9 Haziran 2015 Salı

Kent Mektupları



GECEKONDULAR, VAROŞLAR, SİTELER
Arif Atılgan

1950'li yıllarda başlamış olan kırsal kesimlerden kentlere göç ile birlikte, kentlerin çeperlerinde tenekelerden yapılan derme çatma barınaklar görülmeye başlanmıştı. Kırdan kente göç etmiş olan, genç ama düşük ekonomik durumdaki bu insanların yaşadığı barakalar, bir gecede konduruluverdiği için, onlara gecekondu adı verilmişti. 1960'lı yıllarda, gerekli altyapı hizmetlerinden de mahrum olan gecekondular kentleri adeta istila etmişlerdi. Ancak buralarda yaşayan insanlar, geldikleri kırsal kesimlerde daha da mahrum şartlarda yaşadıklarından, kentlerde alabildikleri alt yapı hizmetleri bile onlar için lüks sayılabiliyordu. Örneğin: Musluktan su akması, evindeki lambanın yanabilmesi bile onlar için oldukça lüks olanaklardı. O yıllarda hızla gecekondular için ıslah projeleri yapılmaya başlanmıştı. Bunların başında gecekondularda yaşayanlar için çok katlı konutlar inşa ederek, onları o binalardaki insanca şartlara kavuşturabilmek bulunuyordu. Ancak bir süre sonra görüldü ki bu insanlar alışkanlıklarından kopamıyorlar, tek katlı bahçeli nizamdaki yaşantılarını bu çok katlı binalara taşımaya çalışıyorlardı. Sonuçta çok katlı yapıların balkonlarında tavuk hatta inek beslendiği bile gözlemlenmeye başlanmıştı. Bu durum üzerine daha gerçekçi projeler üretilmesi zorunluluğu olduğunun farkına varılmıştı. Örneğin: Nüve konut adıyla gecekonduların sadece ıslak hacimleri ile bir tek yaşam mekanı inşa edilerek bu insanlara teslim ediliyordu. Bu şekilde her şeyden önce insanca ve alıştıkları şekilde yaşamalarının sağlanması amaçlanıyor, ekonomik durumları düzeldikçe ihtiyaç duydukları kapalı mekanları kendilerinin ilave etmesi isteniyordu.

1970'lerde ama ağırlıklı olarak 1980'li yıllarda bu insanların ekonomik durumları iyileşmiş ve çocuklarına da ev ihtiyacı oluşmaya başlamıştır. Ancak ekonomik durumları her ne kadar kente geldikleri yıllara göre iyileşmiş olsa da, yine de kentin ruhsatlı bölgelerinde ev almaya yeterli olamamaktadır. Bu sebepten kendilerince zorunlu olarak, gecekondularının yerine dışı tuğlalı, çatısız, tekrar üzerine kat çıkmak amacıyla üzerlerinde demir filizleri bırakılmış kaçak binalar yapmak zorunda kalmışlardır. Varoş adı verilen bu yerleşimler ülkemize arabesk denilen yeni bir yaşama kültürü de getirmiştir.

Günümüzde ise diğerlerinin aksine planlı ruhsatlı olarak gerçekleştirilen, ‘site’ adı altında yeni bir yerleşim şekli insanlara dikte edilmektedir. Siteler kent dışındaki geniş araziler, planlı hale getirilerek inşa ediliyor. Zamanında çok düşük yapılaşma alanlarına sahip olan gecekonduların arazilerinin yerleşime açılıp açılmayacağı tartışılmıştı. Ancak genellikle, kentin içersinde ve dışarısında, kente gerekli olan yeşil alanlara inşa edilmekte olan, üstelik çok yüksek yapılaşma alanlarına sahip sitelerin arazileri tartışılmamaktadır. Siteler, etrafı duvarlarla çevrili, kapısında güvenlik görevlilerinin bulunduğu, içersinde hoş çevre düzenlemeleri de olan yerleşimlerdir. Buralarda genellikle altyapı hizmetleri kamu idaresi tarafından sitenin kapısına kadar getirilmekte, site içersindeki arıza, hanelerin tüketimlerinin hesaplanması vs. konularda site yönetimleri yetkili kılınmaktadır. Yani site tek bir apartman gibi kabul edilmektedir. Yüzlerce hatta binlerce maliki olan bir sitede, bu konuların nasıl halledilebileceğinin hiç düşünülmediği bugün çıkan sorunlardan bellidir. Adeta günümüzün kendine özel gettoları denebilecek bu yerleşimlerde, kamu idaresi kendini kamunun ve idarenin dışına çekmektedir. Site içersinde yaşamakta olan insanlar adeta tiyatro dekoru havasındaki ortamdan bir süre sonra bıkmakta, kendilerini site dışına atmak istemektedirler. Ancak o zaman görmektedirler ki dışarıda gezecek çarşı, sokak yoktur. Zira site kültüründe alışveriş çarşılardan değil alışveriş merkezlerinden yapılmaktadır. Belirli merkezlerde bulunan alışveriş merkezlerine ise ancak araçlar vasıtası ile gidebilmek mümkündür. Diğer sitelere de girmek kendi sitelerine olduğu gibi yasaktır. Yaratılmak istenen bu yapay kültürün müziği, edebiyatı, sineması da yakında çıkacaktır kesinlikle.

Ülkemiz insanının yıllardır alışmış olduğu yerleşim şekli içersindeki çarşısı, esnafı, komşu sokağı ile oluşmuş olan mahalledir. Asırlardır oluşan mahalle yapısında kentin her tarafı insanların ortak alanıdır. Ayrıca mahalle yapısında kamu idaresi kentin her tarafındaki insanlarına hizmetlerini tek tek götürmek durumundadır. Çarşı ise mahallelinin alışveriş yaptığı, esnaf dükkanlarının bulunduğu caddedir. Mahalle ve çarşı kültüründe insanlar, her yerde serbestçe gezebilmekte, dolayısıyla birbirlerini tanıyabilmektedirler.

Bu anlamda konunun gelişimine bakarsak, gerek gecekonduların gerekse varoşların aslında mahalle kültürüne uygun oluştukları ortaya çıkmaktadır. Her ne kadar gecekondularda ve varoşlarda kaçak, ruhsatsız yapılaşma olmuşsa da, insanlar anonim olarak kendileri için yaşam alanları oluşturduklarında, insan doğasına aykırı davranamamaktadırlar. Buralarda sokaklar tüm toplumun kullanımına açık, esnafı, çarşısı ile insani ilişkiler canlı durumdadır. Birbiri ile ilişki çersindeki halk daha güçlü, daha güvenli, daha mutlu olabilmektedir.

Siteler, her ne kadar planlı, ruhsatlı da olsa, insanın doğasına aykırı yerleşimler olarak göze batmaktadırlar. Çok hoş peyzaj düzenlemeleri olan bahçesi de olsa, çok hoş iç mekanlara sahip konutları da olsa, duvarların içersinde yaşamak zorunluluğu insanları bıktırmaktadır. Örneğin: İşe gitmeyen kişiler buralarda yaşarken oldukça zorlanmaktadırlar. Ayrıca genellikle arsalarının bodrumları tamamen inşaat alanı olarak değerlendirilmektedir. Bu durum ise bahçelerde derine kök salamadıkları için ağaçların yetişememesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla, bahçelerine çim ekilmekte ve ancak bodur bitkilerle süsleme yapılabilmektedir. Yakın gelecekte, kentlerimizde yıllardır kendiliğinden doğasına uygun bir şekilde oluşan ağaçları arboretumlarda görürsek şaşırmayalım.

Ülkemiz insanının yeşil alan kültüründe ise, çayır ve bu topraklara ait çeşit çeşit çınar, çitlenbik, at kestanesi, meşe, çeşitli meyve ağaçları bulunmaktadır. Siteler vasıtasıyla ülkemize getirilen kültürde çayır yerine çim, bize özgü ağaçlar yerine ise yurt dışından alınan, bu iklime uygun olmayan bir takım bodur ağaçlar bulunmaktadır.

Bugün halkımıza aşılanmak istenen site yaşamında, insanlar sadece kendi sitesinde yaşayanları tanıyabilmektedirler. Bu insanlar, zorlaşan yaşam şartları nedeniyle bir süre sonra birbirlerinden de haberdar olamamakta, kendi dünyalarına kapanmak zorunda kalmaktadırlar.

Özellikle varoşların oluştuğu zamanlarda kent yerleşimleri ile ilgili bazı gerçekçi öneriler de yapılmakta idi. Bunların başında kamu idaresinin planlı arsa üretmesi gelmekte idi. Bu öneri ile hareket edilerek, yapılaşma yapılması mümkün olan arazilerde, planlı arsalar üretilse ve kendi içlerindeki çarşılarıyla mahalleler yaratılsa idi, bugün daha sağlıklı yerleşimler olabilirdi.
ARİF ATILGAN Haziran 2010 Arkitera



5 Haziran 2015 Cuma

KENTLEŞME VE KENTLİLEŞME
Arif Atılgan

Kent, tarım ve hayvancılıkla uğraşmayan insan topluluklarının yaşadığı yerleşimlere denmektedir. Bu açıdan tarihte ilk kent örnekleri zanaat ve ticaretle uğraşanların bulunduğu yerleşimler olmuştur. Bu uğraşılar liman kentlerinde daha çok yaşandığı için ilk kentler çoğunlukla limanların çevresinde oluşmuşlardır. Kentlerdeki yapılaşma köylerdekinin aksine yatay değil düşey olarak gerçekleşmektedir. Zira bu şekilde daha çok nüfus barınabilmekte, kişi başı alt yapı hizmetinin maliyeti daha düşük olmaktadır. 18. ve 19. Yüzyılda buhar enerjisinin bulunmasıyla makineleşme başlamış ve sanayi devrimi olmuştur. Sanayi devrimi ile kentleşme yeni bir boyut kazanmış, artık sanayi tesislerinin civarında kurulmaya başlamıştır. Kentlerde fabrika, işçi, patron, sendika gibi kelimeler duyulmaya başlanmıştır. Ülkemizdeki kentleşme özel sektörün sanayi tesisleri kurması için teşvik edildiği 1950 yılı sonrasında hissedilir olmuştur. 2000 li yıllarda İstanbul, Ankara, İzmir gibi milyonların üzerinde nüfusa sahip mega kentler klasik tarifleri ortadan kaldırmıştır. Buralarda arsalar çok değerlendiği için sanayi tesisleri kalkmakta daha mütevazı kentlere taşınmaktadır. Mega Kentlerde istihdamı hizmet sektörü sağlamaktadır. 

1950 yılında Ülkenin nüfusu 21 milyon iken köylerde yaşayanların oranı %75, kentlerde yaşayanların oranı %25 idi. Bugün nüfus 76 milyona gelmişken köylerde yaşayanların oranı %23 lere kadar düşmüş, kentlerde yaşayanların oranı %77 lere dayanmıştır. 1950 li yıllardan sonra kent çeperlerinde bulunan sanayi tesislerinde çalışmak için kentlere göç eden kır insanları önce gecekondularını daha sonra betonarme binalarını yapmışlardı.  Gecekondulaşma ile başlayan kentleşme giderek 1970 li yıllarda ruhsatlı binaların olduğu yerleşimler haline dönüşmüştü.


1999 yılında yaşanan deprem kentleşmenin ne derece sağlıksız bir şekilde kendiliğinden geliştiğini bize anımsatmıştır. 20.000 can kaybı ve 100.000 binanın yıkılmasıyla yaşanan bu afet bizlere yapılaşmanın rastgele yapılmaması gerektiğini acı bir şekilde öğretmiştir. 2000 li yıllarda artık yeni yapılan inşaatlar kontrollü yapılmaya başlanmış, eski yapılanların ise yıkılıp yeniden yapılmaları için kentsel dönüşüm dâhil çeşitli formüller düşünülmeye başlanmıştır. 1980 li yıllarda, sonraki yıllarda yaşanacağı belli olan kentleşmeden dolayı geleceğin meslekleri olarak hukuk ve psikoloji alanları gösterilmişti. Zira kentlere gelen insan kalabalığının birbirleriyle sorunları olacak, diğer yandan yalnızlaşacakları için ruhsal sorunlar yaşayacaklardı. Bu tahminler doğru çıkmıştır.

Bugüne kadar spontane gerçekleşen kentleşmenin, bundan sonra 3 şekilde gelişeceği belli olmaktadır:
1-Kentsel Dönüşüm: Kentlerin içersindeki topraklar değerlenmiş, buralarda daha üst gelir gurubu insanlar yaşamak istemeye başlamıştır. Kentsel Dönüşüm sadece binaların değil insanların da dönüşmesi amacını taşımaktadır. Kent içersine üst gelir gurubu insanların gelmesi buraları pahalı yaşanan yerler haline getirecektir. Dolayısıyla daha önce yaşayan mütevazı bütçeli insanlar yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacaklardır.
2-Canlandırma Projeleri: Kent içindeki tarihi ama bir süredir sakin kalmış yerleşimler çöküntü alanı ilan edilerek canlandırılmaktadırlar. Tanıtım, reklam, pazarlama ve sonuçta rantlandırma ile yapılan canlandırma sonucunda buralara yeni fonksiyonlar ve insanlar getirilmektedir. Bu şekilde sözde ”soylulaşmış” olan eski tarihi semtler artık orada yıllardır yaşayanların yaşayamayacağı yerler olmaktadır.
3-Mega Projeler: Kent içersinde öteden beri boş kalmış genellikle kamuya ait büyük alanlar mega projeler için ayrılmaktadır. Bu alanlardaki tarihi bina ve tesisler de eski fonksiyonlarından uzaklaştırılarak konaklama-ticaret-eğlence fonksiyonlarına büründürülmektedirler. Mega projelerin gerçekleşeceği alan ve tesisler de yüksek gelir gurubu insanlara hizmet edeceklerdir.

Görülmektedir ki kentlerde öteden beri yaşayan, buraların sahibi olan insanlar yerleşim alanlarını terk etmek zorunda kalacaklardır.

Toplumumuz önümüzdeki 10-15 yıl içersinde kentleşmeyi acı çekerek yaşayacaktır.
  

Kentlerde yaşayan insanlara kentli denir. Kentlere gelen insanların kentlere uyum sağlama sürecine ise kentlileşme denir.

2000 li yıllara kadar yaşanan yoğun kentleşme sonrası kentlileşme önemli olmaya başlamıştır. Kentli olmak kurallarla yaşamak kültürüdür. Kurallı toplumun ön şartı başkalarının haklarına saygılı olmak, ortak alanlara, kamusal alanlara sahip çıkmak, oraları korumaktır. Toplumumuzda ise görüntü hiç de öyle değildir. Apartmanlardaki merdiven sahanlıklarından ormanlık alanlara kadar toplumun ortak alanları zapt edilmekte veya kirletilmektedir. Kentlerde özgürce yaşamak ise her istediğini yapabilmek serbestliği olarak algılanmaktadır. Yani herkes kendi kuralına diğerlerinin uymasını istemektedir. Dolayısıyla toplumumuzda ne kadar insan varsa o kadar kural olmaktadır.


1980 li yıllara kadar köylerden kentlere, zorunlu göçün dışında yerleşmek belli bir sırayla olurdu. İnsanlar önce köyünden kasabasına, sonra kasabasından kentine, daha sonra büyük kentlere taşınırlardı. Bu süreç sırasında kentli olmayı içlerine sindirerek öğrenmiş olurlardı. 1980 li yıllardan sonra direkt büyük kentlere taşınmaya, oralarda geleneksel yaşantılarını sürdürmeye başlamışlardır.

Kentlileşme dolayısıyla geleceğin mesleği eğitimcilik olacaktır. Zira kentlerde yaşayabilmek ve AB kriterleri gereği iş bulabilmek için insanların sertifika alacakları eğitim görmeleri gerekmektedir.

İnsanlar sözde değil özde kurallı toplum olmayı içlerine sindirmeyi başarabilmelidirler. Ülkemizde kentleşme kendiliğinden olunca kentlileşme de kendiliğinden olmuştur. Planlı bir kentleşme olmayınca kent kültürü popüler kültür olarak gelişmiştir.

Kentli, sosyal kültürel yaşamın içinde olmak dolayısıyla kentin alan ve mekanlarını kullanmak durumundadır.Bugüne kadar komik bir şekilde gerçekleşen kentlileşme, Kentli-Köylü bir toplum oluşturmuştur.

Önümüzdeki 10-15 yılda gerçekleşecek kentleşmenin ise nasıl bir kentlileşme yaratacağı merak edilmektedir.
ARİF ATILGAN Haziran 2015



3 Haziran 2015 Çarşamba


Kent Mektupları



KADIKÖY
Arif Atılgan

MÖ 700'lü yıllarda Bizans'ın kurucusu Bizas, Altın Boynuz ve etrafının güzelliğini görmeyerek karşı yakada yaşayanların kör olmaları gerektiğini vurgulamış ve Kadıköy'e Körler Ülkesi anlamına gelen ‘Kalkedon’ adını vermiştir. Kalkedon'un kalıntıları Kadıköy'ün toprakları altında bulunmakta, doğa tarafından en güvenli şekilde korunmaktadır. Fazla derin temeller gerektiren yüksek yapılar inşa edilmeden Kadıköy yapılandırılırsa, ileride bir gün bu kalıntılar birileri tarafından gün yüzüne sağlam olarak çıkarılır umarım.

Osmanlı zamanında ise Kadıköy Çarşısı içindeki, 1550 yılında Kethüda ve 1612 yılında Osmanağa Camileri'nin inşası, daha sonra ise 1700'lü yıllarda kiliselerin inşasından görülüyor ki, Kadıköy'de önce Müslümanlar daha sonra Hıristiyanlar yerleşmişlerdir.

16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransızlara tanıdığı kapitülasyon haklarından sonra, Osmanlı Toprakları'na giren batılı tüccarlardan oluşan Levantenler ise Kadıköy'ün Moda Semti'nde yerleşmişlerdir. Müslim ve gayrimüslim orta hallilerin semti ise Kadıköy'de Yeldeğirmeni olarak öne çıkmaktadır.

                                        1900 lü Yılların Başında Kadıköy-Haydarpaşa.

Buraya kadar olan bilgiler her ne kadar Kadıköy'ün geçmişi hakkında ise de, bu günün Kadıköy'ünün oluşması daha çok Cumhuriyet sonrası bölgeye taşınmalarla gerçekleştirilmiştir.                

Cumhuriyet'in ilanı sonrası uzun yıllar taşradan İstanbul'a gelenler Topkapı'daki Garajlarda (Otogar) kentin topraklarına ayak basıyorlardı. Dolayısıyla bu insanlar İstanbul'a taşındıklarında da, o civarda yerleşmeyi tercih etmişlerdi. O yıllarda Kadıköy sayfiye yeri olarak değerlendirilmekte idi. Yeldeğirmeni ve Moda semtleri dışındaki alanlar, özellikle Kızıltoprak'tan ötesi tamamen yazlık evlerle doldurulmuştu. Kadıköy, bütün yazlık semtler gibi ucuz yaşanılan bir yerdi. Ancak karşı yakada yaşayanlar için oldukça sapa bir bölge olduğu da kesin idi. Bu durum o yıllarda Kadıköy'e misafirliklerin genellikle yatılı olarak gerçekleştirilebilmesinden açıkça anlaşılabiliyordu.

Kadıköy'ün ucuz yaşanılan bir bölge olması, sapalığına rağmen karşı yakada (Avrupa Yakası) oturan orta ve düşük gelirliler için bir süre sonra yerleşim yeri olarak tercih edilmesine sebep olmuştu. Bunun yanında, ekonomik durumu iyi olanlar da sakinliği sebebi ile Kadıköy'de yaşamayı tercih etmişlerdi. Bu insanların ortak özelliği, kentli olma stajlarını Avrupa Yakası'nda tamamladıktan sonra Kadıköy'e taşınmış olmalarıdır. Yani Kadıköy'e taşradan direkt taşınma olmamış, aksine İstanbul'un Avrupa Yakası'ndan taşınmalar olmuştur. Bu sebepten olsa gerek yıllardır Kadıköy'de yaşayanlar için ‘kültürlü, medeni, kentli ilişkiler için de olan insanlar’ yakıştırması yapılmıştır. Nitekim Avrupa Yakası'ndaki kültürel etkinliklerin çoğunluk izleyicileri ve katılımcıları olarak Kadıköylülerin olduğu tespiti öteden beri hep yapılmaktadır.

Kadıköylü yıllardır Kadıköy'e geldiğinde derin ve rahat bir nefes alır ve kendisini köyünde imiş gibi hisseder.

                                                                    Kadıköy Meydanı 1950 li Yıllar

Kadıköy bugün hala sayfiye yeri ruhunu yaşatabilmektedir.

Son yıllarda Kadıköy'de gerçekleştirilen bazı projeler, bu sayfiye yeri ruhunu yok etmek amacının oluştuğunu belli etmektedir. Ayrılık Çeşmesi Sokağı yıkımı, Mühürdar Sahili'nde bir otel, Kuşdili Çayırı'na bir alışveriş merkezi, Meteoroloji Alanı'na dört adet 156 metre yüksekliğinde iş merkezi ve rezidans, Kalamış Sahili'ne bir otel, Suadiye Sahili'ne daha büyük bir otel, Merdivenköy'deki Darüşafaka'nın Arazisi'ne iş merkezleri, Yeldeğirmeni'nin sponsorlarla yenilenmesi düşüncesi, Kadıköy Çarşısı'nın çarşılıktan çıkarılması, Fikirtepe civarında düşünülen kentsel dönüşüm projesi ve en önemlisi vahşi Haydarpaşa Projesi, bunlardan hemen aklımıza geliverenlerdir. Bunların dışında henüz kamuoyunun bilmediği gizli dosyalarda bulunan projelerin de olabileceği gerçeğini göz ardı etmeyelim.

Bu projeler gösteriyor ki, Kadıköy rantçı ve talancıların yeni gözdesi ve iş alanı olarak düşünülmektedir. Önümüzdeki dönemde Kadıköy'de bu tip projelerin patlayacağı ve bunlarla birlikte seçimden sonra çıkarılması belli olan Kentsel Dönüşüm Yasası ile de başka projelerin ortaya çıkacağı, dolayısıyla dönüştürülme sırasının Kadıköy'e geldiği açıkça belli olmaktadır.

Kadıköy, hızla ticaret ve eğlence fonksiyonlarının yer aldığı bir alan haline sokulmak istenmektedir. Görülüyor ki, önümüzdeki yıllarda Kadıköy'de aile, iskân, mahalle, semt olguları kalmayacaktır. Kadıköylünün bu konularda bilinçlendirilmesi ve mücadele etmesi gerekmektedir. Kadıköy kesinlikle sayfiye yeri ruhunu kaybetmemelidir.

Bu konular yeni hazırlanan 1/100.000'lik Çevre Düzeni Planı'nda açıkça belirtilmiştir. Kadıköy, Üsküdar, Ümraniye ve Kartal, İstanbul'un yeni birinci derece kent merkezleri olarak gösterilmiştir. Daha önce Eminönü - Laleli arasındaki tek kent merkezi'nin bundan sonra çoklulaştırılacağı ve İstanbul'un tek merkezliden, çok merkezli kent haline getirileceği belirtilmektedir. Yani, Kadıköy bu plana göre Eminönü - Laleli arası gibi düşünülmektedir. Kadıköy hızla gündüz ticaret yapılan, gece eğlenilen bir alana dönüştürülmek istenmektedir.

Bütün bu konularda Kadıköylülerin tavırlarını koymaları gerekmektedir. Bu konuda Kadıköylülerin tarihten gelen kültürlülük özellikleri onlara bu sorumluluğu yüklemektedir. Zira Kadıköy, sadece bugünkü ilçe sınırları ile düşünülmemelidir. Yüz yıldır Kadıköy denilince tüm Anadolu Yakası akıllara gelmiştir. Kadıköy bütün Anadolu Yakası'na öncülük etme sorumluluğunu üstlenmek zorundadır.

Bu, Kadıköy ve Kadıköylüye tarihin verdiği bir görevdir.
ARİF ATILGAN Mart 2009 Arkitera


29 Mayıs 2015 Cuma

KADIKÖY BELEDİYESİ’NİN AKLIMDAKİ KADIKÖY TOPLANTISI
Arif Atılgan

27 Mayıs 2015 Çarşamba akşamı Kadıköy Belediyesinin Aklımdaki Kadıköy Toplantısına katıldım. Toplantı öncesinde yapılan kokteylde çeşitli dostlarımı gördüm. Bu arada Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nu başkan olduktan sonra ilk defa gördüm, kutladım, başarılar diledim. Sitem etti. Siteminde haklı idi. Başkan Yardımcısı meslektaşım Ülkü Koçar ile sohbet ettim. 

Toplantıda yapılan sunumda Belediye Yönetimin yaptığı işler anlatıldı. Hepsinin takdir edilecek işler olduğunu belirtmek isterim. Özellikle eski Kadıköy Gazetesi binasının Haldun Taner Evi olacağı ve satın alınan bazı eski köşklerin restore edilerek Kadıköylüler için değerlendirileceğine sevindim. Bu konular benim gerek Kent Konseyi ve gerekse Mimarlar Odası Başkanlığı yaptığım zamanlarda ele aldığım çalışmalardı. Daha sonra katılımcıların konuştuğu, sorular sorduğu ve sorulara Belediye Başkanının cevap verdiği bölüme geçildi. Artık bu tip toplantılarda el kaldırıp konuşmak yerine dinlemeyi tercih ediyorum.
  

Yapılan konuşmalar günlük yaşamla ilgili konuları içeriyordu. Bana göre Kadıköy’de makro anlamda ele alınması gereken beş konu vardır:
1- Minibüs caddesine tramvay: Daha önceki Belediye Yönetiminin 2000 lerin başında Kadıköy-Bostancı arası için böyle bir projesi olduğunu ancak uygulayamadıklarını duymuştum. Kadıköy’den Bostancı’ya, daha sonra Maltepe’ye kadar uzatılması gereken tramvay bu havalide yaşayanlar için önemli ihtiyacı giderecektir. Zira Kadıköy-Maltepe arasında Anadoluray ve Marmaray hatları arasında fazla mesafe bulunmaktadır. Minibüs yolu bu iki hattın ortasındadır. Tramvay yapıldığı takdirde trafik de rahatlayacaktır.
2- Kültür Merkezi: Misyonu ve vizyonu sanat-kültür olan Kadıköy’ün CKM gibi değil AKM gibi bir Kültür Merkezine ihtiyacı vardır. Süreyya Sineması da ölçek olarak gerçek opera binası değildir. Ancak bugünkü Kadıköy İlçesi sınırlarında böyle bir yapıya uygun arsa bulmak zordur. O zaman Maltepe Belediyesiyle ortak çalışma yaparak Küçükyalı’da 43 Dönümlük bir alan olan Karayolları arsasına böyle bir bina yapılabilir. Anadolu Yakasındaki iki komşu belediyenin ortak çalışmasının herkes tarafından takdir edileceği bilinmelidir.
3- Yeldeğirmeni Özen Sineması: Kaçak tadil edilen Özen Sinemasında TAK adlı çalışmayla Kadıköy’ü tasarlamak yakışıksız bir durumdur. Üstelik Özen Sineması tescilli tarihi eser bir yapıdır. Belediye Kadıköy’de birçok tarihi binayı restore etmeyi planlıyor, sadece Özen Sinemasını bu anlamda düşünmüyor. Bu tutum Özen Sinemasına haksızlıktır. Bir an önce Özen Sineması da restore edilmeli ve TAK çalışması Belediye-Halk ortaklığıyla gerçekleştirilmelidir.
4- Bağdat Caddesinde Kentsel Dönüşüm: Bağdat Caddesinin ‘Cadde’ olarak anılmasının sebebi burada 1960-1980 yılları arasında yapılan binalardır. Bu binaların en önemlileri ise Mimar Melih Koray’ın eserleridir. Günümüzde caddedeki binalar yıkılıp yenileri yapılmaktadır. Sonuçta Bağdat Caddesi diğer caddelerden farksız olacaktır. Caddenin karakterinin korunması gerekir. Hiç değilse bu binaların arşivlenmesinin sağlanması doğru olacaktır.
5- Kent Müzesi: Kadıköy’de ilçenin Kent Müzesi oluşturulmalıdır. Ancak Müze Binasının içi gezilecek yerlerin fihristi gibi düzenlenmeli, Kent Müzesi Kadıköy İlçesinin tamamı olmalıdır. Yani insanların önce Müze Binasında Kadıköy’ün geçmişi ile bilgilenmeleri, gezilecek yerlerin hikâyelerini öğrenmeleri, sonra oradan aldıkları broşürlerle ilçeyi gezmeleri sağlanmalıdır. Bu anlamdaki müzecilik Kadıköy İlçesine özel olacaktır. Müze Binası olarak hayalimde Şehremaneti Binası vardı ama burasının Kent Kütüphanesi olacağını öğrendim.


Toplantıda dinlediğim konular olumlu ancak Kadıköy için rutin konulardır. Yeni yönetim farkını belli etmelidir.

Yukarıda bahsettiğim beş konu Kadıköy’ün yeni yönetiminin kendi kimliğini ve tarzını ortaya koyduğunu gösterecektir.
ARİF ATILGAN MAYIS 2015

28 Mayıs 2015 Perşembe

Kent Mektupları



ELEŞTİRİ VE ÖNERİ ÜZERİNE
Arif Atılgan

Mimarlar Odası İstanbul Şubesi seçimleri sürecinde ve sonrasında birçok şey söylendi, yazıldı. Ben seçim günü yaşadığım küçük bir enstantaneden hareket ile bir süredir çokça tartışılan ‘eleştiri ve öneri’ üzerine değerlendirme yapmak istiyorum. Doğrusu uzun süredir bunun ihtiyacını da hissettiğimi ifade etmek isterim. 

27 Ocak 2008 Pazar günü Mimarlar Odası İstanbul Şubesi’nde tüm meslektaşlarımız oylarını kullanırken, İBB Başkanı olan meslektaşımız Sayın Kadir Topbaş da oyunu kullanmış ve Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Başkanı Sayın Eyüp Muhçu tarafından kahve ikramı için üst kata davet edilmişti. Yukarıdaki odada yapılan küçük kahve sohbeti sırasında bende orada idim. Kadir Topbaş ve yanındakiler en kibar şekilde konuk edilip ağırlanırlarken İstanbul’umuzun mesleğimizi ilgilendiren konuları da konuşuluyordu. 

Sulukule konu edildiğinde, belediye başkanı ‘hep eleştiriyor ve karşı çıkıyorsunuz, öneri getirmiyorsunuz’ cümlesiyle Mimarlar Odası’na sitem ediyordu.

Son bir yıldır Mimarlar Odası’na getirilen bu konudaki eleştirilere bir açıklık kazandırılması gerekmektedir. 

Mimarlar Odası sadece eleştiri mi yapmaktadır? Öneri yapmamakta mıdır? Yani Mimarlar Odası kolaycı bir karşı çıkma politikasını mı tercih etmektedir? 

Örneğin: 
• Sulukule’de: Oradaki insanlar dışlanmadan, onlarla tartışarak ve ikna edilerek onlar için proje hazırlanmalıdır,      
• Haydarpaşa’da: Burası çalışan bir liman ve gar olması dolayısıyla dünyanın önemli endüstriyel miraslarındandır, böylece kalmalıdır,  
• Tarlabaşı’nda: Yenileyerek koruma değil, korunarak yenileme olmalıdır, bu evleri yıkmadan bu haliyle restore etmek gerekir,
Demek aslında öneri getirmek değil midir?

Bu örnekler çoğaltılabilir ancak öneri ile proje hazırlamak karıştırılmamalıdır. 

Bazı kişiler kentin bir parçasını değiştirmek, dönüştürmek veya yenilemek isteyebilirler. Ama bazı kişiler de bu isteğin tersinin doğru olduğunu savunabilirler. Aslında her iki düşüncede öneridir. Değiştirmek isteyenlerin, bu değişim için bir proje hazırlatmaları gerekmektedir ki, bu çalışma için de gerekli verilerin toplanması ihtiyacı doğmaktadır. Konu aslında oldukça basittir, karmaşa çıkarmaya hiç gerek yoktur. 

Mimarlar Odası’na, sürekli ‘öneri getirmiyorsunuz’ eleştirisini yapanların içinde samimi olanlar kadar, olmayanlar da bulunmaktadır. Samimi olmayanların amacı kurumu proje hazırlamaya zorlayarak, projeyi tartışır duruma getirmektir. Yani bu şekilde, öneri kısmı kabul edilmiş, projeyi tartışmaya başlar hale gelinmiş olunacaktır.

Örneğin: Kadıköy’de tarihi Kuşdili Çayırı’nın eski çayır ve koruluk haline getirilerek kentin ortasında bir vaha yaratılmasını istemek önerisine karşın, o alana inşa edilmek istenen alışveriş merkezinin projesini tartışmak apayrı davranış biçimleridir. Projenin güzel mi, değil mi, fonksiyonel mi, değil mi şeklindeki tartışmasına açık olunduğunda o alanın eski haline getirilmesinden vazgeçildiği gerçeği ortaya çıkmaktadır. Zira artık yapılması düşünülen proje tartışılmaktadır.

Mimarlar Odası bu noktada katı olmaktadır. Bu katılık bazı çevrelere sempatik gelmeyebilir. Bu çokta doğaldır. Ancak konularla direkt ilgili olan ve yapılan projelerden çok olumsuz etkilenecek olan halka ise sempatik gelmektedir. Amaç, kamu ve toplum yararı olduğuna göre bu davranış biçiminin doğruluğu ortaya çıkmaktadır. 

Ayrıca bu projeler hazırlanırken sadece kâğıt üzerindeki verilerle yetinmenin de yanlış olduğunu bilmek gerekmektedir. Proje hazırlanan bölgenin insanları ile de konuşulmalı, tartışılmalı ve onların ikna edilmeleri sağlanmalıdır. Bu anlamda örneğin: Kartal’a kentsel dönüşüm projesi hazırlayan Zaha Hadid bırakın Kartallılarla konuşmayı, arabasından inip Kartal’ın toprağına ayağını basmış mıdır?

Ancak bütün bunlardan hiçbir zaman, eleştiri yapanların ifade ettiği şekilde, öneride bulunulmamalı anlamı da çıkarılmamalıdır. Mimarlar Odası, olanakları elverdiği oranda bu konuyu göz önüne almaya devam etmelidir.

Gerek kentimizde, gerekse ülkemizde deprem sonrası deprem bahane edilerek kentsel dönüşüm ve kentsel yenileme projelerinin ortaya saçılması neredeyse depremin bir kurgu olduğunu akıllara getirmektedir. Çünkü deprem bu projeleri gerçekleştirmek isteyenlerin işine o derece yaramıştır ki. Ancak herkes şunu bilmektedir ki gerek yaşadığımız, gerekse beklediğimiz depremler gerçektir.

Yaşadığımız deprem gerçeğinden hareketle beklediğimiz deprem için halkı dışlamadan yapılması gerekenler bunlar değildir. Kentli olmadan kent olmaz prensibini bir kenara atarak kenti ve kentliyi dönüştürmek istemek kente de kentliye de açık bir ihanet değil midir?

İstanbul’umuzu ele alırsak, bilinen tarihi 2.700 yıl olan bu kenti, rantı çok fazla düşüncesiyle alt üst ederek başkalarına satmak istemek en azından burada yaşayan insanlara çok büyük haksızlık değil midir?

Kentteki insanların kendi zararlarına olan bu durum toplum mühendisleri tarafından medyada yararlarınaymış gibi sunulmaktadır. İnsanlar başlarına gelecekleri ancak her şey olup bittikten sonra anlayabilmektedir. İşte burada konuyu bilen insanların ortaya çıkarak halkı aydınlatması gerekmektedir ki Mimarlar Odası da bunu yapmaktadır. Aslında aydın olmanın gereği de halkı en azından kendisiyle ilgili konularda bilgilendirmek ve aydınlatmaktır.

İstanbul binaları ve insanları ile bir bütündür. Bu iki unsurun değiştirilmesinin doğuracağı sonuç, bir kent Frankenstein’ı yaratmaktan başka bir şey değildir. Yıllar önce oynamış olan bu film hatırlanacak olursa, Frankenstein’ın ilk önce kendisini yaratan doktorun katili olduğunu düşünmekte yarar vardır.

Eleştiri ve öneri tartışmasının konuyu nerelere getirdiği görülmektedir. Demek oluyor ki tartışma çokta satıhta değildir.
ARİF ATILGAN MART 2008 Arkitera



26 Mayıs 2015 Salı

Kent Mektupları




YELDEĞİRMENİ’NDEN ANIMSAMALAR
Arif Atılgan

Geçtiğimiz günlerde Yeldeğirmeni’nin en eski esnafı Terzi Salamon Seviş’i kaybettik. Salamon Ağbi elli yılı aşkın bir zamandır Yeldeğirmeni’nde zenaatını sürdürüyordu. 2005 yılında Yeldeğirmeni kitabım için araştırma yaparken O'nunla da sohbet etmiştim. O arada belimi sıkan bir pantolonum vardı. 'Getir onu tamir edeceğim' demişti. Mükemmel bir şekilde etti de. O pantolonu anı olarak saklıyorum ve kullanıyorum da.

                                                         Salamon Seviş Dükkânında

Bu acı olay bana büyüdüğüm semtin eski esnaflarını hatırlattı doğal olarak. Bakkal Albert, Lostra Salonu çalıştıran Jak Usta, bugünkü tanımıyla işportacı sayılacak olan Arnavut Dede, aslında avukat olan Bakkal Sabahattin, Kuru Kahveci Halil, Simitçi Fırıncı İhsan, Ekmek Fırıncısı Mehmet ve Ortağı, Bakkal Remzi ve Kardeşi Muzaffer, bacanak olan Mustafa ve Rıfat Ağabeyler’in Çamlıca Bakkaliyesi, Balıkçı Halit, Meyhaneci Halit, Nedim’in Kahvesi, bugün yaşayan en eski esnaf olan Muslukçu (Tesisatçı) Artin Usta, Sütçü Bulgar Ailesi, Berber Bekir, Buzcu Pire Mehmet, Hallaç (Yorgancı), Kundura Tamircisi Yusuf, Totocu Çetin, her gün aynı saatte evimizin önünden geçen Sokak Simitçisi, Kalaycı Niyazi, sokak satıcısı ama bugünkü tanımla seyyar satıcı olan Dondurmacı Abdullah, her sabah kapılarımızın altından gazetelerimizi atan Gazeteci Yılmaz, kısaca süb dediğimiz süpanglesiyle meşhur Florya Pastanesi, Tuhafiyeci Yani, kilolu hali ile amuda kalkıp dolaşabilen Manav Hasan Polo, içi dikenli sepetler içerisindeki cam damacanalarda Çamlıca Suyunu getiren Sucu, İbrahimağa’da yetiştirdiği sebzeleri atına yükleyip satan Zerzevatçı Ali, sesinden çok çıngırağı ile bilinen Yoğurtçu, herkesi tek tek tanıyan Postacı, o yıllarda taksi yerine kullanılan Faytonlar ve Faytoncular.


1985 Yılında Bazı Esnaflar Sabahattin Ağbinin Bakkal Dükkânının Önünde.(Kurukahveci Acem Halil, Lokantacı Hamdi, Bakkal (Avukat) Sabahattin Ören, ?, İlhami, ?, Gitarist Turgut, ?.) 



Her biri ile ilgili çeşitli anılar anlatılabilecek olan bu insanlar semtin ve semtlinin hem hizmetkârı hem de rengi olurlardı. Örneğin: Semtte hiç kimsede telefon yokken bile esnaf dükkânlarındaki sohbetlerle haberler en kısa zamanda tüm insanlara yayılabilirdi. Hele Fenerbahçe–Galatasaray maçlarından sonra mağlup taraf Fenerbahçe ise Galatasaraylı esnafın küçük bir tabut yapıp üzerini sarı lacivert renkli kâğıtlarla kaplaması, Galatasaray mağlupsa bu sefer Fenerbahçeli esnafın üzeri sarı kırmızı kâğıtlarla kaplı bir kovayı dükkânlarının önüne asmaları çocukluk anılarımdan hiç çıkmamaktadır. 

Her evde bulunan en önemli eşya ise özellikle çorapların yamanmasında kullanılan tahta yumurtalar idi o zamanlar. 

Renkli esnafları, mutlu insanları ile orta hallilerin yaşadığı dingin bir semtti Yeldeğirmeni. Bu dinginliğe ve mutluluğa sebep olan en önemli etkenlerden biri de semtin binaları idi doğal olarak. Denize bakan yamaçlardaki Yahudilere ait yığma apartmanlar İstanbul’un ilk apartmanlarıdır diyebiliriz. Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı’na doğru olan üst düzlükte ise daha çok Türkler’e bunun yanında Ermeni ve Rumlar’a da ait olan iki katlı cumbalı ahşap veya ahşap üstü sıvalı evler bulunmaktaydı. Camisinden ezan, kilisesinden çan sesleri gelen, her kesimin dini günleri diğerleri tarafından saygı ile karşılanan dengeli ve sakin bir yaşam sürerdi o yıllarda Yeldeğirmeni’nde. 

Bu gün az katlı binaları çoğunlukla kat karşılığı müteahhitlere gitmiş, ama yığma taş apartmanları kat karşılığı kazançlı olmadığı için olsa gerek günümüze kalabilmiştir. Kilisesi, sinagogu, camisi, okulları, hamamı, çeşmeleri ve apartmanları ile hala eski günlerini anımsatabilmektedir Yeldeğirmeni. Bu binalar aracılığı ile eskiler eski günleri düşlerine tekrar getirebilmektedirler. 

Ben semtimin sokaklarında saatlerce dolaşıp yaşadığım günleri hayalimde canlandırmaktan büyük keyif alırım. Aslında o günleri yaşamayanlar da bu binalar vasıtasıyla yaşadıkları kentin geçmişini öğrenebilmektedirler. Şüphe yoktur ki benim gibi başka insanlar da yaşadıkları semtlere bu şekilde duygusal bakmaktadırlar. 

Ancak Yeldeğirmeni’ne bir proje olarak bakanlar da olabilmektedir. Bu kişiler semtin tamamını yıkmayı ve daha yoğun olarak yeniden yapmayı düşünebilirler. Hatta ada ölçeğinde binalar yapıp eskilerin cephelerini bu büyük ölçekteki yenilerin önüne resmederek, hem yeni binalarda bu güne göre geniş hacimler elde etmeyi hem de cephelerde eskiyi yaşatmayı sağlamış olduklarını düşünebilirler. Bu arada semtte yaşayan insanlar yok sayılır, bir şekilde evlerini ellerinden çıkarmaları da sağlanabilir. Bu şekilde geçmişle hiçbir bağlantısı olmayan binaların oluştuğu ve burada hiçbir anısı olmayan insanların yaşadığı yeni bir yerleşim meydana getirebilirler. Sanki yabancıların her yaptığı doğru imiş gibi onlardan örnekler bularak içlerini de rahatlatabilirler. Ama eminim ki kendileri de kendilerine itiraf ederler ki, yapılan hafızasız bir yerleşim yaratmaktan başka bir şey değildir. Üstelik böyle bir proje yapmak çok kolaydır. Çünkü: Yapacağınız şey, her tarafı dümdüz ettikten sonra yeni bina yapmaktan başka bir şey değildir. 

Hâlbuki esas yapılması gereken iş gerçekten zordur. Zira amaç hem insanı hem de binaları koruyabilmek olmalıdır. Bunun için ada bazında değil parsel bazında koruma anlayışını kabul etmek gerekmektedir. Her yeri yıkıp yeniden yapmak yerine, binaları tek tek ele alıp, mümkünse yıkmadan aslına uygun restore etmek düşünülmelidir. Yani yenileyerek koruma değil korunarak yenileme anlayışı ile hareket edilmelidir. 

Yeldeğirmeni’nde büyümüş bir kişi olarak, eski tabirle, ödüm kopmaktadır yenilemecilerin bu semti de korumaya kalkmalarından. 

Bazen Kentsel Dönüşüm yıkımlarında çalışan iş makinelerinde, o mahallede oturan insanların çalışmakta olduğu görülmektedir. Sanki 5366 Sayılı Yasa, bu kişilerin psikolojik rahatsızlığını mimarlara da yaşatmak için hazırlanmış diye düşünmemek elde değildir.


Şaka bir yana bu evlerin her taşında, tuğlasında, tahtasında, camında binlerce anı ve iz yapışmış kalmıştır. Bunların hepsini hurda, çöp yerine koyup süpürüvermek kolay bir şey değildir. İnsanın içini acıtır, acıtmalıdır. 


Bu bahane ile belirtmekte yarar vardır ki, bir gün böyle bir amaç olur ise eğer uzak dursunlar Yeldeğirmeni’nden. Burada sadece h=5 kat kaldırılsın, semtimiz yavaş yavaş kendini onarır, kimse endişe etmesin. 


İşte semtli, eski tabirle muhit çocuğu olmak böyle bir şey olsa gerek. Sevdiğiniz birini kaybetmek size semtinizle ilgili bu kadar çok şeyi anımsatıyor, düşündürüyor.
ARİF ATILGAN ARKİTERA TEMMUZ 2008

Sevgili Dostlar
Bugünlerde maalesef korktuklarım gerçekleşmeye başlamaktadır. Semt canlandırılmış ardından soylulaştırılmış, tarihi Özen Sineması kaçak bir şekilde tadil edilmiş, 100 yıllık sokak olan Ayrılık Çeşmesi Sokağı Ağaçlandırılacak Alan yapılmış, bütün bunlar ironik bir şekilde kaçak bina olan Özen sinemasının içinde planlanır olmuştur. Burada TAK çalışması başladığından beri ardı ardına bu gelişmeler gerçekleşmiştir. Yine ironi yaparcasına kaçak Özen Sinemasında sinema gösterisi düzenleniyormuş.  

Beni endişelendiren esas konu son 5-6 yıldır Yeldeğirmeni’nde yaşayan eski dostlarımdan duyduklarımdır. Artık bu fısıltıyı yüksek sesle duyurmak gerekmektedir. Bu yazıyı yazdığım tarihte (2008) semtin Tarlabaşı gibi yenileneceği söylentisi vardı. Ancak son yıllardaki söylenti, Yeldeğirmeni’nin de Fikirtepe gibi yüksek emsal ile yapılaşacağıdır. Semtte burayı da toptan yıkıp müteahhitlere yüksek binalar yaptırılacağı konuşulmaktadır.  Böyle bir uygulamanın Moda'yı, Kadıköy'ü de aynı akıbete sürükleyeceği bellidir. 

'Ateş Olmayan Yerden Duman Çıkmaz', 'Yerin Kulağı Vardır' gibi atasözlerimiz olduğunu biliyoruz. Lütfen yetkililer bu söylentilerin doğru olmadığını açıklasınlar.
AA 24/06/2014


19 Mayıs 2015 Salı

CANLANAN YELDEĞİRMENİ
Arif Atılgan

Yeldeğirmeni, Haydarpaşa, Kadıköy ile ilgili tez, mastır, doktora, ödev yapan öğrenci kardeşlerim bir şekilde iletişim adreslerimi bulurlar ve benimle görüşmek isterler. Zamanım olduğu takdirde hiç birini reddetmem. Hepsiyle görüşürüm. Genç arkadaşlarımızın bilgiye aç halleri beni mutlu eder. Geçtiğimiz günlerde Şehir-Bölge Planlama öğrencisi bir kardeşimizle görüştüm. Kendisinin tez konusu Yeldeğirmeni’nin kimliği ve yaşanan dönüşümü ile ilgili idi.

Bana gelmeden önce burada yapılan Canlandırma Projesini araştırmıştı. İnternette ilgili siteyi okuduğunda hoş şeyler olduğu, tarihi bir semtin korunduğu duygusunu edinmiş. Ancak semte gelip saha çalışması yaptığında her yanı saran kafeler O’nu hayal kırıklığına uğratmış. Diğer yandan yaşayan insanlarla konuştuğunda hepsinin sıkıntılı olduğunu, mutlu olmadıklarını, kendi semtlerinde kendilerini yabancı hissetmeye başladıklarını anlattıklarını dinlemiş. Kendisine tescilli eser olan tarihi Özen Sinemasının kaçak tadil edilip burada Belediye, Çekül, Kentsel Strateji Şirketi birlikteliğinden meydana gelen TAK isimli çalışmanın yapıldığını, bu birlikteliğin Kadıköy’ü tasarladığını söylediğimde ise şaşırtmıştı. Çünkü: Başkalarına kaçağı yasaklayıp yasal olmalarını sağlamak görevinde olanların kaçak binada tasarım yapmaları oldukça çelişkili bir durumdu.

                                                                Tarihi Yeldeğirmeni

Hâlbuki tarihi kimliği olan Yeldeğirmeni’nde koruma projesi yapılmalıydı. Semtin tamamı SİT Alanı ilan edilip tescilli eser olabilecek tüm binalar tekrar araştırılıp tamamı tescil edilmeliydi. Belediye alt yapısını, yollarını, kaldırımlarını yapıp daha sonra burada her çeşit inşaat faaliyetini SİT Alanı ve tescilli eser kurallarına uygun yaptırmalı sonra da semti kendi haline bırakmalıydı.

Yeldeğirmeni’nde yapılanlar tamamen tersine işlerdi. Semt vitrine değil adeta pazar tezgâhına konarak pazarlanmıştı. Bir anda diziler, filmler çekilmeye başlamış, sanat atölyeleri, hosteller açılmış, bir boya firmasına cepheler boyatılmış, çeşitli etkinlikler organize edilmiş, yurt dışından gelen ressamlara bina cephelerine resimler yaptırılmıştı. Böyle bir rantlandırma çalışması sonrasında doğal olarak kafeler, sanat atölyeleri açılmış semtin kimliği değişmeye başlamıştı.

                                                              Değişimden Bir Köşe

Kent merkezindeki sakin kalmış semtleri çöküntü alanı ilan edip buralara Canlandırma Projesi yapmak işin kolayına kaçmaktır. Canlandırma Projeleri kent dışındaki, örneğin: Dil Ovası gibi, yerleşimlere yapılmalıdır.

Adli olaylar yanlış kentleşme planlarıyla oldukça ilgilidir. Zira buralardaki eski ve yeni insanlar arasındaki kültür uyuşmazlığı sonucu huzursuzluklar çıkmaktadır. 2010 yılında Tophanede bir Sanat Galerisine yapılan saldırı ile 2015 yılında Yeldeğirmeni’nde işlenen cinayet bu açıdan da değerlendirilmelidir.  

Öğrenci kardeşimiz güzel sorular soruyordu: ‘Canlandırma Projesiyle semtleri marka yapmak doğrumudur?’.
Asla değildir. Canlandırma Projesiyle pazarlanan semt marka ilan edilir ancak ilan edilen marka bir süre sonra tüketilir. Aksine tarihi kimlikteki bir yerleşimde ‘koruma amaçlı koruma’ yapıldığında orası kendiliğinden tüketilemeyecek şekilde marka olur.

Kardeşimiz kendisinin de bir mahallede yaşadığını, geç saatte bir ihtiyaçları olsa mahallede yaşayan bakkallarına dükkânını açtırıp ihtiyaçlarını karşıladıklarını anlattı. Sözüm ona “soylulaşan” Yeldeğirmeni’nde artık esnaflar başka semtlerden buraya işe gelip gitmektedirler.

Kent merkezindeki mahalleler “soylulaştırıldığında” buraları aileler terk etmekte, dolayısıyla çocuk sayısı azalmaktadır. Bu durum semtteki okulların kapatılma sebebi olmaktadır. Kalan çocuklar ise başka semtlerdeki okullara servis araçlarıyla gitmek zorunda kalırlar. Hâlbuki doğru olan, çocukların mahallelerindeki okula yürüyerek gidebilmeleridir.     

Sonunda genç arkadaşımız beklediğim soruyu sordu: Eskiye nasıl dönülebilir?
Artık eskiye dönmek olamaz. Ancak değişimi burada dondurmak gerekir. Hiçbir şey yapılmamalı, Özen Sineması kurallara uygun restore edilerek sinema-tiyatro haline getirilmeli, TAK iptal edilmeli, Canlandırma Projesiyle ilgili çalışanlar tamamen semti terk etmeli ve semt kendi haline bırakılmalıdır. Belki o zaman bugünkü halinden biraz daha eskiye yaklaşılabilir. Kesinlikle Kurtarma Projesi yapılmamalıdır. Zira kapitalist taktiğidir. Kurtarılacak hale getiren proje uygulanırken de, kurtarma projesi uygulanırken de kazanç elde edilir. Buna bir koyundan birden fazla post çıkarmak denir.

Yıllardır gerçekleştirdiği Koruma Projeleri dolayısıyla Çekül Vakfına saygı duyardım. Kadıköy Tarihi Çarşı ve Yeldeğirmeni Canlandırma Projeleri bu saygımın son bulmasına sebep olmuştur. Yeldeğirmeni Canlandırma Projesi Tarihi Yeldeğirmeni’ni öldürmüştür. Kadıköy Tarihi Çarşı Canlandırma Projesinin Kadıköy Tarihi Çarşıyı öldürdüğü gibi.

                         Tarihi Yeldeğirmeni Gezilerimde Kullandığım 1938 Pervititch Planı

Bugün semtteki kafeleri, sanat atölyelerini tanıtan ücretli geziler tertiplendiği duyuluyor, Yeldeğirmeni’nin gazetelerin Pazar eklerinde kafeleriyle yer almakta olduğu okunuyor. 100 yıldan fazla bir zamandır mahalle kimliğiyle bilinen tarihi Yeldeğirmeni semtimiz artık Müstakbel Karaköy olarak gösterilmektedir.

                                           2015 Kafeler Planı (Hürriyet Gazetesi)

Öğrenci kardeşimiz benden bir şeyler öğrenmeye gelmişti ama aslında ben Ondan çok önemli bir şey öğrenmiştim: Canlandırma Projesinin yanlışlığı artık fark edilmekte.
ARİF ATILGAN MAYIS 2015


Not: İsteyen guruplara Tarihi Yeldeğirmeni’ni ücretsiz gezdirmeye tekrar başlayabilirim.