31 Ocak 2014 Cuma
26 Ocak 2014 Pazar
OTOSAN ARAZİSİ
Mimarlara Mektuplarım
OTOSAN ARAZİSİ
Arif Atılgan
E-5 Otoyolu üzerinde, Fikirtepe kavşağının Çamlıca tarafındaki geniş alanda Türkiye’nin ilk otomobili olan Anadol’un üretildiği Otosan Fabrikası bulunmakta idi.
Ülkemizde, 1961 yılında TCDD’nin Adapazarı Vagon Fabrikasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in emriyle prototip olarak üretilen ve şimdi Eskişehir DDY Fabrikasında sergilenen Devrim marka otomobili saymazsak, ilk olarak fabrikada üretilen Türk otomobili Anadol'dur.
Cumhuriyet tarihimizin önemli işadamlarından Vehbi Koç, ortağı Bernar Nahum ile birlikte iş hayatına başladıkları ilk yıllardan itibaren, Türkiye’de otomobil üretmeyi düşünüyordu. 1966 yılında bu amaç gerçekleştirilecek duruma gelmiş ve İstanbul’un Anadolu Yakasındaki arazide fabrika, üretime hazır duruma getirilmişti. Üretimi yapılacak olan arabaların markası için ise 10 Ağustos 1966 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkarılan ilanla yarışma düzenlenmiş, kazanana 10.000 TL ödül vaat edilmişti. Bu ilana gelen 100.000’e yakın mektupta dört isim öne çıkmıştı. Bunlar Veko (Vehbi Koç), Anadolu, Anadol ve Otosan idi; içlerinden Anadol tercih edilmişti.
Anadol Fabrikası
19 Aralık1966 tarihinde çalışmaya başlayan fabrikada üretilen ilk otomobillerin fiyatı 26.800 TL idi. Bu rakam o yıllarda 2980 dolara eşdeğerdi.
Ülkede toplam 80.000 civarında lastik tekerlekli aracın bulunduğu o yıllarda Anadol, ilk yıl 1760 adet üretilmiş, daha sonraki yıllarda bu sayı 8000’e çıkarılmıştı. Üretimine iki kapılı olarak başlanan bu araba, 1971 yılında dört kapılı olarak da üretilmeye başlanmış, 1974 yılında ise iki kapılının üretimine son verilmişti.
1,2 litre motor hacimli, alt tabanı tam şasi, kaportası fiberglas olan bu ilginç araba, fabrikanın kapatıldığı 1984 yılına kadar toplam 62.543 adet üretilmişti.
Anadol arabaların üretildiği Otosan Fabrikası, İstanbul’un Anadolu Yakasında, E-5 üzerinde Üsküdar Belediyesi sınırları içerisindeki 74 pafta, 1083 ada, 23 ve 51 parseller ile 1341 ada, 29 parseldeki toplam 181.200 m2’lik alanda idi.
Bugün bu arsanın, günümüzün önemli gruplarından biri tarafından satın alındığını ve satın alındıktan sonra İBB tarafından 01/12/2006 tarihli Meclis kararında 1/5000’lik planda yapılan parsele özel tadilat ile önemli bir yapılaşma hakkı kazandığını görmekteyiz.
Önceki imar hakkı 'TAKS= %25, KAKS=1, H=12,50 Ticaret+Konut' iken, 'TAKS= Avan projeye göre, KAKS=2, H=Serbest Ticaret+Turizm' durumuna getirilmiştir. Ayrıca burada da Koşuyolu’ndaki otelde olduğu gibi 'uygulama 1/5000 ölçekli plan üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce tasdiklenecek avan projesine göre yapılacaktır' notu, plan yapım prosedürüne göre onanması gereken 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planını ortadan kaldırıcı niteliktedir. Yani ilçe belediyesi olan Üsküdar Belediyesi’nin uygulama yetkisi elinden alınmaktadır.
Basında çıkan haberlere göre bu arsa, gerçekleştirilen plan tadilatı ile yüz milyonlarca dolar değer kazanmıştır.
Ancak bu konulara artık biraz daha değişik açıdan bakarak rant peşinde koşanlara bazı uyarılarda bulunmak gerekmektedir.
Rant, emek harcamadan sağlanan kazanımdır. Bu kazanım genellikle yasa ve yönetmeliklerin tüm vatandaşlara sağladığı haklardan daha fazlasını, bir şekilde kendine kazandırmak şeklinde oluşmaktadır. İmar rantı ise, diğer vatandaşların arsalarının imar hakkından daha fazlasını kendi arsasına kazandırmakla sağlanmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki o da rantlı arsaların az sayıda olması gereğidir. Yoksa tüm arsalar çok imar hakkı elde ettiğinde biri diğerinden fazla imarlı olmamaktadır. Dolayısıyla da aralarında diğerlerine göre rantlı arsa bulunmamaktadır. Aksine, rant kazandırılmamış yani imar hakkı çoğaltılmamış olanlar az sayıda olacağından, onlar diğerlerinden daha özellikli olacaklar ve de doğal olarak daha değerli olacaklardır.
Apartmanlaşmanın başladığı ilk yıllar olan 1970’li yıllarda aralarda kalabilmeyi başarmış olan tek tük bahçeli evler çok değerli olabiliyordu. Yakın gelecekte gökdelenlerin arasında kalmış olan 5-10 katlı binalar daha değerli ve özellikli bulunacaklardır. Zaten 10-20 daireli bir apartmanda yaşamakla 300-500 daireli apartmanda yaşamak çok farklı olsa gerek. Hele yataya da dağılmış olan 1000-1500 daireli sitelerde yaşamak hâlâ psikolojik olarak sofalı evlerdeki büyük aile yaşamından kopamamış insanımız için kolay olmasa gerek.
Bu inşaatları yapan şirketlerin pazarlamacıları da bunun farkında olmalılar ki, kent dışındaki sitelerin satışında halka yeni bir site kültürünü, kent içindeki yüksek apartmanlar için ise yeni bir rezidans kültürünü aşılamaya çalışıyorlar. Görülüyor ki bir anda bizi biz yapan mahalle kültürü bir kenara atılıvermektedir.
Ama 1970 ve 1980’li yıllarda kent içindeki müstakil evler nasıl değerliyse, bugün ve yakın gelecekte de kent içindeki 10-20 daireli apartmanlar daha değerli olacaktır. Yani bugün misli misli imar hakkı elde ederek rant kazandırıldığı sanılan arsalar çoğunluk olduklarından, yakın gelecekte rantsızlar sınıfına geçeceklerdir.
Sonuç olarak Otosan Fabrikası ilk otomobil fabrikası olarak korunur ve civarı eski imar durumuna göre değerlendirilirse hem daha değerli hem de topluma daha yararlı bir çalışma yapılmış olunacaktır.
ARİF ATILGAN Ocak 2008 Mimarlara Mektup
Sevgili Dostlar
Bu yazıyı yazdığım tarihten sonraki gelişmeleri, yukarıdaki fotoğrafın görüntülendiği yerden görüntülenmiş olan, aşağıdaki bugünün fotoğrafları açıklıyor sanırım. 26/01/2014
OTOSAN ARAZİSİ
Arif Atılgan
E-5 Otoyolu üzerinde, Fikirtepe kavşağının Çamlıca tarafındaki geniş alanda Türkiye’nin ilk otomobili olan Anadol’un üretildiği Otosan Fabrikası bulunmakta idi.
Ülkemizde, 1961 yılında TCDD’nin Adapazarı Vagon Fabrikasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in emriyle prototip olarak üretilen ve şimdi Eskişehir DDY Fabrikasında sergilenen Devrim marka otomobili saymazsak, ilk olarak fabrikada üretilen Türk otomobili Anadol'dur.
Cumhuriyet tarihimizin önemli işadamlarından Vehbi Koç, ortağı Bernar Nahum ile birlikte iş hayatına başladıkları ilk yıllardan itibaren, Türkiye’de otomobil üretmeyi düşünüyordu. 1966 yılında bu amaç gerçekleştirilecek duruma gelmiş ve İstanbul’un Anadolu Yakasındaki arazide fabrika, üretime hazır duruma getirilmişti. Üretimi yapılacak olan arabaların markası için ise 10 Ağustos 1966 tarihli Hürriyet gazetesinde çıkarılan ilanla yarışma düzenlenmiş, kazanana 10.000 TL ödül vaat edilmişti. Bu ilana gelen 100.000’e yakın mektupta dört isim öne çıkmıştı. Bunlar Veko (Vehbi Koç), Anadolu, Anadol ve Otosan idi; içlerinden Anadol tercih edilmişti.
Anadol Fabrikası
19 Aralık1966 tarihinde çalışmaya başlayan fabrikada üretilen ilk otomobillerin fiyatı 26.800 TL idi. Bu rakam o yıllarda 2980 dolara eşdeğerdi.
Ülkede toplam 80.000 civarında lastik tekerlekli aracın bulunduğu o yıllarda Anadol, ilk yıl 1760 adet üretilmiş, daha sonraki yıllarda bu sayı 8000’e çıkarılmıştı. Üretimine iki kapılı olarak başlanan bu araba, 1971 yılında dört kapılı olarak da üretilmeye başlanmış, 1974 yılında ise iki kapılının üretimine son verilmişti.
1,2 litre motor hacimli, alt tabanı tam şasi, kaportası fiberglas olan bu ilginç araba, fabrikanın kapatıldığı 1984 yılına kadar toplam 62.543 adet üretilmişti.
Anadol arabaların üretildiği Otosan Fabrikası, İstanbul’un Anadolu Yakasında, E-5 üzerinde Üsküdar Belediyesi sınırları içerisindeki 74 pafta, 1083 ada, 23 ve 51 parseller ile 1341 ada, 29 parseldeki toplam 181.200 m2’lik alanda idi.
Bugün bu arsanın, günümüzün önemli gruplarından biri tarafından satın alındığını ve satın alındıktan sonra İBB tarafından 01/12/2006 tarihli Meclis kararında 1/5000’lik planda yapılan parsele özel tadilat ile önemli bir yapılaşma hakkı kazandığını görmekteyiz.
Önceki imar hakkı 'TAKS= %25, KAKS=1, H=12,50 Ticaret+Konut' iken, 'TAKS= Avan projeye göre, KAKS=2, H=Serbest Ticaret+Turizm' durumuna getirilmiştir. Ayrıca burada da Koşuyolu’ndaki otelde olduğu gibi 'uygulama 1/5000 ölçekli plan üzerinden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce tasdiklenecek avan projesine göre yapılacaktır' notu, plan yapım prosedürüne göre onanması gereken 1/1000 ölçekli Uygulama İmar Planını ortadan kaldırıcı niteliktedir. Yani ilçe belediyesi olan Üsküdar Belediyesi’nin uygulama yetkisi elinden alınmaktadır.
Basında çıkan haberlere göre bu arsa, gerçekleştirilen plan tadilatı ile yüz milyonlarca dolar değer kazanmıştır.
Ancak bu konulara artık biraz daha değişik açıdan bakarak rant peşinde koşanlara bazı uyarılarda bulunmak gerekmektedir.
Rant, emek harcamadan sağlanan kazanımdır. Bu kazanım genellikle yasa ve yönetmeliklerin tüm vatandaşlara sağladığı haklardan daha fazlasını, bir şekilde kendine kazandırmak şeklinde oluşmaktadır. İmar rantı ise, diğer vatandaşların arsalarının imar hakkından daha fazlasını kendi arsasına kazandırmakla sağlanmaktadır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var ki o da rantlı arsaların az sayıda olması gereğidir. Yoksa tüm arsalar çok imar hakkı elde ettiğinde biri diğerinden fazla imarlı olmamaktadır. Dolayısıyla da aralarında diğerlerine göre rantlı arsa bulunmamaktadır. Aksine, rant kazandırılmamış yani imar hakkı çoğaltılmamış olanlar az sayıda olacağından, onlar diğerlerinden daha özellikli olacaklar ve de doğal olarak daha değerli olacaklardır.
Apartmanlaşmanın başladığı ilk yıllar olan 1970’li yıllarda aralarda kalabilmeyi başarmış olan tek tük bahçeli evler çok değerli olabiliyordu. Yakın gelecekte gökdelenlerin arasında kalmış olan 5-10 katlı binalar daha değerli ve özellikli bulunacaklardır. Zaten 10-20 daireli bir apartmanda yaşamakla 300-500 daireli apartmanda yaşamak çok farklı olsa gerek. Hele yataya da dağılmış olan 1000-1500 daireli sitelerde yaşamak hâlâ psikolojik olarak sofalı evlerdeki büyük aile yaşamından kopamamış insanımız için kolay olmasa gerek.
Bu inşaatları yapan şirketlerin pazarlamacıları da bunun farkında olmalılar ki, kent dışındaki sitelerin satışında halka yeni bir site kültürünü, kent içindeki yüksek apartmanlar için ise yeni bir rezidans kültürünü aşılamaya çalışıyorlar. Görülüyor ki bir anda bizi biz yapan mahalle kültürü bir kenara atılıvermektedir.
Ama 1970 ve 1980’li yıllarda kent içindeki müstakil evler nasıl değerliyse, bugün ve yakın gelecekte de kent içindeki 10-20 daireli apartmanlar daha değerli olacaktır. Yani bugün misli misli imar hakkı elde ederek rant kazandırıldığı sanılan arsalar çoğunluk olduklarından, yakın gelecekte rantsızlar sınıfına geçeceklerdir.
Sonuç olarak Otosan Fabrikası ilk otomobil fabrikası olarak korunur ve civarı eski imar durumuna göre değerlendirilirse hem daha değerli hem de topluma daha yararlı bir çalışma yapılmış olunacaktır.
ARİF ATILGAN Ocak 2008 Mimarlara Mektup
Sevgili Dostlar
Bu yazıyı yazdığım tarihten sonraki gelişmeleri, yukarıdaki fotoğrafın görüntülendiği yerden görüntülenmiş olan, aşağıdaki bugünün fotoğrafları açıklıyor sanırım. 26/01/2014
19 Ocak 2014 Pazar
DÖNÜŞEN BEYKOZ
Mimarlara Mektuplarım
DÖNÜŞEN BEYKOZ
Arif ATILGAN
Eski tarihlerde Beykoz, beylerin ve padişahların av köşklerinin bulunduğu bir çevre olarak göze çarpmaktadır. MÖ 700’lü yıllarda burada yaşayan Trakların kralının adıyla Amikos olarak anılan Beykoz, 1402 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihten sonra ise Kocaeli beylerinin ikamet etmesi dolayısıyla, 'beylerin köyü' anlamında, 'bey' ve Farsça 'köy' demek olan 'kos' kelimelerinin birleşmesiyle 'Beykos' adını almıştır. 'Beykos' daha sonra 'Beykoz' olarak dillere yerleşmiştir.
Ancak, günümüzdeki yerleşim burada kurulan üç fabrika ile oluşmuştur. Bu fabrikalar Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası, Paşabahçe Tekel Fabrikası ve Paşabahçe Cam Fabrikası’dır.
İlk olarak1812 yılında Beykoz’da deri imalathanelerinin oluşmasıyla orduya palaska ve kuşam takımları üreten bir deri atölyesi kurulmuştur. Bu atölye 1842 yılında kundura da üretmeye başlamış ve bu kunduralar Avrupa’da Fransız kunduralarından daha çok tercih edilir olmuştur. 1912 yılında tesise buhar kazanı alınmasıyla günde 1000 çift kundura üretimine ulaşılmış ve atölye artık bir fabrika durumuna gelmiştir. 11 Temmuz 1933 tarihinde ise Sümer Bank Deri ve Kundura Sanayii kurulmuştur.
DÖNÜŞEN BEYKOZ
Arif ATILGAN
Eski tarihlerde Beykoz, beylerin ve padişahların av köşklerinin bulunduğu bir çevre olarak göze çarpmaktadır. MÖ 700’lü yıllarda burada yaşayan Trakların kralının adıyla Amikos olarak anılan Beykoz, 1402 yılında Yıldırım Bayezit tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Bu tarihten sonra ise Kocaeli beylerinin ikamet etmesi dolayısıyla, 'beylerin köyü' anlamında, 'bey' ve Farsça 'köy' demek olan 'kos' kelimelerinin birleşmesiyle 'Beykos' adını almıştır. 'Beykos' daha sonra 'Beykoz' olarak dillere yerleşmiştir.
Ancak, günümüzdeki yerleşim burada kurulan üç fabrika ile oluşmuştur. Bu fabrikalar Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası, Paşabahçe Tekel Fabrikası ve Paşabahçe Cam Fabrikası’dır.
İlk olarak1812 yılında Beykoz’da deri imalathanelerinin oluşmasıyla orduya palaska ve kuşam takımları üreten bir deri atölyesi kurulmuştur. Bu atölye 1842 yılında kundura da üretmeye başlamış ve bu kunduralar Avrupa’da Fransız kunduralarından daha çok tercih edilir olmuştur. 1912 yılında tesise buhar kazanı alınmasıyla günde 1000 çift kundura üretimine ulaşılmış ve atölye artık bir fabrika durumuna gelmiştir. 11 Temmuz 1933 tarihinde ise Sümer Bank Deri ve Kundura Sanayii kurulmuştur.

Sümer Bank (Beykoz) Deri Kundura Fabrikası
Tekel Fabrikası; 1922 yılında Hasan Hulki Bey isimli bir kişinin, 1900’lü yılların başlarından beri Paşabahçe sahilinde mum üretimi yapılan bir tesisi satın alarak alkollü içki üretmeye başlamasıyla kendini göstermiştir. 1 Ekim 1933 tarihinde devletin bu tesisi Hasan Hulki Bey’den 160.000.- TL’ye satın alarak Paşabahçe Tekel Fabrikası’nı kurmasıyla da resmen çalışmaya başlamıştır.

Paşabahçe Tekel (Rakı) Fabrikası
Beykoz’da cam üretimi, Osmanlı döneminde kent içinde bulunan küçük atölyelerin oradaki yangın riskinden korunmak için yerleşim yeri bulunmayan Paşabahçe’ye taşınmasıyla gerçekleştirilmeye başlamıştır. 17 Şubat 1934 tarihinde ise bu atölyelerin yakınında Trakya Şişe ve Cam Fabrikası A.Ş. kurularak hayata geçirilmiştir. Cam üretimi MÖ 10. yüzyılda Güneydoğu Anadolu’da, MS 10. yüzyılda ise Orta Anadolu’da yapılmıştır. İstanbul’da ise Paşabahçe’de sürdürülen camcılık günümüze kadar devam etmiştir. Bu sebepten her biri ayrı sanat eseri olan çeşm-i bülbüllerin yakın tarihteki evi Paşabahçe’dir.

Paşabahçe Cam Fabrikası
İşte bu üç fabrikaya Boğaz vapurlarıyla gidip gelen işçilerin daha sonra işyerlerine yakın yerleşme istekleriyle Beykoz semti oluşmuştur. Beykoz, bu fabrikaların beslediği halkıyla kendi içinde ekonomisini oluşturmuş bir semtimizdir. Bu üç fabrikadaki işçilere kamu idaresinde çalışanlarla esnaf da katıldığında Beykoz’da 15-20 bin kişinin çalıştığı tespit edilebilir. Beykoz bu çalışan kesimin baktığı aile fertleri ile 80-100 bin civarı bir nüfusla 1980 yılına kadar gelebilmiştir. Bu nüfus 2000’li yıllarda 216 binlere ulaşmıştır.
Eski Beykoz İskelesi
Eski Paşabahçe İskelesi
Geçtiğimiz son 10-20 yılda Beykoz’da bir dönüşüm başladığı izlenmektedir. Burada lüks villaların inşa edildiği, öte yandan Beykoz halkını besleyen üç fabrikanın da faaliyetlerine son verildiği görülmektedir.
2004 yılında önce Paşabahçe Cam Fabrikası kapatılmış, ardından diğer iki fabrikada da üretime son verilerek üç fabrika satılmıştır. Satın alanlar bu tesisleri arsaları için satın aldıklarını açıkça ifade etmişlerdir.
Beykoz’a can veren bu üç fabrikanın kapatılması Beykozluları derinden etkilemiş ve semtli işsiz kalmıştır. Bugün Beykoz’un gerçek sahibi olan Beykozlular yeni gelen zengin tabakanın yanında hizmetkârlık işi bulduklarında sevinir olmuşlardır. Zaten bir kısmı da yaşayabilmek için Beykoz’u terk etmektedir.
Bugünkü Beykoz
Bu durum tipik bir dönüşümdür. Dönüşümde sadece binalar değil, sosyal, kültürel yapı, gelenekler ve en önemlisi insanlar da dönüşmektedir. Beykoz artık on yıl önceki Beykoz değildir. Bu dönüşüm devam edecektir. Marinalar, oteller, lüks konutlar inşa edilecek; Beykoz, Beykozlunun yaşayamayacağı yüksek ekonomik seviyede bir semt olacaktır. Kısacası bundan on yıl sonra bundan on yıl önceki Beykoz’dan hiçbir iz kalmayacaktır. Son Beykozlu, semtini terk ettiğinde ise Beykoz dönüşümünü tamamlayacaktır.
Halbuki Beykoz’da daha değişik bir uygulama yapılabilir, dönüşüm yerine yenilenmesi sağlanabilirdi.
Bu üç tarihî fabrikada ilk yıllardaki geleneksel üretim, nostaljik bir şekilde kendilerine ayrılan bölümlerde sürdürülebilir, modern üretime ise fabrikaların diğer taraflarında yine devam edilebilirdi. Ayrıca bu geleneksel üretimi izlemek için Beykoz’a dünyanın her tarafından turist gelmesi de sağlanabilirdi. Onlar için çevreyi bozmadan yapılacak konaklama tesisleri devreye sokulur, hem daha çok hem de sürdürülebilir bir gelir elde edilebilirdi. Üstelik bu çalışmalar esas amaç olan semtin geçmişinin korunması ile gerçekleştirilebilirdi.
İtalyanlar MS 10. yüzyılda Anadolu’dan etkilenerek yaptıkları cam üretimini bugün Venedik’in yanı başındaki Murano adasında geleneksel bir şekilde küçük atölyelerde devam ettirmektedirler. Dünyanın her yanından insanlar bu adacığa onları izlemek için gelmekte ve atölyelerin kapısındaki küçük dükkânlardan alışveriş yapmaktadırlar. Göründüğü kadarıyla da bu küçük adacığı dönüştürmeyi hiç düşünmemektedirler.
Dönüşümü savunanlar turizm ve ticareti artırarak daha çok gelir elde edeceklerini ifade etmekte, ama kenti tükettiklerinin farkına varmamaktadırlar.
Kentsel dönüşüm, kentte kentli bırakmamak ana fikriyle yapılmakta ve kenti başkalarına satmak şeklinde gerçekleştirilmektedir. Halbuki kentli olmadan kent olamaz.
Kentsel yenileme ise kentliyi asla yok saymadan onlarla birlikte hazırlanan projelerle bölgeye şehircilik, mimarlık, mühendislik hizmeti sokmak şeklinde oluşmaktadır.
Beykoz, kentsel dönüşüm açısından bir laboratuvardır. Dönüşümcüler burada olanları iyi izlerlerse yakın zamanda bu semtin hafızasının kaybolduğunu göreceklerdir.
Umarım Beykoz’un bu talihsiz deneyiminden ders alınır ve bütün İstanbul’un geçmişinin yok edilmesinden vazgeçilir.
ARİF ATILGAN Temmuz 2007 Mimarlara Mektup
29 Aralık 2013 Pazar
SÜREYYA PAŞA SİNEMASI
Mimarlara Mektuplarım
SÜREYYA PAŞA SİNEMASI
Arif Atılgan
Süreyya Paşa, Sultan 2.Abdülhamid zamanı seraskerlerinden
Rıza Paşa’nın üç oğlundan biri idi. Aileden zengin olan Paşa,1. Dünya Savaşı
sonrası askerlikten ayrılmış, ticarete başlamış ve daha da varlıklı olmuştu. 1874-1955
yılları arasında yaşamış, milletvekilliği de yapmış olan Süreyya Paşa, Ülkeye
batı kültürünü getirebilme gayretleri içersinde bulunmuş ve bu anlamda, Başıbüyük
Süreyya Paşa Sanatoryumu, Maltepe Süreyya Paşa Plajı, Kadıköy Yoğurtçu Parkı, Moda
Kanalizasyonu yapımları gibi çeşitli hayırlı işleri gerçekleştirmiştir.
Süreyya Paşa Kadıköy’de okulları geliştirmek için kurulmuş
bir dernekte üye iken, bu derneğe yardım toplamak amacı ile etkinlik yapmak
için Rum Kilisesine ait olan Hale Sinemasını kiralamak ister. Hale Sineması bu
günkü Reks Sinemasının yerinde bulunan daha önceki sinemadır. Ancak Rum
Kilisesi sinemayı kiralamaz ve bu duruma çok içerleyen Paşa, kendisi Kadıköy’de
bir tiyatro binası inşa etmeye karar verir.
1923 yılında inşaatına başlanan
ve 6 Mart1927 tarihinde açılışı yapılan bu bina Bahariye Caddesi ile Canan
Sokak arasındaki 3000m2 lik arsaya 5500m2 kapalı alan olarak yapılmıştı. İlk
yıllarında müdürlüğünü Nazım Hikmet’in babası Hikmet Bey yürütmüş, daha çok
sinema olarak kullanılmıştı. Sinemada 880 koltuk bulunmaktadır. 1990 yılından sonra koltuk sayısı 770 e düşürülmüştür.
O yıllarda Nazım Hikmet’in babası tetanos aşısı olmuştur. O sıralarda bir kuduz köpek tarafından ısırılır, kuduz aşısı yapamazlar, evde yatmaktadır. Eve ziyarete gelen Süreyya Paşa Hikmet Bey’e hesapları da sorunca Nazım Hikmet çok alınır ve babası öldükten hemen sonra Süreyya Paşa’ya “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübe-i Kalemiye” şiirini yazar.
O yıllarda Nazım Hikmet’in babası tetanos aşısı olmuştur. O sıralarda bir kuduz köpek tarafından ısırılır, kuduz aşısı yapamazlar, evde yatmaktadır. Eve ziyarete gelen Süreyya Paşa Hikmet Bey’e hesapları da sorunca Nazım Hikmet çok alınır ve babası öldükten hemen sonra Süreyya Paşa’ya “Hiciv Vadisinde Bir Tecrübe-i Kalemiye” şiirini yazar.
Mimarı bilinmemekte olan binanın cephesi, giriş holü ve
fuayeleri Paristeki Champ’s Elysee Tiyatrosundan örnek alınmış, içi ise Alman
Tiyatro binalarına benzetilmek istenmişti. Sahnenin tam karşısındaki loca
Atatürk için hazırlanmış ancak Atatürk buraya hiç gelememiş, bu loca daha çok
Süreyya Paşa tarafından kullanılmıştı. 1928 yılında Süreyya Opereti isimli bir
Sanat Gurubu burada başarılı oyunlar sergilemiş, bu gurubun yetenekli ve güzel
üyesi Suzan Lütfullah Sururi Hanım genç yaşta öldüğü için sinemanın girişine
onun büstü yerleştirilmişti. Suzan Hanım günümüzün tanınmış sanatçısı Gülriz
Sururi’nin annesi olup kızına hamile iken de burada sahneye çıkmıştır. Üst
katta, sonraları Cep Sineması ve Tiyatrosu olarak kullanılan mekânda, balo
salonu da düşünülmüş, gelin odası motor dairesinin bulunduğu çatı arasına
konmuş ve buradan balo salonunun tepeden seyri sağlanmıştı. İç süslemeleri
kendisine özel olan bina, hala kalitesinden bir şey kaybetmemiş olan betonu
ile, ilk betonarme yapı örneklerinden olup, o yıllarda bile bu sistemle geniş
açıklıkların geçilebildiğini herkese örnekleyebilmişti. Binanın içindeki
resimler zamanın ressamı Naci Kalmukoğlu, heykel ve kabartmalar ise ilk Türk heykeltıraşı
İhsan Özsoy tarafından yapılmıştı.
Süreyya Paşa Sineması
Champ’s Elysee Tiyatrosu
Süreyya Paşa ilk yıllarında işletmeciliğini kendisinin
yaptığı bu sinemayı, 1950 yılında eşi Adalet İlmen Hanımla birlikte, ölünceye
kadar geliri kendilerine verilmek kaydıyla Darüşşafaka’ya hibe etmişti.
1930 yılında ilk sesli film gösterilen Süreyya Sineması 31
Aralık 2005 tarihinde kapatılmış ve Kadıköy Belediyesi tarafından Darüşşafaka
Cemiyetinden 49 yıllığına kiralanmıştır. Bu tarihte bina kendi işlevini
kaybetmiş, içersine trikotaj atölyesi, mağazalar gibi bambaşka fonksiyonların
yerleştirildiği bir konuma getirilmiş halde idi.
Süreyya Paşa Sineması Fuayesi
Champ’s Elysee Tiyatrosu
Fuayesi
Cafer Bozkurt Mimarlık Ofisinin değerli çalışmaları ile
yürütülen proje ve uygulama safhalarından sonra 14 Aralık 2007 tarihinde
açılışı yapılan bu güzel salonda 565 koltuk bulunmakta, ayrıca 500 kişilik balo
salonu da hizmete hazır durumda kullanıcılarını beklemektedir. Depreme karşı
taşıyıcı sisteminin güçlendirildiği binada restorasyon projesi ile yapılan en
önemli değişiklik bodrum katın ve sahnenin opera sergilenmesine göre
düzenlenmesidir.
Çocukluk ve delikanlılık anılarımda Süreyya Sineması ve
diğerlerinin çok geniş yeri vardır. Özellikle bu sinemanın makinisti arkadaşım
olduğu için buraya fazlaca gider, çoğu zaman arkadaşımın yanında, makine
dairesinde film seyrederdim. O yıllarda kömürlü sinema makineleri ile film
oynatılır ve bu sebepten sık sık artı-eksi uçlu kömürlerin birbirinden
uzaklaşması sebebi ile film kararırdı. Makinist arkadaşım kömür uçlarını
yaklaştırarak tekrar ark yapmalarını sağlar, buradan oluşan ışığın hemen
arkasındaki ayna vasıtasıyla objektife ve oradan perdeye ulaşması ile film
devam ederdi. Bu müdahalede geç kalınırsa sinemanın ışıkları yakılarak ayar
yapılması zorunlu olurdu. Bir de film koptuğu zamanlarda ışıklar yakılır, kopan
film asetonla yapıştırılır, kaldığı yerden devam ettirilirdi. Sonraları yeni
kömürsüz makineler çıktığında sanırım tüm sinemaların makinistleri rahat
etmişlerdi. Zira filmi oynatmaya başladıktan sonra makinist yanındaki ile
sohbet edebiliyor hatta dışarı çıkıp içecek almaya bile gidebiliyordu. Ancak
film kopma arızaları yine devam ediyordu. Bir keresinde ben içerde yalnız iken
film kopmuş, ne yapacağımı şaşırıp, acele dışarı çıkıp arkadaşımı çağırmıştım.
Benim gibi birçok eski Kadıköylünün güzel anılarının olduğu
bu sinemanın yeniden hayata geçirilmesi bizler için büyük mutluluktur. Ayrıca
gerçekten kültür seviyesi yüksek olan Kadıköylülere bir Opera Binasının
gerekliliği öteden beri bilinmekte idi. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin
kullanımında olacak olan bu bina Kadıköy Halkına layık gerçek bir Kültür
Merkezidir. Büyük kapsamlı oyunlar için sahnenin küçük geleceği, onlar için
ancak AKM deki sahnenin yeterli olduğu söylenmektedir. İlerde Kadıköy’e o
ölçekte bir salonda yapılmalıdır. Ancak burası şu anda yeterlidir ve böyle bir
salonu bizlere kazandıranlara başta Kadıköy Belediyesi olmak üzere teşekkür
edilmelidir. Bu arada Kadıköy’ün İstanbul Valiliği İl Genel Meclisi Üyelerine
de teşekkür etmek gereğini belirtmekte yarar vardır. Zira bu işe 11 Milyon YTL
ödeneğin İl Özel İdaresinden sağlanması için gerekli İl Genel Meclisi kararını
Kadıköylü üyeler çıkarmışlardır. Basından edinilen bilgilere göre bu para
yetmemiş, üzerine Kadıköy Belediyesi tarafından bir miktar daha ilave
edilmiştir.
Umarız bugün Kadıköy’ün en eski sinema binası olan ve halen
tabela atölyesi olarak kullanılan Yeldeğirmeni Özen Sineması da aynı şekilde
halkımıza kazandırılır.Süreyya Paşa Opera Binası sayesinde gerçek bir kültür merkezi
görebildiğimiz için Caddebostan Kültür Merkezi’nin tabelası bizi biraz mahcup
etmelidir herhalde. Görüldüğü gibi hep eleştiren, karşı çıkan değiliz. Bizler
gerektiğinde iltifat etmeyi de bilebilmekteyiz. Yeter ki bu tip örnekler
karşımıza çıkarılmış olsun.
ARİF ATILGAN Mayıs 2008 Mimarlara Mektup
22 Aralık 2013 Pazar
Kent Mektupları
SPOR (FUTBOL) KULÜPLERİ
SPOR (FUTBOL) KULÜPLERİ
Arif Atılgan
Mimdap’ın Gözlem Sütunundaki son üç yazımın konusu
3 büyük kulübümüzün statlarının tarihi geçmişleri idi. O yazı dizisini, bu
araştırmaları yaparken dikkatimi çeken bir konuya eğilerek sonlandırmak istiyorum.
Konu, futbolun siyasetle iç içe olması ve bunun sonucu olarak kulüplerin
yasalara karşı ayrıcalıklı konumları.
Görülüyor ki 100 yıl öncesinde de spor ama
özellikle futbol oldukça popülerdir. Dolayısıyla her popüler konu gibi futbol da
siyasetle iç içe olmuştur. Dikkat edilirse devlet kendi arsasına kendi
parasıyla stat inşa ediyor. Daha sonra bu stadı futbol kulübüne düşük bir
ücretle kiralıyor. Bu yapılana da kamu hizmeti adı veriliyor. Kamu hizmeti
olabilmesi için halkın bu tesislerde spor yapabilmesi gerekir. Böyle bir şey
olmadığı gibi kulüpler o statlardan gelir de elde ediyorlar. Bu ayrıcalıklar
için gösterilen tek sebep onların ülkeyi yurt dışında temsil etmeleri.
Ülkemizdeki spor kulüplerinin dünyadaki en düşük
vergi oranına sahip olanlarından olmalarına rağmen ödemeleri gereken vergileri
af ettirmeye çalıştıklarını spor medyasından öğreniyoruz. Ayrıca kulüp
yöneticileri de spor camiasından değil iş dünyasından kişiler olmaktadır. Kendi
işyerlerinde ticari olarak başarılı olan bu insanlar nedense kulüp idaresinde
aynı başarıyı gösteremiyorlar. Borç içindeki kulüpler devamlı devletten bir
kolaylık bekliyorlar. Yönetici işadamlarının bu konumları da araştırılmaya
değer. Eğer bu kişiler devletle yaptıkları özel işlerinde avantaj sağlıyorlarsa
veya diğer işlerinde devletten onlara kolaylık sağlanıyorsa bunun anlamı
ranttır. Öte yandan ekonomi yazarları borsada spor kulüplerine yatırım yapacak
olanların iyi düşünmeleri gerektiği uyarısında bulunuyorlar.
Fenerbahçe StadıAncak konunun bizi ilgilendiren tarafı planlama ve imar alanlarında yaşanan bölümleridir. Spor kulüpleri imar rantlarından en üst seviyede yararlanmaktadırlar. Onların yaptıkları kaçak bina veya fazla inşaat alanlı projelere ya göz yumulur ya da tadilat planları çıkarılarak yasallaştırılmaları sağlanır. Kulüp ismi vermeyeceğim. Zira sadece büyük kulüplerde değil her kulüpte bu durum var. Amacım konuyu genel değerlendirmek. Örneğin: Fenerbahçe burnunda çeşitli spor kulüplerinin tesislerini, Fulya semtindeki yüksek binaları sıradan vatandaş yapabilir mi? Bir türlü anlayamadığım üst kullanım hakkı ne demektir?
Spor kulüpleri kamu arazilerini devletten spor
tesisi yapmak için kiralıyorlar. Daha sonra oralara yaptıkları inşaatların TAKS
ve KAKS sınırlamaları var mıdır? Diğer taraftan 1800 lü yıllarda Kuruçeşme’de
denizdeki küçük kayalık alan, bugün bir ada olmuş üzerine çok katlı bina
yapılması konuşulmakta.
Statların bulundukları yerler inşa edildikleri
zamanlarda kentin tenha yerleri iken bugün yoğun merkezleri olmuşlardır. Aslında
kent planlanırken spor tesisleri bu derece merkezde yer almamalıdırlar. Dünyada
kent merkezinde bulunan statlar vardır. Ancak o örneklerde otopark, toplu
ulaşım sorunlarının başarılı bir şekilde çözüldüğü görülmektedir. Bir de oralardaki
futbol seyircisi ülkemizdeki gibi çevreye zarar veren fanatik ve şiddet içeren
yapıda değildir.
1970 li yıllara kadar İnönü Stadında iki maç üst
üste oynandığından dört takımın taraftarı, 1900 lü yıllara kadar da iki takımın
taraftarı, hep birlikte maç seyredebiliyorlardı. O yıllarda futbol seyircisi
henüz fanatik değildi. Onlara tramvay ve belediye otobüslerinin biletçileri
‘hasta’ sıfatını vermişlerdi. Biletçiler, stat yakınındaki durağa geldiklerinde
‘hastaneye geldik inecekler insin’ diyerek bunu belli ederlerdi. Yani o
yıllarda futbol seyircisi korkulan bir kitle değildi.
Diğer ülkelerin çoğunda bu tip sorunlar yoktur ama
oralarda da bizlere ilginç gelebilecek başka sorunlar yaşanmaktadır. İspanyada
oynayan Türk futbolcusu Nihat Kahvecinin kulübü Villarreal, aynı adı taşıyan bir
semtin takımıdır. Bu semt ise Valencia kentinin 60.000 nüfuslu banliyösüdür. Villarreal
takımı maçlarını 25.000 kişilik El Madrigal stadında oynamaktadır. Dolayısıyla
maç günleri yerleşimde yaşayanların yarısı stada maç seyretmeye gitmektedir. Bu
kişiler doğal olarak nüfusun aktif kısmını da oluşturduklarından, maç
günlerinde semtte başta hırsızlar olmak üzere yasa dışı kişilere karşı güvenlik
açısından oldukça sıkıntılı saatler yaşanmaktaymış.
Galatasaray’ın Yeni
Stadı Arena
Bütün bu avantaj, rant, ayrıcalıkların parasal
karşılığı bulunmaktadır. İşte o parasal karşılıklar toplanırsa oldukça büyük
rakamlar ortaya çıkacaktır. Bu rakamlar bizlerden yani halkın cebinden
karşılanmış olmaktadır. Zira devletin maddi olarak kaybı olan veya kazancı
olacakken olamayan her bedel halk tarafından ödenmektedir.
Bilebildiğim kadarıyla spor kulüplerinin yasal
gelirleri olarak maç hasılatları, sponsor gelirleri, reklam gelirleri, yayın
gelirleri, ürün satış gelirleri, sporcu bonservis gelirleri ve bağışlar
bulunmaktadır. Kulüpler bu gelirlere
göre bütçelerini düzenlemelidirler. Ayrıca statlarını da kendileri inşa etmek
durumunda olmalıdırlar. Ancak böyle yapmaya gayret eden kulüplerimizin başına
çeşitli sorunlar gelebilmektedir.
Popülerliği sebebiyle olsa gerek siyaset futbolun
içersinde olmayı sevmektedir. Ancak siyaset eğer spor kulüplerine ayrıcalık
sağlayacaksa önce bu ayrıcalıkların parasal değerini kamuoyuna açıklamalı ve
seçim meydanlarında açıkça bunu belirterek halktan oy talep etmelidir. Halk
kendi parasıyla büyük paraların döndüğü spor camiasını finanse etmeye razı ise
onlara oy vermeye devam eder. Ben vermem.
ARİF ATILGAN MART 2013
ARİF ATILGAN MART 2013
11 Aralık 2013 Çarşamba
Kent Mektupları
KENTSEL DÖNÜŞÜM
Arif Atılgan
KENTSEL DÖNÜŞÜM
Arif Atılgan
Kentsel dönüşüm, bugüne kadar benim de dâhil
olduğum birçok kişi tarafından daha çok felsefesi ile ilgili olarak tartışıldı.
Ancak 16 Mayıs 2012 tarihinde kentsel dönüşüm yasası olarak bilinen Afet Riski Altındaki
Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun çıkarıldı. Belli ki bu kanun
uygulanmaya başlanacaktır. Bu yazıda konuya, şimdiye kadarkilerden değişik
olarak uygulama ile ilgili değinmek istiyorum.
1975 yılında Bayındırlık ve İskân Bakanlığı
tarafından inşaat yapımındaki uygulamalar ile ilgili bir Yapı Yönetmeliği
çıkarılmıştır. Bu Yapı Yönetmeliği Marmara Bölgesini 2. Derece deprem bölgesi
kabul ederek hazırlanmıştı. Ancak 1998 yılında aynı Bakanlık
tarafından Marmara Bölgesi 1. Derece deprem bölgesi kabul edilerek yeni bir Yapı
Yönetmeliği hazırlanmış ve uygulamaya sokulmuştu. Bu yönetmelik günümüze kadar
başka geliştirmelere de tabi tutulmuştur. 1998 Yönetmeliği ile yapılarda gerek
taşıyıcı sistem gerekse donatı ebatları fazlalaştırılmış, beton ve demir
standartları, yalıtım vs anlamında eskisi ile mukayese edilemeyecek kadar fazla
iyileştirmeler gerçekleştirilmiştir.
Deprem
1998 Yönetmeliği 1975 Yönetmeliğine göre inşa
edilmiş olan binaların depreme karşı mukavim olmadıklarının kanıtıdır. Diğer
bir açıklama ile 1998 Yönetmeliği 1975 Yönetmeliğini hazırlamış olan kamu
kurumunun kusurlu olduğunu ortaya çıkaran bir belgedir. Bu durumda kamu
kurumları tüm binaları depreme dayanıklı hale getirmekle yükümlüdür aslında.
Zira insanlar yasa ve yönetmeliklere uyarak binalarını inşa etmişlerdir. Ancak Afet
Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun incelendiğinde tamamen
aksi bir davranışla hareket edildiği görülmektedir.
Yetkililerin açıklamasına göre 7.000.000 bina
depreme dayanıklı olmadığı için yıkılmak durumunda imiş. Aslında 1998
yönetmeliğinden önce yapılmış tüm binaları sayarsak bu sayı daha da fazla
olacaktır. Zira ülkemizde son bina ve konut sayımı 2000 yılında yapılmıştır. Bu
sayıma göre 7.838.675 bina, 16.235.830 konut bulunmaktadır. 1999 yılında deprem
olduğu, 2000 yılına kadar inşaat yapılmadığı düşünülürse, bu binaların tamamına
yakınının 1998 öncesi inşa edildikleri anlaşılır. Aslında hava fotoğrafları ile
tespit edilebilen kayıtsız binaları da hesap edersek yıkılacak bina sayısı daha
da fazlalaşabilecektir.
Yasada Riskli Alan ve Rezerv Yapı Alanı diye iki
tanım bulunmaktadır. Riskli Alandaki binalar yıkılacaktır. Ancak Rezerv Yapı
Alanı tarifi ile şu anda yeni binalarında yaşayanların da rahat olamayacakları
sonucu ortaya çıkmaktadır. Her an binalarının bulunduğu alan Rezerv Yapı Alanı
ilan edilerek insanların evlerini terk etmeleri istenebilinecektir.
Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi
Hakkında Kanun ile binaların yenilenmesinin uygulaması, bina sahiplerinin
kontrolü dışında gerçekleşeceği görüntüsünü vermektedir.
Sokağımızdan Kentsel Dönüşüm
Sokağımızdan Kentsel Dönüşüm
Depreme dayanıklı olmadığı daha önce tespit
edilmiş binalar yıkılacaktır. Diğerlerinin sahipleri ise belli süre içersinde
yetkili kurumlara başvurarak binalarına rapor almak zorundadırlar. Yasaya göre
binalara, 6/3/2007 tarihli ve 26454 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan ‘Deprem
Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik’ kriterlerine göre depreme
dayanıklılık raporu yazılacaktır. Yani buradan 1975 Yönetmeliğine göre yapılmış
olan bütün binaların depreme dayanıksız raporu alacakları açıkça belli
olmaktadır. Sonucu belli raporlar için vatandaşın masraf yapmasına ve eziyet
çekmesine gerek yoktur. Ayrıca zaten yıkılacak olan eski binalardaki
vatandaşların Enerji Verimliliği Kanununa uyabilmek için binalarına yalıtım yaptırmalarının
da ülke ekonomisi için gereksiz israf olacağı bilinmelidir. Kanuna göre dayanıksız
raporu alan bina 10 gün içersinde tapu dairelerine bildirilecek ve belli ki bu
parsellerdeki işlemler dondurulacaktır. Ardından da 30 günden itibaren oradaki
binanın yıkılması istenecektir.
Yetkililer ‘istersen kendin yap, istersen
müteahhide ver, istersen bizim hazır dairelerimizden al, istersen sat’
diyorlar. Ancak konu o kadar basit değildir.
Öncelikle vatandaşa verilmek istenen hazır
daireler, TOKİ’nin kent dışındaki binalarında bulunduğu için haklı olarak
tercih edilmeyeceklerdir. Diğer taraftan vatandaşlar dairelerini satmaya
kalksalar verilecek meblağlar onlar için çok düşük olacaktır. Bina sahipleri kısa
süre içersinde binalarını kendilerinin yenilemesi için birbirleriyle
anlaşamayacaklar, genellikle panik içersinde müteahhit arayacaklardır. Sonuçta kentlerde
bir anda müteahhit karaborsası yaşanacaktır. Bileni bilmeyeni, dürüstü dürüst
olmayanı herkes müteahhit olacaktır. Bunun neticesinde çok büyük mağduriyetler
yaşanacağı bilinmelidir. Ülkede kaç müteahhit olduğuna dair sağlıklı bir belge
bulamadım. Ancak 2010 yılında Mimarlar Odasından 83.085 proje geçmiş. Kabaca buradan
belli olmaktadır ki ülkenin inşaat sektöründeki uygulamacı kapasitesi yılda yaklaşık
100.000 inşaat yapımına yeterlidir. Buna karşılık her ne kadar uygulama yıllara
yayılacaksa da en az 7.000.000 bina yıkılacağı düşünülürse, bu konuda nasıl bir
sıkıntı yaşanacağı açıktır.
Evimizden Kentsel Dönüşüm
Evimizden Kentsel Dönüşüm
Kanımca bu iş, bina sahipleri ikna edilerek
yapılırsa daha rahat gerçekleşebilecektir. Önce insanlara medya kanalıyla 1998
yönetmeliğinden önce yapılan binaların depreme dayanıksız olduğu ve bu bina
sahiplerinin bir an önce binalarını yenilemeleri gerektiği anlatılmalıdır. Kat
karşılığı müteahhide yaptırmak isteyenler için kolaylıklar sağlanabilir. İsteyenlere
başka konut vermek veya dairesini satın almak gibi olasılıklar sunulabilir.
Ancak öncelikle insanlara cazip krediler verilerek kendi binalarını
kendilerinin yenilemeleri yöntemini tercih etmeleri sağlanmalıdır.
Anlaşılmaktadır ki kent dışındaki lüks sitelerde
yaşayan zengin sınıf insanları kent içersinde yaşamanın değerini anlamışlar ve
kent içersine taşınmak istemektedirler. Şu andaki yasa bugün kent içersinde
yaşayan alt ve orta gelir seviyesindekiler ile kent dışındaki üst gelir
seviyesindekilerin yer değiştirmesi operasyonu gibi gözükmektedir. Amaç
ülkedeki depreme dayanıksız binaların dayanıklı hale getirilmesi ve bu şekilde kamunun
1975 yılındaki hatasının hep birlikte giderilmesi olmalıdır. O zaman, bina sahiplerini
mağdur etmeyecek uygulamaların planlanması gerekir diye düşünüyorum.
ARİF ATILGAN ARKİTERA KASIM 2012
ARİF ATILGAN ARKİTERA KASIM 2012
6 Aralık 2013 Cuma
KÜLTÜR MERKEZLERİ
Mimarlara Mektuplarım
KÜLTÜR MERKEZLERİ
Arif Atılgan
Son yıllarda, ülkemizde yeni bir “kültür merkezi kültürü” oluşmaya başladığı, dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Kültür fonksiyonunu kullanarak inşa edilen kültür merkezlerinin hızla çoğalması, bu durumun en açık kanıtı olabilmektedir.
Genellikle belediyelere ait olan kültür merkezlerinde alkol kullanımının serbest olup olmaması dışında ana fikrin aynı olduğu tespit edilebilmektedir.
Konuyu iyi anlayabilmek için İstanbul’un Anadolu yakasında farklı düşünceye sahip iki belediyeye ait iki kültür merkezini masaya yatırmak yeterli olacaktır sanırım.

Caddebostan Kültür Merkezi
1980’li yıllara kadar Caddebostan Açık Hava Budak Sineması’nın bulunduğu arsada 1984 yılında Kadıköy Belediyesi’nin yaptığı ve kullandığı, tek katlı, petek şeklindeki kültür merkezi göze çarpmaktadır. Bu şirin binada sergi ve toplantı salonları ile bir kafe bulunmaktaydı. Bu binanın yıkımından sonra 5 Aralık 2003’te yapımına başlanıp 11 Aralık 2005’te Fazıl Say konseriyle açılışı yapılan yeni Caddebostan Kültür Merkezi 19.000 m2 alana sahiptir. Bu binanın içersinde 660 kişilik konser salonu, iki tiyatro salonu, sergi salonu, sekiz sinema salonu, spor salonu, kitap mağazası, kahvehane bulunmaktadır.
Belediyenin kültür hizmeti dolayısıyla, bulunduğu bölgenin inşaat hakkı olan E = 2,07’nin çok üzerinde bir inşaat hakkı kullanılarak meydana getirilen bu binadaki kültürle ilgili alanlar daha önceki tek katlı binadaki alandan daha fazla değildir. Dikkatli bakılırsa tahminen 100 m2’lik sergi salonu ve zaman zaman kullanılan tiyatro salonlarının dışında kalan alanlar kültürle pek de direkt ilişkili değildir. Sekiz sinema salonunun ise bir kültür merkezi için çok fazla olduğu, ayrıca böyle bir yerde sadece sanat filmlerinin gösterilmesi gerektiği de herkes tarafından bilinmektedir.

Maltepe Kültür Merkezi
Maltepe’de eski Küçükyalı Plajı’nın bulunduğu yerde, sahillerin doldurulmasından sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sosyal Tesisleri adıyla inşa edilen iki katlı küçük binada ve geniş bahçesinde halka restoran ve kafe hizmeti veriliyordu. 19 Ağustos 2005’te bu bina yıkılarak Maltepe Kültür Merkezi’nin inşasına başlandı. 29 Mart 2007 tarihinde açılışı yapılan bu merkez 8000 m2 alana sahiptir. İçersinde iki nikah salonu, tiyatro, sinema ve konferans imkânları sağlayacak 500 kişilik çok amaçlı bir salon, kafe, restoran, teras, kütüphane, ders odaları, sergi salonu, fuaye, ofisler, gelin odaları, ses ve ışık düzeni, takı salonu, fotoğrafçı, şekerci, kuyumcu, çiçekçi dükkânları ve idari işler büroları bulunmaktadır. Burası da belediyenin kültür hizmeti dolayısıyla kıyı kenar çizgisi üzerine ve etrafındaki inşaat hakkından fazla yükseklikle inşa edilmiştir. İçindeki kültürle ilgili alanlar ise tahminen her biri 50 m2 olan sergi salonu ile kütüphane mekânlarıdır.
Maltepe Kültür Merkezi’nde sergi salonu hafta sonları gelin ve damada takı takma alanı olarak kullanıldığı için sergilere kapalı olmak zorundadır. Caddebostan Kültür Merkezi’nde ise hafta sonları bu mekân zaten kapalıdır.
Bu arsalara bu binaları, bir başka şahıs veya tüzel kişinin yapamayacağı herkes tarafından açıkça bilinmektedir.
Görüldüğü gibi iki ayrı dünya görüşündeki iki belediyemizin kültür merkezi anlayışı alkollü içki serbestliği dışında aynıdır. Bu durum hızla genelleşmektedir. Halbuki kültür merkezi denilince; içersinde sergi salonları, söyleşi salonları, tiyatro-konser salonları, sanat filmleri gösterilen sinema salonu, kültür-sanat ağırlıklı kütüphane, STK odaları, kafe gibi mekânların olduğu bir bina akla gelmektedir.
Günümüzde “kültür merkezi” adı altında, içinde biraz kültür bulunan küçük ölçekte alışveriş merkezi taklidi binalar yapılmaya başlanmıştır. Kültür bahanesi ile rant sağlanmasına günümüzde artık 'sıradanlaşmış bir olay' olarak bakılabilir belki ama, kültürün dönüşmesine seyirci kalınmaması gerekmektedir. Dönüşen bu kültür anlayışına göre bütün alışveriş merkezleri aynı zamanda kültür merkezi de sayılabilecektir. Aslında alışveriş de bir kültürdür, ancak alışveriş merkezi seviyesi, asla kültür merkezi ile arzulanan seviye değildir. Kültür, toplumun düşünce ve sanat anlayışındaki zenginliktir. Günümüzün bu tip kültür merkezlerini gördükten sonra, içersinde kültür faaliyetlerinin dışında başka bir alanı bulunmayan Atatürk Kültür Merkezi’nin kıymeti daha çok anlaşılmaktadır.

Atatürk Kültür Merkezi
29 Mayıs 1946’da zamanın Vali ve Belediye Reisi Dr. Lütfü Kırdar tarafından mimar Rükneddin Günay’la Opera Binası olarak yapımına başlanan, 1957 yılında belediyenin parasızlığı sebebiyle Maliye Bakanlığı’nın ele aldığı inşaat, bu tarihten sonra mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun yetkisinde devam etmiş, 12 Nisan 1969’da İstanbul Kültür Sarayı olarak hizmete girmiştir. 27 Kasım 1970’te yaşanan yangın sonrası bir onarım süreci geçirmiş ve 1977 yılında Atatürk Kültür Merkezi adıyla tekrar faaliyete başlamıştır.
Tamamen kültür faaliyetleriyle dolu olan AKM, diğer tüm sebeplerin yanında sadece bu özelliğinden dolayı bugünün kültür merkezlerine örnek olarak kalmalı ve asla yıkılmamalıdır.
Zaten AKM’yi yıkmak isteyenlerin amacı da İstanbul’un bu en değerli arsasına diğerleri gibi bir kültür merkezi yapmak değil midir?
Kültür merkezi yapacak olanlara önce AKM’yi incelemeleri öğütlenmelidir.
ARİFATILGAN Şubat 2008 Mimarlara Mektup
KÜLTÜR MERKEZLERİ
Arif Atılgan
Son yıllarda, ülkemizde yeni bir “kültür merkezi kültürü” oluşmaya başladığı, dikkatli gözlerden kaçmamaktadır. Kültür fonksiyonunu kullanarak inşa edilen kültür merkezlerinin hızla çoğalması, bu durumun en açık kanıtı olabilmektedir.
Genellikle belediyelere ait olan kültür merkezlerinde alkol kullanımının serbest olup olmaması dışında ana fikrin aynı olduğu tespit edilebilmektedir.
Konuyu iyi anlayabilmek için İstanbul’un Anadolu yakasında farklı düşünceye sahip iki belediyeye ait iki kültür merkezini masaya yatırmak yeterli olacaktır sanırım.
Caddebostan Kültür Merkezi
1980’li yıllara kadar Caddebostan Açık Hava Budak Sineması’nın bulunduğu arsada 1984 yılında Kadıköy Belediyesi’nin yaptığı ve kullandığı, tek katlı, petek şeklindeki kültür merkezi göze çarpmaktadır. Bu şirin binada sergi ve toplantı salonları ile bir kafe bulunmaktaydı. Bu binanın yıkımından sonra 5 Aralık 2003’te yapımına başlanıp 11 Aralık 2005’te Fazıl Say konseriyle açılışı yapılan yeni Caddebostan Kültür Merkezi 19.000 m2 alana sahiptir. Bu binanın içersinde 660 kişilik konser salonu, iki tiyatro salonu, sergi salonu, sekiz sinema salonu, spor salonu, kitap mağazası, kahvehane bulunmaktadır.
Belediyenin kültür hizmeti dolayısıyla, bulunduğu bölgenin inşaat hakkı olan E = 2,07’nin çok üzerinde bir inşaat hakkı kullanılarak meydana getirilen bu binadaki kültürle ilgili alanlar daha önceki tek katlı binadaki alandan daha fazla değildir. Dikkatli bakılırsa tahminen 100 m2’lik sergi salonu ve zaman zaman kullanılan tiyatro salonlarının dışında kalan alanlar kültürle pek de direkt ilişkili değildir. Sekiz sinema salonunun ise bir kültür merkezi için çok fazla olduğu, ayrıca böyle bir yerde sadece sanat filmlerinin gösterilmesi gerektiği de herkes tarafından bilinmektedir.
Maltepe Kültür Merkezi
Maltepe’de eski Küçükyalı Plajı’nın bulunduğu yerde, sahillerin doldurulmasından sonra, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sosyal Tesisleri adıyla inşa edilen iki katlı küçük binada ve geniş bahçesinde halka restoran ve kafe hizmeti veriliyordu. 19 Ağustos 2005’te bu bina yıkılarak Maltepe Kültür Merkezi’nin inşasına başlandı. 29 Mart 2007 tarihinde açılışı yapılan bu merkez 8000 m2 alana sahiptir. İçersinde iki nikah salonu, tiyatro, sinema ve konferans imkânları sağlayacak 500 kişilik çok amaçlı bir salon, kafe, restoran, teras, kütüphane, ders odaları, sergi salonu, fuaye, ofisler, gelin odaları, ses ve ışık düzeni, takı salonu, fotoğrafçı, şekerci, kuyumcu, çiçekçi dükkânları ve idari işler büroları bulunmaktadır. Burası da belediyenin kültür hizmeti dolayısıyla kıyı kenar çizgisi üzerine ve etrafındaki inşaat hakkından fazla yükseklikle inşa edilmiştir. İçindeki kültürle ilgili alanlar ise tahminen her biri 50 m2 olan sergi salonu ile kütüphane mekânlarıdır.
Maltepe Kültür Merkezi’nde sergi salonu hafta sonları gelin ve damada takı takma alanı olarak kullanıldığı için sergilere kapalı olmak zorundadır. Caddebostan Kültür Merkezi’nde ise hafta sonları bu mekân zaten kapalıdır.
Bu arsalara bu binaları, bir başka şahıs veya tüzel kişinin yapamayacağı herkes tarafından açıkça bilinmektedir.
Görüldüğü gibi iki ayrı dünya görüşündeki iki belediyemizin kültür merkezi anlayışı alkollü içki serbestliği dışında aynıdır. Bu durum hızla genelleşmektedir. Halbuki kültür merkezi denilince; içersinde sergi salonları, söyleşi salonları, tiyatro-konser salonları, sanat filmleri gösterilen sinema salonu, kültür-sanat ağırlıklı kütüphane, STK odaları, kafe gibi mekânların olduğu bir bina akla gelmektedir.
Günümüzde “kültür merkezi” adı altında, içinde biraz kültür bulunan küçük ölçekte alışveriş merkezi taklidi binalar yapılmaya başlanmıştır. Kültür bahanesi ile rant sağlanmasına günümüzde artık 'sıradanlaşmış bir olay' olarak bakılabilir belki ama, kültürün dönüşmesine seyirci kalınmaması gerekmektedir. Dönüşen bu kültür anlayışına göre bütün alışveriş merkezleri aynı zamanda kültür merkezi de sayılabilecektir. Aslında alışveriş de bir kültürdür, ancak alışveriş merkezi seviyesi, asla kültür merkezi ile arzulanan seviye değildir. Kültür, toplumun düşünce ve sanat anlayışındaki zenginliktir. Günümüzün bu tip kültür merkezlerini gördükten sonra, içersinde kültür faaliyetlerinin dışında başka bir alanı bulunmayan Atatürk Kültür Merkezi’nin kıymeti daha çok anlaşılmaktadır.
Atatürk Kültür Merkezi
29 Mayıs 1946’da zamanın Vali ve Belediye Reisi Dr. Lütfü Kırdar tarafından mimar Rükneddin Günay’la Opera Binası olarak yapımına başlanan, 1957 yılında belediyenin parasızlığı sebebiyle Maliye Bakanlığı’nın ele aldığı inşaat, bu tarihten sonra mimar Hayati Tabanlıoğlu’nun yetkisinde devam etmiş, 12 Nisan 1969’da İstanbul Kültür Sarayı olarak hizmete girmiştir. 27 Kasım 1970’te yaşanan yangın sonrası bir onarım süreci geçirmiş ve 1977 yılında Atatürk Kültür Merkezi adıyla tekrar faaliyete başlamıştır.
Tamamen kültür faaliyetleriyle dolu olan AKM, diğer tüm sebeplerin yanında sadece bu özelliğinden dolayı bugünün kültür merkezlerine örnek olarak kalmalı ve asla yıkılmamalıdır.
Zaten AKM’yi yıkmak isteyenlerin amacı da İstanbul’un bu en değerli arsasına diğerleri gibi bir kültür merkezi yapmak değil midir?
Kültür merkezi yapacak olanlara önce AKM’yi incelemeleri öğütlenmelidir.
ARİFATILGAN Şubat 2008 Mimarlara Mektup
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












