25 Temmuz 2013 Perşembe

FENERBAHÇE DDY KAMPI


Mimarlara Mektuplarım



FENERBAHÇE TCDD KAMPI

19.Yüzyılın ortalarından itibaren Fenerbahçe Burnu ve etrafı mesire yeri olarak kullanılmaya başlanmıştı.Alanın burun kısmı kayalık olduğu için sol tarafındaki kumsal kısım halk tarafından daha çok tercih ediliyordu.Ancak buraya Kadıköy’den ulaşım oldukça zordu.Bu sebepten 22 Eylül 1872 yılında Haydarpaşa-İzmit arasına tren yolu yapılırken Feneryolu İstasyonu’ndan Fenerbahçe’ye de tek hat döşenmişti.Bu hat Feneryolu İstasyonu’nun batısından kavisle şimdiki Feneryolu Sabit Pazarı’nın bulunduğu yerden geçiyor ,Bağdat Caddesi’ni hemzemin geçitle aştıktan sonra ,şimdiki Faruk Ayanoğlu Caddesi’nin ortasını takiben Fenerbahçe Orduevi Kapısı önünden önce batıya ,sonra güneye saparak sağında askeri lojman binalarını solunda askeri alanı kapsayan Fenerbahçe Demir Yolu’nu takiben şimdiki TCDD Kampı alanına geliyordu.Faruk Ayanoğlu Caddesi’nin ortasında ki demiryolu iki yanı ağaçlıklı tek hattı.Bu hattın iki yanında ise sokaklar bulunmaktaydı.Bugün demiryolunun bulunduğu kısım cadde ,iki yanındaki sokaklar ise kaldırım olarak kullanılmaktadır.Ayrıca Feneryolu –Fenerbahçe arasındaki bu yolun tapusu da tüm demiryolları gibi TCDD ye aitti.

                                       Feneryolundan Fenerbahçe'ye Gelen Hat.

Fenerbahçe Burnu’nun doğu tarafında İstasyon Binası ile son bulan raylar tek hat olduğundan buraya gelen trenler Feneryolu İstasyonu’na kadar lokomotifin arkadan itmesi ile gidebilmekte idi.İki katlı İstasyon Binası’nın alt katı Bekleme Salonu ,üst katı ise İngiliz uyruklu bir levanten olan İstasyon Şefi Antuvan Efendi’nin lojmanı olarak kullanılmakta idi. Genellikle İstasyon Şefleri gayri müslimlerden oluşurdu.1915 yılında İzmir’de Şömen (yol) dö Fer (demir) okulu açıldıktan sonra işletmelerde Türkler de görev almaya başlamıştı.Ayrıca tüm istasyonlarda olduğu gibi burada da istasyonun hemen yanında yine gayri müslimlere ait iki bakkal dükkanı bulunmakta idi.Haydarpaşa –Feneryolu arası 3.3 km ,Feneryolu-Fenerbahçe arası ise 1.4 km mesafede idi.

                                              Fenerbahçe İstayonu (Karakolu)

1.Dünya Savaşı sırasında askeri amaçlı kullanılan demiryolu ,1934 yılından sonra sadece Fenerbahçe’de yapılan cephaneliğe malzeme taşınması amacına hizmet etmiştir. Haydarpaşa Garı’ndaki 6 Eylül 1917 tarihindeki patlama olayından sonra Gar’ın kulanılamaz duruma gelmesi sebebi ile ,Fenerbahçe’deki iskele uzun süre Anadolu’ya özellikle askeri malzeme sevkiyatında kullanılmıştır.1928 yılında buraya yaz aylarında ve tatil günlerinde piknik yapmak için gelenlere hizmet için tren seferleri tekrar düzenlenmiş ancak verimli olunamamıştır.1936 yılında ise Atatürk bu hat ile Fenerbahçeye gelmiş ,burada kendisine bir köşk yapılması düşüncesi açıldığında ise “Burası bir insan için çoktur ,halk istifade etsin” demiş ve kendisine köşk yapılmasını istememiştir.

       Önde Fenerbahçe Plajı, Arkada Henüz Yapılmamış DDY Kampı Yerinde İstasyon

Feneryolu-Fenerbahçe arasındaki raylar 1970 yılı Mart ayında tamamen yerlerinden sökülmüştür.
Fenerbahçe İstasyonu’nun bulunduğu deniz kıyısındaki plaj 1957 yılında TCDD personeli ve aileleri için yazlık dinlenme kampı olarak hizmet etmeye başlamıştır.TCDD çalışanlarının 15 er günlük fasılalarla yararlandıkları bu tesisin işlevine 1980 li yıllarda son verilmiştir.

                                        DDY Kampı 1970 Öncesi (Tahta İskele Var)

İstanbul içersinde yaşayan TCDD çalışanları ise sezonluk giriş kartı çıkararak bu kamptan faydalanmakta idiler. Ancak ailesinde kurum çalışanı olmayan ,buna karşılık her gün denize gitmek durumunda olanlar ise ne yapar eder TCDD de çalışan bir yakınları vasıtası ile bu kampa giriş kartı çıkarırlardı.Plajında denize girilir ,üst kısımdaki tesislerde ise bir şeyler yenilir içilirdi.Bir yanında Askeri Kamp ,diğer yanında Fenerbahçe Halk Plajı bulunan ,özellikle 1960 lı yıllarda benimde yoğun kullandığım bu Kampta tüm Kadıköylü’lerin unutulmaz anıları bulunmaktadır.

                                         DDY Kampı 1970 Sonrası

Bu anlamda TCDD Kampı’nın iki önemli karakterini anımsamakta yarar vardır. Bir tanesi kartsız gelenleri asla içeri almayan kapıda ki görevli Şefik Bey, diğeri ise özellikle açıktan yüzerek kampa girmek isteyenleri gözleri ile takip edip tam denizden çıkarlarken karşılarına dikilip tekrar geriye, denize gönderen Kamp Komiseri Altan’dı.

28/11/2008 tarihinde TCDD Yönetim Kurulunun 23/230 sayılı kararı ile bu alan Özelleştirme İdaresi’ne devredilmiştir. 29/05/2009 terihinde ise 5 Nolu KVTVK Kurulu Fenerbahçe Burnu’nu kıyıdan 50 mt açıktaki denizide kapsayacak şekilde SİT Alanı ilan etmiştir.

Ancak Özelleştirme İdaresi’nin 5793 sayılı yasadan güç alarak hareket etmesi ihtimali insanlara endişe vermektedir.

Bugün Fenerbahçe Halk Plajının bulunduğu alan güya halka açık ama halkın giremiyeceği kadar pahalı beach clup durumundadır.Fenerbahçe Burnu kısmı ise çeşitli klüplerin kullanımındadır.TCDD Kampı’da Özelleştirme İdaresi’ne verilmiş akibetini beklemektedir.

Halbuki Atatürk 1936 yılında demiştir ki “Burası bir insan için çoktur ,halk istifade etsin”.)

Yukarıdaki satırlar Ağustos2009 tarihinde Mimarlara Mektup dergisinde ve Mimarlara Mektuplarım kitabımda yer almıştır. Bugün bu kıyı bölümü marina yapılması için planlanmıştır.
Marinalar daha çok büyük teknelerin bağlandığı tesislerdir. Büyük teknelerin sahipleri ise üst düzey ekonomik durumu olan kişilerdir. Dolayısıyla marinaların kentin dışında sakin kıyılara yapılması daha doğrudur.  Zira bu kişiler uzak bir kıyıda bulunan marinalardaki teknelerine özel araçlarıyla rahatlıkla gidebilirler. Diğer taraftan marinalarda tekne sahiplerinin tekneleri için gerekli malzemeleri satan dükkânlar bulunur. 
Son yıllarda kent içersine marinalar tesis edilmesi geleneği oluşturuldu. Bu durumda hem kıyılar halkın kullanımı dışına çıkmakta hem de kentin en değerli yerleri az sayıdaki kişilere hizmet etmektedir. Buralarda, kentin içi olduğu için tekne malzemesi satacak birkaç dükkân yerine AVM ve eğlence fonksiyonları taşıyan dükkânlar açılmaktadır. Dolayısıyla kentin en değerli yerleri toplumun çoğunluğunun kullanımına değil az sayıda insanın kullanımına açılmış oluyor.
Ayrıca kentin içinde bu anlamda tesis yapılacaksa daha çok burada yaşayan orta halli insanların küçük tekneleri için kirası düşük barınaklar yapmak daha anlamlıdır.

Fenerbahçe İstanbul’un en değerli kıyısıdır. Bu sahiller ise halka açılsa, eskisi gibi halkın kullanımı için ayrılsa sosyal devlet çok daha kamu yararı içeren bir hizmet yapmış olur.

1936 yılında Fenerbahçe’ye trenle gelen Atatürk’e buraya kendisi için bir köşk yapılması önerilmiş, buna karşılık Atatürk “Burası bir insan için çoktur, halk istifade etsin” demiştir.

Kıssadan hisse çıkaralım. 77 yıl önce Atatürk’ün halka kapatmadığı bu kıyıyı biz bugün halka kapatmayalım.
ARİF ATILGAN

23 Temmuz 2013 Salı


‘YELDEĞİRMENİ’NDEN ANIMSAMALAR

Yazan: Arif Atılgan

Geçtiğimiz günlerde Yeldeğirmeni’nin en eski esnafı Terzi Salamon Seviş’i kaybettik. Salamon elli yılı aşkın bir zamandır Yeldeğirmeni’nde zenaatını sürdürüyordu.

Bu acı olay bana büyüdüğüm semtin eski esnaflarını hatırlattı doğal olarak. Bakkal Albert, Lostra Salonu çalıştıran Jak Usta, bugünkü tanımıyla işportacı sayılacak olan Arnavut Dede, aslında avukat olan Bakkal Sabahattin, Kuru Kahveci Halil, Simitçi Fırıncı İhsan, Ekmek Fırıncısı Mehmet ve Ortağı, Bakkal Remzi ve Kardeşi Muzaffer, bacanak olan Mustafa ve Rıfat Ağabeyler’in Çamlıca Bakkaliyesi, Balıkçı Halit, Meyhaneci Halit, Nedim’in Kahvesi, bugün yaşayan en eski esnaf olan Muslukçu (Tesisatçı) Artin Usta, Sütçü Bulgar Ailesi, Berber Bekir, Buzcu Pire Mehmet, Hallaç (Yorgancı), Kundura Tamircisi Yusuf, Totocu Çetin, her gün aynı saatte evimizin önünden geçen Sokak Simitçisi, Kalaycı Niyazi, sokak satıcısı ama bugünkü tanımla seyyar satıcı olan Dondurmacı Abdullah, her sabah kapılarımızın altından gazetelerimizi atan Gazeteci Yılmaz, kısaca süb dediğimiz süpanglesiyle meşhur Florya Pastanesi, Tuhafiyeci Yani, kilolu hali ile amuda kalkıp dolaşabilen Manav Hasan Polo, içi dikenli sepetler içerisindeki cam damacanalarda Çamlıca Suyunu getiren Sucu, İbrahimağa’da yetiştirdiği sebzeleri atına yükleyip satan Zerzevatçı Ali, sesinden çok çıngırağı ile bilinen Yoğurtçu, herkesi tek tek tanıyan Postacı, o yıllarda taksi yerine kullanılan Faytonlar ve Faytoncular.

Her biri ile ilgili çeşitli anılar anlatılabilecek olan bu insanlar semtin ve semtlinin hem hizmetkarı hem de rengi olurlardı. Örneğin: Semtte hiç kimsede telefon yokken bile esnaf dükkanlarındaki sohbetlerle haberler en kısa zamanda tüm insanlara yayılabilirdi. Hele Fenerbahçe –Galatasaray maçlarından sonra mağlup taraf Fenerbahçe ise Galatasaraylı esnafın küçük bir tabut yapıp üzerini sarı lacivert renkli kağıtlarla kaplaması, Galatasaray mağlupsa bu sefer Fenerbahçeli esnafın üzeri sarı kırmızı kağıtlarla kaplı bir kovayı dükkanlarının önüne asmaları çocukluk anılarımdan hiç çıkmamaktadır.

Her evde bulunan en önemli eşya ise özellikle çorapların yamanmasında kullanılan tahta yumurtalar idi o zamanlar.

Renkli esnafları, mutlu insanları ile orta hallilerin yaşadığı dingin bir semtti Yeldeğirmeni. Bu dinginliğe ve mutluluğa sebep olan en önemli etkenlerden biride semtin binaları idi doğal olarak. Denize bakan yamaçlardaki Yahudilere ait yığma apartmanlar İstanbul’un ilk apartmanlarıdır diyebiliriz. Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı’na doğru olan üst düzlükte ise daha çok Türkler’e bunu yanında Ermeni ve Rumlar’a da ait olan iki katlı cumbalı ahşap veya ahşap üstü sıvalı evler bulunmaktaydı. Camisinden ezan, kilisesinden çan sesleri gelen, her kesimin dini günleri diğerleri tarafından saygı ile karşılanan dengeli ve sakin bir yaşam sürerdi o yıllarda Yeldeğirmeni’nde.

Bu gün az katlı binaları çoğunlukla kat karşılığı müteahhitlere gitmiş, ama yığma taş apartmanları kat karşılığı kazançlı olmadığı için olsa gerek günümüze kalabilmiştir. Kilisesi, sinagogu, camisi, okulları, hamamı, çeşmeleri ve apartmanları ile hala eski günlerini anımsatabilmektedir Yeldeğirmeni. Bu binalar aracılığı ile eskiler eski günleri düşlerine tekrar getirebilmektedirler.

Ben semtimin sokaklarında saatlerce dolaşıp yaşadığım günleri hayalimde canlandırmaktan büyük keyif alırım. Aslında o günleri yaşamayanlar da bu binalar vasıtasıyla yaşadıkları kentin geçmişini öğrenebilmektedirler. Şüphe yoktur ki benim gibi başka insanlarda yaşadıkları semte bu şekilde duygusal bakmaktadırlar.

Ancak Yeldeğirmeni’ne bir proje olarak bakanlar da olabilmektedir. Bu kişiler semtin tamamını yıkmayı ve daha yoğun olarak yeniden yapmayı düşünebilirler. Hatta ada ölçeğinde binalar yapıp eskilerin cephelerini bu büyük ölçekteki yenilerin önüne resmederek, hem yeni binalarda bu güne göre geniş hacimler elde etmeyi hem de cephelerde eskiyi yaşatmayı sağlamış olduklarını düşünebilirler. Bu arada semtte yaşayan insanlar yok sayılır, bir şekilde evlerini ellerinden çıkarmaları da sağlanabilir. Bu şekilde geçmişle hiçbir bağlantısı olmayan binaların oluştuğu ve burada hiçbir anısı olmayan insanların yaşadığı yeni bir yerleşim meydana getirebilirler. Sanki yabancıların her yaptığı doğru imiş gibi onlardan örnekler bularak içlerini de rahatlatabilirler. Ama eminim ki kendileri de kendilerine itiraf ederler ki, yapılan hafızasız bir yerleşim yaratmaktan başka bir şey değildir. Üstelik böyle bir proje yapmak çok kolaydır. Çünkü: Yapacağınız şey , her tarafı dümdüz ettikten sonra yeni bina yapmaktan başka bir şey değildir.

Halbuki esas yapılması gereken iş gerçekten zordur. Zira amaç hem insanı hem de binaları koruyabilmek olmalıdır. Bunun için ada bazında değil parsel bazında koruma anlayışını kabul etmek gerekmektedir. Her yeri yıkıp yeniden yapmak yerine , binaları tek tek ele alıp , mümkünse yıkmadan aslına uygun restore etmek düşünülmelidir. Yani yenileyerek koruma değil korunarak yenileme anlayışı ile hareket edilmelidir.

Yeldeğirmeni’nde büyümüş bir kişi olarak, eski tabirle, ödüm kopmaktadır yenilemecilerin bu semti de korumaya kalkmalarından.

Bazen Kentsel Dönüşüm yıkımlarında çalışan iş makinelerinde, o mahallede oturan insanların çalışmakta olduğu görülmektedir. Sanki 5366 Sayılı Yasa, bu kişilerin psikolojik rahatsızlığını mimarlara da yaşatmak için hazırlanmış diye düşünmemek elde değildir.

Şaka bir yana bu evlerin her taşında, tuğlasında, tahtasında, camında binlerce anı ve iz yapışmış kalmıştır. Bunların hepsini hurda, çöp yerine koyup süpürüvermek kolay bir şey değildir. İnsanın içini acıtır, acıtmalıdır.

Bu bahane ile belirtmekte yarar vardır ki, bir gün böyle bir amaç olur ise eğer uzak dursunlar Yeldeğirmeni’nden. Burada sadece h=5 kat kaldırılsın, semtimiz yavaş yavaş kendini onarır, kimse endişe etmesin.

İşte semtli, eski tabirle muhit çocuğu olmak böyle bir şey olsa gerek. Sevdiğiniz birini kaybetmek size semtinizle ilgili bu kadar çok şeyi anımsatıyor, düşündürüyor.

Yukarıdaki satırları 10 Temmuz 2008 tarihinde semtin eski bir esnafını kaybetmemiz dolayısıyla yazmıştım. O tarihte Tarlabaşı tarzı yenileme konuşulup tartışıldığı için bir mimarlık WEB Sitesinde yayınlanmış olan yazıda bu durum söz konusu edilmişti.

Günümüzde ise Yeldeğirmeni’nde bir canlandırma (kurtarma) projesi uygulanıyor. Prensip olarak böyle çalışmaları doğru bulmamama rağmen, yapılan bazı işleri zaman zaman eleştirdim, zaman zaman takdir ettim. Ama Kadıköy’ün günümüze kalmış eski eser tescilli en eski sinema binası olan Özen Sinemasının rölöve restitüsyon restorasyon projeleri onaylanmadan rastgele tadil edilmesi beni çok üzüyor. Üstelik sinemanın yanındaki yolu da içine katarak imar taşması yapılmakta.

Yürümeyi de yüzmeyi de Yeldeğirmeni’nde öğrenmiş bir kişi olarak elimden bir şey gelmemesi çok acı.

20 Temmuz 2013 Cumartesi


Kent Mektupları



KUŞDİLİ ÇAYIRI’NDAN ANIMSAMALAR
Arif Atılgan

Kuşdili Çayırı’nın Altıyol’dan gelen cadde tarafındaki sahada oynanan futbol maçlarının birinde Yeldeğirmeni ile Kuşdili karşılaşıyordu. Oldukça heyecanlı geçen müsabakada iki oyuncu kavgaya tutuşmuş, bir anda karışan sahaya Kadıköy’ün kabadayısı olan Cimbom İhsan girmiş, kavgacılara attığı birer tokatla ortalığı süt liman duruma sokmuştu.

1960’lı yıllardaki Kadıköy’de her semtin bir kabadayısı vardı, ancak tüm Kadıköy’ün kabadayısı olarak Cimbom İhsan kabul edilirdi. Kuşdili Sahası’nın yanındaki binalardan birinin altında kahvehanesi bulunan bu kişi sağlam yapılı, sert bakışlı ancak orta boylu bir insandı.

Futbol sahasının arkasındaki alan, Mahmut Baba Türbesi’ne kadar çayırlık ve koruluk bir sahaydı. Türbenin karşısında kömür deposu bulunur, daha geride ise eski yıllarda Kuşdili Sineması olarak kullanılmış olan hangarda Tramvay Deposu yer alırdı.

1960 lı Yıllarda Ağaçlık Haliyle Kuşdili Çayırı. İşaretli Bölge Futbol Sahası, Bayram Yeri, Sirk Alanı, Lunapark Olarak Kullanılmıştı.  

Kuşdili Çayırı, Kurbağalı Dere’nin taşma alanı olması sebebiyle bataklık bir zeminde oluşmuştu. Adını kuşbazların saka, iskete, florya gibi kuşlarına, Kurbağalı Dere’nin kurbağalarını dinleterek kanarya gibi ötmelerini sağlamaları olayından almıştı. 1900’lü yılların ilk yarısında burada Hamdi’nin Gazinosu, Fenerbahçe’nin Kulüp Lokali, Sinema, Kayıkhane gibi tesisler bulunmakta idi. Halk burada eğlenir, gezinir, birbirlerini görür, piknik yapardı.

Bugün tam ortasına bir alışveriş merkezi inşa edilerek geçmişi ile bütün bağlarının koparılması arzu edilen bu alan Paris’in Montmartre Tepesi gibi değerlendirilebilir.  

Burada eski futbol sahasının bulunduğu kısımda ressam, heykeltıraş gibi sanatçıların halkla bütünleştiği bir sanat pazarı oluşturulabilir. Diğer bölümleri ise park, rekreasyon alanı olarak ayrılabilir. Oluşturulacak olan sanat pazarının etkisiyle, etraftaki binaların altlarında sanat galerileri açılabilir. Halkla sıcak ilişki kurabilecek olan buradaki sanatçılar zamanla bir ‘Kuşdili Ekolü’ oluşturabilirler. Üstelik bu sanat hareketi, Caddebostan Sanat Galerisi’nde oluşmuş olan elit ressam ve heykeltıraşların çizgisine alternatif bir ekol olarak Kadıköy’e renk katabilir.

Bir üniversiteye tahsis edilmiş olan Caddebostan Sanat Galerisi’nde genelde bu okulun öğretim görevlileri sergi açabilmektedirler. Bu kişiler kesinlikle iyi bir ressam veya heykeltıraştırlar, ancak sanatçı sıfatını alabilmek oldukça tartışmalı bir konudur. Çünkü: Genel anlamda sanatçı bir yere bağımlı olmamalı, özgür olabilmeli ve halk tarafından sahiplenilmelidir.

Sonuç olarak, elitlere ait olan Caddebostan Sanat Galerisi ile halk sanatçılarına ait olan Kuşdili Çayırı Sanat Pazarı iki zıt ekol olarak Kadıköy’ün sanat hareketine büyük bir aktivite katabilir.

Bu yazdıklarım, Kuşdili Çayırı Alanı’nın alışveriş merkezi inşa edilerek ortadan kaldırılması önerisine karşı düşünülmüş bir öneridir. Üstelik bu öneride alan tarihi kimliği yok edilmeden korunmakta ve değerlendirilmektedir. Sadece semt pazarı yerine sanat pazarı düşünülmektedir. Vizyonu kültür ve sanat olan Kadıköy’ün böyle bir Kuşdili Çayırı’na ihtiyacı bulunmaktadır. Ayrıca 1960’lı yıllardaki çayırlık ve koruluk alan, park olarak değerlendirilerek yine eskisi gibi yeşil kalabilecektir. Burası, özellikle Acıbadem, Hasanpaşa gibi kara tarafında kalan semtlerdeki insanlarımız için önemli bir nefes alma yeri olabilecektir.

Bu önerinin alışveriş merkezi önerisinden en önemli farkı, ana fikir olarak sermayenin değil halkın kullanımının ön plana çıkarılmasıdır. Ayrıca adı da Salı Pazarı değil, Kuşdili Çayırı olacağı için tarihine de saygılı bir öneri olmaktadır. Doğal olarak bu önerinin projesi de diğerinden çok farklı bir anlayışla, siparişle değil yarışma ile elde edilmelidir.  

İşte öneri ve öneriye uygun proje elde etme yöntemi.

1900’lü yılların ilk yarısında bugün Halit Ağa Caddesi’ne dik gelen Bayram Yeri Sokağı etrafındaki boş alanda Bayram Yeri kurulurmuş. 1960’lı yıllarda ise Bayram Yeri, Kuşdili Çayırındaki futbol sahasının bulunduğu alana kurulurdu. Bayram Yerinde ip cambazları, asılarak kayılan teleferik, kiralık at, kayık salıncaklar, dönme dolap, halka atmacı, ruletçi, kaleye şut attırmacı, yiyecek-içecekçiler ve sihirbaz, tiyatro gibi gösteri çadırları bulunurdu.

Ben çadırların içindeki gösterileri merak ederdim. Bir gün Şahmeran’ın çadırına girmiştim. Bilindiği gibi efsanelerdeki Şahmeran, belden yukarısı kadın aşağısı yılan olan bir canlıydı ve doğal olarak o çadırın içersinde bulunması olanak dışı idi. Oradaki başarısız taklitte ise, kadın ile yapay yılan vücudunun eklenti yerleri belli olmasın diye, o bölgeleri tüllerle örtmüşlerdi. Daha çok çocukları etkileyebilen bu yaratığı, çadırın içerisinde kendisine bir metre mesafeden çekilmiş bir ipin dışından geçerek izleyebiliyor, isterseniz ona kendi geleceğiniz ile ilgili soru da sorabiliyordunuz.

Ben, hizasına geldiğimde öğrencilik hayatım boyunca merak ettiğim en önemli şeyi sormuştum: ‘Sınıfımı geçecek miyim?’. Şahmeran, tülün ardından gözlerimin içine bakarak, tıslayarak çıkarmaya gayret ettiği sesle bana cevap verdiğinde, ne gariptir ki hayatım boyunca unutamayacağım bir nasihati seslendirmişti: ‘Çalışırsan geçeceksin.’

O günden sonra yaşadığım elli yıla yakın sürede edindiğim hayat tecrübesi ile bugün o cümlenin başına ben de bir cümle ekleyebiliyorum: ‘İstersen çalışırsın.’

Kadıköylüler Kuşdili Çayırı’nın kendileri için düzenlenmesini önce isteyecekler, sonra bu konuda çalışacaklar, sonuçta kesinlikle başaracaklardır.
ARİF ATILGAN 2008 Arkitera




25 Haziran 2013 Salı



Mimarlara Mektuplarım


ÖZEN SİNEMASI

Arif Atılgan
Aşağıdaki satırlar aynı başlıkla 2007 yılında basılmış olan YELDEĞİRMENİ kitabımın 46. Sayfasında yer almaktadır:

  Kadıköy’de ilk sinema ve tiyatro gösterileri, Halid Ağa Caddesi’nin yanındaki Mısırlıoğlu ve Zamboğlu Bahçelerinde yapılmıştı. Dik yokuş olan Yavuztürk Caddesi’nden Halit Ağa Caddesi’ne çıkarken sol taraf Mısırlıoğlu adında bir Ermeni’ye aitti. Bu kişinin ölümünden sonra mirasçıları gelir elde etmek için bahçeyi sinema ve gazino işletmecilerine kiraya vermişti. Halid Ağa Caddesi ve Söğütlüçeşme Caddesi arasında kalan bu geniş alandaki Mısırlıoğlu Malikânesi’nin geniş mutfağı ve ahırı bir süre sinema olarak kullanılmıştı.

 Mısırlıoğlu’nun arazisinin hemen yanında bulunan bu günkü Bayramyeri Sokak’tan Altıyol’a kadar olan alan ise Zamboğlu isimli bir Rum bankere aitti. Bu alan da Zamboğlu’nun mirasçıları tarafından sinema ve gazino işletmecilerine kiraya verilmişti. Yazlık sinema olarak kullanılan bu alanda, daha sonraki yıllarda ise Bayramyeri kurulmaya başlanmıştı.
Kadıköy’de ilk sinema binası ise yine 1900 lü yılların başında inşa edilen Apollon Tiyatrosu’dur.1930 yılında Hale Sineması ismini alan bu binada 1920 de ilk Türk Kadın Tiyatro Sanatçısı Afife Jale sahneye çıkarılmış ve oyun sonunda arka kapıdan kaçırılmak zorunda kalınmıştı. Zira o yıllarda halk bu konuda tepkiliymiş. İlk ismi Febüs olan Apollon Tiyatrosu’nun binası 1961 yılında yıkılmış, yerine Reks Sineması inşa edilmiştir.
Apollon Tiyatrosu ile birlikte Kadıköy’de 2 sinema binası daha hizmet vermekteydi. Birisi Kuşdili Çayırı’nda bir müddet Tramvay Deposu, daha sonra İtfaiye Binası olarak kullanılan hangardaki Kuşdili Sineması, diğeri ise Yeldeğirmeni’nde Duatepe Sokağı’nın tren yoluna bitişik kenarındaki Yeldeğirmeni Sinemasıydı.

 Yeldeğirmeni Sineması Duatepe Sokak boyunca, geceleri ışıklı ampullerini yakarak semte renk verirdi. Her ne kadar kitaplarda “ahır gibi, hangardan bozma” benzetmeleri ile tarif edilse de Yeldeğirmeni Sineması, içinde balkonu ve locaları olan bir sinema binası idi.

  Kitaplar Yeldeğirmeni, Kuşdili ve Apollon (Hale) Sinemalarını Sroçkin isminde bir Rus Yahudi’sinin işlettiğini yazmaktadır. Sroçkin, tasarruf amacıyla tek film makarasını üç parçaya bölerek, bu üç sinemada matine saatlerini de ayarlayarak film oynatmaktaymış. Aralarda film makaralarını bir çocuk koşarak diğer sinemaya yetiştiriyor, ancak bu çocuk bazen sokakta oyuna dalıp geciktiğinde ise aralar uzayabiliyormuş. Ayrıca o zamanlarda Anadolu Yakası’na henüz elektrik gelmediği için, bu sinema elektriğini kendilerine ait bir dinamo ile elde ediyormuş. Diğer sinemalar gibi burada da bir motor dairesi bulunmaktaymış. Özellikle Sroçkin sinemayı devrettikten sonra motor ve dinamo eskimiş, gereken onarım yapılmamıştı. Bu sebepten sık sık motor arıza yapar filme ara verilirmiş. Böyle zamanlarda motor dairesinde çalışan genç ise fırsatı kaçırmaz, genellikle alamadığı haftalığını alabilmek için kapris yaparmış. Seyircilerin yalvarmaları ile alacağının bir kısmını tahsil eden bu delikanlı arızayı giderir, önce sinema aydınlanır, biraz sonra film tekrar oynamaya başlarmış.

  Daha sonra Özen Sineması adını alan Yeldeğirmeni Sineması 1970 li yıllara kadar semte hem hizmet hem de canlılık vermiştir. Zamanın en iyi ve en tercih edilen filmleri, sessiz film devrinden başlayarak, bu sinemada sinemaseverlere gösterilmiştir.

  Bir yıldır Yeldeğirmeni için bazı kurtarma-yenileme projelerinden, çalışmalarından bahsedildiğini duymaktayız. Bu tip çalışmalarda genellikle mülkler el değiştirir, bir tiyatro dekoru gibi sokaklara renkli taşlar döşenir, binalar güzelleştirilir ama o yerleşime bambaşka bir sosyal yapı, kültür ve fonksiyon yerleştirilir. Bu arada gözden kaçmış tescilsiz binalar ise bir anda yok edilir. Bildiğim kadarı ile Özen Sineması’nın da henüz tescili yoktur. Endişem bir gün bu sinemanın ortadan kaldırılıp yerine yeni bir apartman yapılma olasılığıdır.

 Özen Sineması bugün bir afiş-tabela atölyesi olarak kullanılmaktadır. Kuşdili’ndeki orijinalliğini kaybetmiş Tramvay Müzesi Binasını saymaz isek Özen Sineması Binası, Kadıköy’ün günümüze kalmış en eski sinema binasıdır. Halen içindeki balkonu bile yerinde duran bu bina küçük bir elden geçirme ile tekrar eski esas işlevine döndürülebilir.

 Benim çocukluğumda, diğer bütün semt sinemaları gibi Özen Sineması da zaman zaman semt insanlarının bazı şakalaşmalarına sahne olabilirdi. Örneğin: Semtin iki ünlü alkol bağımlısından biri olan Gazcı lakaplı İhsan’ı arkadaşları ikna ederek sinemaya götürürlerdi. Ancak ışıklar sönüp ortalık kararınca Gazcı’nın karanlıktan korkması ve bağırarak Sinema’dan kaçması onları eğlendirirdi.

 Ayrıca 1960 lı yıllarda Fenerbahçe Spor Kulübü’nün bazı Genel Kurullarının Özen Sineması’nda yapılması da bu sinema ile ilgili anılarım arasındadır.

  Ben Yeldeğirmeni’nde büyümüş, bu sinemada Tarzan, Ben-Hur, Susuz Yaz, Senede Bir Gün, Vurun Kahpeye gibi birçok ünlü filmi seyretmiş bir kişi olarak bu binanın tekrar sinema olmasını o kadar çok isterim ki…


   Özen Sinemasının Eski Görünüşü.

Mimarlara Mektup dergisinin Ocak 2010 sayısında da küçük bir eklenti ile yayınlanmış olan bu yazı ile Özen Sinemasını tanıtmak ama daha çok bu binanın günümüze kalmış Kadıköy’ün en eski sinema binası olduğunu vurgulamak istemiştim. O tarihte henüz tescili olmayan binanın daha sonraki serüvenini yazmak istiyorum.

Vakıflar Genel Müdürlüğü İstanbul 2. Bölge Müdürlüğünün mülkiyetinde olan binada 2010 yılının daha sonraki aylarında bazı inşaat faaliyetleri olduğunu görmüş ve o yıllarda başkanlığını yaptığım Mimarlar Odası Anadolu 1. Bölge Temsilciliği olarak 5 Nolu Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna başvuruda bulunmuştuk. Özel bir firmaya kiralandığını duyduğumuz binada tadilatlar yapılmaktaydı. Bu başvuruda hem inşaat faaliyetlerinin durdurulmasını hem de Özen Sinemasının korunması gereken kültür varlığı olarak tescil edilmesini talep etmiştik. Nitekim ilgili kurul taleplerimizi uygun görmüş hem inşaat faaliyetlerini durdurmuş hem de 26. 08. 2010/ 2753 Karar Tarih ve No su ile Özen Sinemasını tescil etmişti. Ancak bina kiracının yaptığı tadilatlı şekli ile kalmıştı.

 Özen Sinemasının 2010 Yılında Yapılan Tadilat Sonrası Görünüşü.

2013 yılında ise bu sefer tescil edilmiş olan binada tekrar inşaat işlemleri olduğu görülmüştür. Araştırıldığında bu sefer binanın başka bir şirkete kiralandığı öğrenilmiştir. Bina 5 Nolu Kurula rölöve- restitüsyon- restorasyon projelerini onaylatmaksızın yapılan tadilat çalışmaları ile yeni bir şekle bürünmüştür.

 Özen Sinemasının 2013 Yılında Yapılan Tadilat Sonrası Görünüşü

Diğer yandan TAK ( Tasarım Atölyesi Kadıköy) isimli bir atölyenin burada çalışmalara başladığını öğrenmekteyiz. Nitekim 04 Nisan 2013 tarihinde bu Atölyenin açılışı da yapılmıştır. İlgilenenler TAK’ın bileşenlerini ve Özen Sinemasındaki Vakıfların kiracısını araştırıp öğrenebilirler. Ben konuyla ilgileniyorum.  

Özen Sinemasının eski fotoğrafına ve Pervititch Haritalarındaki planlarına bakıldığında binanın demiryolu tarafındaki eklentisinin sonradan eklendiği belli olmaktadır. Ancak hem 2010 yılında bina tescilsiz iken hem de 2013 yılında bina tescilli iken bu eklenti yapının içersine alınmıştır. Ayrıca Kadıköy Belediyesinin WEB Sitesindeki planlarda bina ile demiryolu arasında sokak olduğu görülmektedir. Bu sokağın da henüz kamuya açılmadığı görülmektedir.

1937 Yılı Pervititch Haritası Ve 2013 Yılı İmar Paftasında Özen Sineması.

Özen Sineması Ok İşaretli Elektrik Direğinde Bitiyor, Sonraki Bölüm Yol Olarak Görünüyor.

Paris’in Montmartre mahallesinde 1800 lü yılların sonlarında yaşamış ünlü ressam Henri de Toulouse- Lautrec’in atölye olarak kullandığı evi de Özen Sineması gibi mimari değeri olmayan bir binadır. Hatta tarz olarak ikisi birbirine çok benzemektedir. Ancak Lautrec’in evini hiçbir özgüven eksikliğine kapılmadan aslı gibi korumuşlar ve müze yapmışlar.

 Montmartre’da Ressam Henri de Toulouse- Lautrec’in Evi.

Özen Sineması en üstte bulunan fotoğraftaki gibidir. Üstteki iki büyük ferforje, üzerlerine gelecek saçak ile altındaki film afişlerini korumak içindir. Giriş katının iki yanındaki küçük pencereler gişeler, üst katın ortasındaki yan yana iki küçük pencere ise makine dairesidir. Eski halini gösteren fotoğraf ile sokulan yeni hali arasında en ufak bir benzerlik yoktur. Ayrıca içersinde neler yapıldığını da bilememekteyiz. Bu sinema günümüzde küçük sinema salonlarının arandığı bir dönemde tekrar sinema haline getirilmelidir. Ayrıca tiyatrocuların salon aradığı bir zamanda tiyatro olarak ta kullanılabilinir.

Bugün Özen Sinemasına en yapılmaması gereken davranışta bulunulmaktadır. Bina boş bulunmuş bir mekân olarak değerlendirilmektedir. Aslında eskisi gibi sinema haline getirilip TAK olarak ta kullanılabilinir.

Vakıflar Genel Müdürlüğü sahip olduğu eski eserlerin değerlerini bilerek onların kullanılmalarını sağlamalıdır. Bu yazıyı yazmaktaki amacım Özen Sinemasının eski haline getirilmesi için kentine sahip çıkan tüm kişi ve kuruluşların konudan haberdar olmalarını sağlayabilmektir.

İnanıyorum ki Özen Sineması eski kimliğine kavuşturulacaktır.

ARİF ATILGAN MİMDAP MAYIS 2013

22 Haziran 2013 Cumartesi

Kent Mektupları



TAKSİM GEZİSİ ETKİNLİĞİ

Arif Atılgan
Son yıllarda İstanbul için çeşitli plan, projelerin gündeme getirildiği görülmektedir. Bu plan, projeler toplumda yoğun olarak tartışılmaktadır. Yapılan tartışmaların ana aksı İstanbul’da genel bir soylulaştırma operasyonu yapıldığı şeklindedir. Taksim Planı da bu anlamda değerlendirilmekte, insanlar özellikle Gezi Parkı üzerine inşa edilmesi düşünülen eski kışla binasına, yeşil alanın yok edileceği endişesiyle, karşı çıkmaktadırlar.
Taksim Gezi Parkı projesinin gerçekleşmemesi için yoğun eylemler yapılmaktadır. Yıllardır kent mücadelesine ‘herkes’in katılabilmesini sağlamak gerektiğini iddia etmişimdir. ‘Herkes’ den kastım her görüş ve düşünceden insanların oluşturduğu halktır.


Etkinlikte Halk.

1 Haziran 2013 cumartesi günü etkinliklere katılmak için ben de eşimle birlikte ‘herkes’ten biri olarak yola çıktım. Daha trende ‘herkes’i gördüm. Haydarpaşa’dan motorla karşıya geçerken de ‘herkes’le birlikte idik. Tünel ile İstiklal Caddesine çıkarken de, İstiklal Caddesinde Taksime doğru yürürken de hep ‘herkes’in içersinde idik. Halk kentine sahip çıkıyordu. Kentinde doğru bulmadığı bir planın gerçekleşmesini istemiyordu. Bunun için tavrını koyuyordu.

Tarif ettiğim insan topluluğunun hiçbiri oradaki kamu mallarına zarar verecek yapıda kişiler değildi. Ama yinede provakotörler tarafından bu zararlar gerçekleştirilmişti. İşte kolluk kuvvetleri kamu malınıkorurken aslında oraya iyi niyetle gelen kişileri de diğerlerinden korumayıbaşarabilmeliydiler. Kolluk kuvvetleri sadece kamu malını değil kamuyu yani halkı da korumak durumundadırlar. Kolluk kuvvetlerinin bu anlamda da eğitim almalarında yarar var diye düşünüyorum.














Mitinglerin Yeni Seyyar Satıcıları: Biber Gazı İçin Maskeci Ve Limoncu.

Aslında 1940 yılında Taksim Kışlasının yıkılmasıyanlıştı. Ancak o yıllarda yıkılması ne kadar yanlışsa bugün yenisinin yapılması da o kadar yanlıştır. Ayrıca rekonstrüksiyon projesi için gereken verilerden sadece birkaç fotoğrafı bulunmaktadır. Somut belgeler olmaksızın fotoğraflardan yararlanılarak hazırlanacak rekonstrüksiyon projesinin de sağlıklı bir sonuç vereceğini düşünmüyorum doğrusu.

Taksim Meydanında insan boyu yüksekliğinden Gezi Parkı tarafına bakılırsa, oraya yapılacak bir binanın meydanı ne kadar basacağıve sıkışık göstereceği belli olacaktır.

Fransız mimar Henry Prost’un 1937 yılında yaptığı İstanbul’un ilk Nazım Planında Taksim Gezisinden Maçka’ya ve Maçka’dan da Dolmabahçe’ye kadar uzanan, yaklaşık 30 Hektar büyüklüğünde, yeşil bir kuşak düşünülmüştü. Bu yeşil kuşak içersinde bugün şu binalar bulunmaktadır: İnönü Stadı (1947),İstanbul Radyoevi (1949), Hilton Oteli (1955), Divan Oteli (1956), Muhsin Ertuğrul Sahnesi (1970), Harbiye Orduevi (1974), Vakıflar Oteli ( Sheraton-Ceylan İntercontinental) (1975), Atatürk Kitaplığı (1981), Cemal Reşit Rey Konser Salonu (1989), Hyatt Regency Oteli (1994), Lütfü Kırdar Uluslar Arası Kongre Merkezi (1996), Gökkafes (1998), Pastör Hastanesi yerine konut binaları (2006) ve Maçka Parkı içersindeki çeşitli yapılaşmalar. Aslında bu“küçük” detay da tartışılmalıdır sanırım. Benim ütopyam Prost’un planındaki yeşil kuşağın tekrar hayata geçirilmesidir.
                                                                      



















1937 Yılındaki Prost’un Planındaki Yeşil Kuşak Ve Bu Yeşil Kuşağın Bugünkü Durumu.

Bu kadar olaydan sonra umarım Taksim Gezisine inşaat yapılmaz. Öte yandan yaşanan olaylar, Gezi Parkının insanlar tarafından tekrar fark edilmesini sağlamıştır. Kent parçalarına kullanılarak sahip çıkılır. Parkın etkinliğe kadar ki kötü kullanımı son bulmalı, halkımızın orayı daha çok benimsemesi sağlanmalıdır.
Gezi Parkı bu etkinlikte fonksiyonunu belli etmiştir. Taksim Gezisi, İstanbul’un Hyde Parkı olabilir. Serbest sanat etkinliklerinin gerçekleştirildiği, ‘herkes’in istediği konuları başkalarına duyurma olanağına sahip olduğu bir yeşil alan olarak düzenlenebilir.

Demokrasi, devamlı geliştirilmek durumunda olunan bir kavramdır.1992 yılında Rio De Jeneraio da yapılan, Birleşmiş Milletlerin Çevre ve Kalkınma Konferansındaki “Yeryüzü Zirvesi” toplantısında, kentler için “21. Yüzyılın Yerel Gündemi”oluşturulmuştur.’ Yerel Gündem 21’ adı verilen bu kavram, kalkınma ve çevre arasında denge kurulmasını hedefleyen ‘sürdürülebilir gelişme’ anlayışının yaşama geçirilmesine yönelik küresel bir eylem planıdır. Bu eylem planı ‘sürdürülebilir gelişme’ için halkın karar süreçlerine katılımını öngörmektedir. Yani seçenler seçtikleri kişilerin karar süreçlerine katılmak durumundadırlar. STK ları ortaklar olarak tanımlayan Yerel Gündem 21 kavramı, yerel yönetimleri halka en yakın yönetim kademesi olarak önemsemektedir. Yetkililer, kentlilerin kentleri ile ilgili karar süreçlerine katılmalarını sağlamak zorundadırlar. Ancak alınan kararlar evrensel bilim kurallarına uygun olmalıdırlar. Yani bilime aykırı veya yasa dışı bir karar, referandum yapılarak veya insanların duyarlı olduklarıiddiasıyla geçerli sayılamaz.

Ülkemizde, bu amaçları sağlayabilmek için belediyelerde Kent Konseyleri kurulmasıöngörülmüştür. 3/ 7/ 2005 tarihinde yayınlanan Belediyeler Kanununun 76. maddesi Kent Konseylerinin zorunluluğunu ortaya koymuş, 8/ 10/ 2006 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan Kent Konseyleri Yönetmeliği ise konuyu tarif etmiştir. Yani 2006 yılından itibaren Kent Konseyleri ile katılımcıdemokrasinin sağlanması düşünülmüştür. Ancak yönetmeliğin yetersizliğinden dolayı, birkaç tanesi hariç Kent Konseyleri pratikte bu amacısağlayamamışlardır. Halkın kent mücadelesi eylemlerine bu taraftan da bakmakta yarar vardır.
Taksim Gezi Parkı eylemcilerinin küçük bazıeksikliklerini de belirtmeliyim. Etkinlikler, ‘herkes’ ama esas olarak yirmi birinci yüzyılın gençleri tarafından yapılmıştır. Zaman zaman eylemlerle ilgili sözcülük yapan kişi veya ekiplerin bu özellikleri taşımaları gerekirdi sanırım.

Bu arada etkinliğin sosyolojik irdelemeleri yapılırken benim 1968 kuşağımla bugünün gençlerinin karşılaştırıldığınıokuyorum. Bu çeşit karşılaştırmaların kesinlikle sağlıklı olmadığınısöylemeliyim. Bizim zamanımızda teksir makinelerinde basılan bildiriler ile insanlarla iletişim sağlanıyordu. Şimdi ise facebook, twitter vs .deki mesajlar ile sağlanıyor.

Taksim Gezisi etkinlikleri uzun süre çeşitli yönleriyle ele alınarak tartışılacak ve incelenecek değerdedir.

ARİF ATILGAN  HAZİRAN 2013

14 Haziran 2013 Cuma



Yeldeğirmeni
AYRILIK ÇEŞMESİ SOKAĞI

Arif Atılgan 

Ayrılık Çeşmesi 1600 yılında yapılmış, 1638 yılında IV. Murad’ın Bağdat seferine çıkışından itibaren bilinen adıyla anılmaya başlanmıştır. Osmanlı padişahları bu çeşmenin başından Anadolu’ya sefere giderlermiş.

Hacı kafileleri Kâbe’ye gitmek için Ayrılık Çeşmesi önünde buluşurlar, buradan yola çıkarlarmış. Kâbe’ye hediyeler götüren askerî birlik olan Sürre Alayı da bu çeşmenin başında Hacı kafilesi ile birleşir onlarla birlikte yola devam edermiş.

Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı ise 1700’lü yılların sonlarından itibaren defin yapılan Müslüman-Türk Mezarlığıdır. Saray ileri gelenlerinin gömülü olduğu bu mezarlık, günümüze kalan mezar taşları ile ayrı bir değer taşımaktadır. Aslında Kızıltoprak’a kadar devam eden Karacaahmet Mezarlığının günümüze kalan uç kısmıdır.

Bir tarafında Ayrılık Çeşmesi Mezarlığı, diğer tarafında evler olan Ayrılık Çeşmesi Sokağı adını bu mezarlıktan almıştır. Mezarlık ta köşesindeki Ayrılık Çeşmesinden.. Evlerin arkasında ise tren yolu bulunmaktadır.

                                        Pervititch Planında Ayrılık Çeşmesi Sokağı

1800’lü yılların başında Yeldeğirmeni sokakları oluşmuş. Deniz kıyısından Ayrılık Çeşmesi Mezarlığına kadar.. 

1872 yılında demiryolu döşenirken sokakların en üstünün kesildiği belli oluyor. Alttan itibaren sayarsak Mühendis Sarı Ali Sokak, Düz Sokak, İskele Sokak ve Duatepe Sokaklarının Ayrılık Çeşmesi Sokak tarafında, karşılarına gelen hizalarda boşluklar vardır. Bunlar aşağıdan gelen sokakların devamı oluyor. Evlerin arasındaki 4 adet boşluğun sebebi budur.

Uzunhafız Sokağı üstünde köprü bulunmaktadır. Uzunhafız'dan sonra, sadece köşede ev vardır. Sokağın üst tarafı boştur. Sonraki zamanlarda boşluğa da evler yapılmış. Anlaşılıyor ki Uzunhafız Sokağı hizasına kadar olan evler Osmanlı’dan kalmadır.

Kırmızı Çizgiler 4 Sokağın karşısındaki Boşluklar. Mavi Çizgi Uzunhafız Sokak üzerindeki Köprü.

1918 yılında 1.Dünya Savaşı sonrası galip devletlerden İngilizler öteden beri ilgi duydukları Haydarpaşa Çayırı’na askerlerini konuşlandırmışlardı. Daha sonra Galata’daki evlerden kadınlar getirip Ayrılık Çeşmesi Sokağı’na yerleştirmişlerdi.

Bugün İstanbul’da bütün olarak eski dokusunu aynen koruyan ender sokaklardan olan Ayrılık Çeşmesi Sokağı 1920 li yıllarda bir süre genelev olarak kullanılmıştır. İşgalciler Avrupa ve Anadolu yakasında birer genelev açmışlardı. 

İşgal Kuvvetleri işgali Osmanlının başkentinde sadece fiziksel olarak değil psikolojik olarak ta hissettirmek istiyorlardı.

Burada çalışan kadınlar hafta sonları Kadıköy’de bulunan Hükümet Tabibliği’ne muayeneye giderlermiş. Hafta sonu dendiğinde bugünün Cumartesi, Pazar günlerinin yerine Perşembe, Cuma günlerini düşünmek gerekir. Zira o yıllarda hafta sonu tatili, dini tatil olan Cuma günü yapılmakta idi.

Muayeneye giden kadınlardan ekonomik durumu iyi olanlar faytonla, orta halliler düzgün giyinip yürüyerek Kadıköy’e inerlermiş. Ekonomik durumu kötü olanlar ise ayaklarındaki takunyalarıyla, üst baş perişan bir şekilde, gürültülü kavgalar ederek muayeneye giderlermiş. Daha çok Yeldeğirmeni’nin Haydarpaşa Çayırı tarafını tercih ederler ve Taşlıbayır Sokağı’nın altındaki demir çeşmenin başında oyalanıp birbirleri ve etraftakilerle kavga ederlermiş. Bu sebepten hafta sonları Yeldeğirmeni’ndeki evlere çevreden misafirler gelip, perde aralıklarından bu kadınları izlerlermiş.

Yine bir kavga sırasında oradan geçmekte olan trene taş atarak camlarını kırdıkları için derhal bu sokak boşaltılmış ve faaliyetlerine de son verilmiş. Büyük bir ihtimalle 1923 yılında işgalin son bulmasından sonra en kısa sürede bu iş bitirilmiş.

Sanırım insanlar sokağı şifreli veya espirili bir şekilde belli etmek için buraya Paris Mahallesi demişler. Sokak normal hale girdikten sonra, önündeki mezarlığın Yıldız Bakkal tarafında bulunan gecekondulara Paris Mahallesi denmeye başlanmış.

                                                     Ayrılık Çeşmesi Sokağı.

1950’li yıllarda, Ayrılık Çeşmesi Sokağının, imar paftalarına ‘Ağaçlandırılacak Alan’ olarak işlendiğini öğreniyoruz. Dolayısıyla sokağın Uzunhafız hizasından sonraki bölümünün 1940’lı yıllarda yapıldığı belli olmaktadır. Zira 1930’lu yılların Pervititch Haritalarında burada ev görünmüyor.


2007 yılında Marmaray Projesi nedeniyle sokağın alt tarafından 14 ev yıkılmıştı. Görülüyor ki sokak tamamıyla gözden çıkarılmaktadır. Hâlbuki Ayrılık Çeşmesi Sokağı İstanbul’da 100 yıldır dokusunu korumuş belki de tek sokaktır.

                                         2007 Yılında Yıkılan 14 Evin Molozları.      

                                         Planlarda Ağaçlandırılacak Saha yapılmış    

Venedik’in hemen karşısındaki Bruno Adasındaki evler de Ayrılık Çeşmesi Sokağındaki evlere benzemektedir. Ancak orada sadece sokağın değil bütün mahallenin olduğu gibi korunduğunu görmekteyiz.

                                                            Bruno Adası

Ayrılık Çeşmesi Sokağındaki evler Bruno Adasındaki evlerden çok daha ilginç ve kendilerine özeldir. Bu sokak yok olduğu takdirde İstanbul’dan bir iz daha yok olacak, kentin hafızası biraz daha küçülecektir. Umarım bu sokak bütünüyle tescil edilir ve koruma altına alınır.
ARİF ATILGAN YELDEĞİRMENİ KİTABI



27 Ekim 2009 Salı