatiyetini devam ettirirken kendini tüketmektedir. Mimarlar Odasında özellikle son on yılda bazı arkadaşlarımız Odanın dışına itilmişler veya ötekileştirilmişlerdir. Bu arkadaşlarımıza dikkat edilirse hepsinin okuyan, yazan, düşünen, konuşan ve tartışan insanlar olduğu görülecektir. Tartışarak fikir üreten bu tip insanların istendiği gibi davranmayan karakterleri olması çok doğaldır. Onların bulunmadıkları ortamlar, onlar için değil bulunmadıkları ortamlar için kayıptır. Bu durum Odayı renksizleştirmekte ve yalnızlaştırmaktadır.

Sonuç olarak Odada bundan 3-4 dönem öncesine kadar uygulanan, komite, komisyon, kurullarda tartışarak fikir üretme geleneği giderek kaybolmaktadır.

Mimarlar Odası kurum ve kişilerle kurumsal ilişkilerini olumlu veya olumsuz şekilde sürdürebilir. Ancak ilişkinin şeklinin değişmesi durumunda, sebeplerinin belli olması gereklidir.

Katılımcılık kelimesinden kalabalık sağlamak değil, seçenlerin seçtikleri kişilerin karar süreçlerine katılabilmeleri anlaşılmalıdır.

Mimarlar Odası bugüne kadar kamu ve toplum yararı görevini eleştiri yaparak yerine getirmiştir. Ancak toplum, artık Mimarlar Odasından eleştirinin yanında öneri de getirmesini beklemektedir.
 
Genel Kurullarda hem Yönetim Kurulu hem de Denetim ve Onur Kurulları birlikte seçilmektedir ki bu durumun hiç değilse gözden geçirilmesi zamanının geldiği düşünülmelidir. Denetim ve Onur Kurullarının üyelerinin tamamı yerine yarısının seçilerek yenilenmesinin bile bu konuda atılmış bir adım olabileceği sohbetlerde konuşulmaktadır. 

Öte yandan Mimarlık Vakfının Mimarlar Odası hiyerarşik ağacının içersinde olup olmadığına karar verilmelidir. Vakıfla ilişkiler bu karara göre düzenlenmelidir.
 
Bu kısa paragraflara Mimarlar Odasının özel mimarlık okullarındaki gençlerimiz ile ilgilenmesi gerektiği konusunu da eklemek gerekmektedir. Bilindiği kadarıyla Mimarlar Odası, kamu hizmetini sosyal devletin yapması gerektiği şeklinde bir düşünceye sahip bulunmaktadır. Oysa günümüzde özel eğitim sisteme yerleşmiştir. Bu anlamda Oda, duruşundan geri adım atmadan bu durumu benimseyecek bir görüş üretmelidir.
 
43. Olağan Genel Kurulun gerçekleşmesinden sonra 15 gün bile dolmadan MYK ya üye vermiş, Mimarlar Odasının önemli bir birimi olan Ankara Şubesinden, Ankara Şube Delegasyonu imzalı bir açıklamada bulunulmuştur. Bu açıklama içersinde yer alan bazı cümleler, Mimarlar Odasının 42. Döneminde gerçekleştirilen örgüt toplantılarında MYK ya yapılan çeşitli eleştirilerin duymazlıktan gelindiğini, tepki ve protestoların ise yok sayıldığını ifade etmektedirler. Yine bu açıklamada Ankara Şube Delegasyonu, 42. Dönemin ‘..kaybedilmiş bir dönem..’ olduğunu vurgulamaktadır.  Ankara Şube Delegasyonunun, ‘Bu kaybın tüm sorumluluğu, katılımcılıktan ve demokrasiden uzak bir yönetim anlayışı sergileyerek örgütümüzü başsız ve etkisiz kılan 42. Dönem MYK sındadır.’ cümlesi de dikkatleri çekmektedir. Ancak sonuca bakıldığında 43. Dönem, 42. Dönemdeki yönetim anlayışının daha güçlenerek iş başına gelmesi şeklinde oluşmuştur. Bu durumu ilgili meslektaşlarımızın becerisi olarak kabul etmek gerekmektedir. Belli ki 28.04.2012 tarihli açıklamadaki ‘…43. Dönemde omuz omuza bir eylemlilik sürecinin hayata geçirilmesi...’ amacı ile hareket etme düşüncesinin yetersizliği anlaşılamamıştır. Zira böyle olmayacağı Anadolu 1. Bölge Temsilciliği Genel Kurul sürecinde belli olmuştu.  

Bu konuları yazmak için genel kurullar sürecinin bitmesini bekledim. Zira Mimarlar Odasının çok önemli konuları varken dikkatleri dağıtmak amacında değildim. Mimarlar Odası benim için Ülkenin önde gelen değerli ve önemli kurumlarından birisidir. Değerli ve önemli olmanın koşulu ise eleştirilere açık olmak ve o eleştirilerden yararlanmak olmaktadır. 

Bütün bu sorunların en önemli sebebi olarak İstanbul Şubesinin üye ve delege sayısının neredeyse örgütün yarısına eşit olması olduğu gösterilmektedir. Bu anlamda dikkate alınmaya değer çözüm önerilerini tartışmakta yarar vardır. Ülkemizin olmazsa olmazı olan Mimarlar Odasının zorunlu üyelikli bir meslek örgütü olduğu unutulmamalıdır.

Ben kişilerin değil kurumların yüceltilmesini doğru bulan bir insan olarak, yıllardır bu konuları Oda içersinde konuşmakta idim. Bu dönem ilk defa Anadolu 1. Bölge Temsilciliğinde seçim “kaybettim” ve ardından delegelik hakkımı da kaybettim. Gerekeni gerektiği kadar yaptıktan sonra gerçekleşenin hayırlı olduğuna inanırım.

İnsanlar bazen kazandıkları ile değil kaybettikleri ile onur duymalıdırlar. Kim bilir, belki de böylesi diğerinden daha değerlidir.
ARİF ATILGAN   MİMDAP TEMMUZ 2012




Mimar Mektupları



AZINLIKÇI DEMOKRASİ
Arif Atılgan

Demokrasi kelimesi Yunanca halk anlamına gelen Dimos ve iktidar anlamına gelen Kratos kelimelerinden meydana gelmiş. Halkın iktidarı anlamında kullanılan demokrasi (dimokratia) kelimesi ile halkın, halk için, halkın içinden, halk tarafından seçilmiş kişiler tarafından idare edilmesi anlaşılmaktadır.

Eski Yunan Kentlerinde Milattan Önceki zamanlarda görülen, doğrudan demokrasi olarak tarif edilen idare şekli aslında ideal demokrasi şekli imiş. İnsanlar, kent içersindeki tiyatro binasında toplanırlar ve kendileri ile ilgili kararları hep birlikte alırlarmış.  Kentler kalabalıklaştıkça temsili demokrasi denilen, halkın kendilerini temsil eden kişileri seçtikleri idare tarzı ortaya çıkmış.

Daha sonraki yıllarda toplumlar, bir sınıfın idaresi olan aristokrasi, birkaç kişinin idaresi olan oligarşi ve tek kişinin idaresi olan monarşi gibi idare şekilleri ile de idare edilmişler. Tartışmasız bir şekilde tüm yönetim modellerinin içersinde en doğrusunun demokrasi olduğunu ifade etmek gerekmektedir. Demokrasi kendi içersinde çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi olarak iki şekilde uygulanmıştır.

Çoğunlukçu demokrasi, mutlak demokrasi olarak ta adlandırılmış olmakta, çoğunluğun haklarının geçerli olduğu ve çoğunluğun yönetme hakkı olan bir idare tarzıdır.

Çoğulcu Demokrasi ise azınlıkların da siyasi kültürel haklarının bulunduğunu ve bir gün onların da çoğunluk olabilmelerini kabul eden bir idare tarzıdır.

21. Yüzyıla girildiğinde Birleşmiş Milletlerin ‘Yerel Gündem 21’ eylem planı ile katılımcı demokrasi adı verilen yeni bir kavram ortaya çıkarılmıştır. Buna göre insanlar seçtikleri kişilerin karar süreçlerine katılmak durumundadırlar. Bu amaç için de her belediyede STK temsilcilerinin katıldığı kent konseyleri kurulması zorunluluğu getirilmiştir. Bu sistem her ne kadar amacına uygun kullanılamamışsa da, ileride internetin de yardımı ile kullanılması durumunda, eski Yunandaki eksiklikleri de düzeltilerek, gerçek doğrudan demokrasiye varmak açısından önem taşımaktadır.

Ancak birçok toplulukta, pratikte azınlıkçı demokrasi adının verilebileceği bir sistem yaşanmaktadır. En küçük STK olan apartman yönetiminden en büyük STK olarak kabul edilebilecek Dünyanın yönetimine kadar birçok yönetimlerdeki idare şeklinin, azınlıkçı demokrasi olarak tanımlanabilecek bir idare şekli olduğu rahatlıkla görülebilmektedir. Bu sistemde, idare edilecek kitlenin küçüklüğüne veya büyüklüğüne göre birkaç kişi, gurup, kurum, ülke bir araya gelerek kendi çıkarları konusunda anlaşmaktadırlar. Kitleleri etkileyebilme yetkilerine ve özelliklerine sahip olan bu azınlık daha sonra seçimlere girildiğinde çoğunlukla istedikleri sonucu alabilmektedirler. Seçim sonrasında ise seçim öncesindeki anlaşmaları gereği kendilerini seçenlerin değil kendilerinin çıkarları için çalışma yapmaktadırlar.

Bu anlamda seçim yapılacak topluluklarda, seçim öncesinde yukarıda tarif edilen görüşmelerin yapılmaya başlandığı tespit edilebilir. Bazı durumlarda görülür ki yıllardır kanlı bıçaklı olan kişiler, guruplar, kurumlar, ülkeler bir anda sarmaş dolaş olmuşlardır. Seçimler yapılıp sarmaş dolaş olanların kazanımı ile sonuçlandığında ise oy verenler kendileri için hayırlı olduğunu düşünerek mutlu olurlar. Ancak zaman geçtikçe görülür ki, aslında aralarında anlaşan o azınlık için her şey hayırlı olmuştur. Bir kaç ay önce eski bir devlet büyüğümüzün şu anlamda bir açıklaması olmuştu: ABD yi Ortadoğu’da hangi ülkenin ne kadar demokrat olduğu ilgilendirmez, o ülkenin ABD çıkarlarına ne kadar uygun olduğu ilgilendirir.

Azınlıkçı Demokrasi kitaplarda tarif edilmez. Ama diğer tariflerin hepsi bu idarenin uygulanması için maskedir adeta.

Tarihte özellikle geçiş dönemlerinde sistemlerin birbirine karıştığı görülebilmektedir. Örneğin: Aristokrasi olduğu sanılırken oligarşi, oligarşi var sanılırken monarşi uygulandığı zamanlar olabilmesi gibi. Pekâlâ, 21. Yüzyılda da bazı yerlerde çoğulcu demokrasi var sanılıp azınlıkçı demokrasi uygulanıyor olamazmı? Teorisyenlerin bu konunun da teorisini araştırmaları ve yazmaları doğru olur sanırım.

Böyle bir yazıyı neden mimarlık medyamızdan bir siteye yazdığıma gelirsek.. Bütün seçimlerin sonrasında kazanan azınlığın mutlu olması genellikle imar ve inşaat kazançları ile sağlanmaktadır. İmar ve inşaat denilince ilk akla gelen meslek ise mimarlık olmaktadır. Bu anlamda biz mimarlar kendi aramızda yaptığımız seçimlerin en tartışmasız bir şekilde olabilmesi için özen göstermeliyiz diye düşünüyorum.
ARİF ATILGAN ARKİTERA TEMMUZ 2012