30 Temmuz 2015 Perşembe

Kent Mektupları




ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ
Arif atılgan 

Taksim Meydanının Cumhuriyet sonrasında oluştuğu gözlerden kaçmamaktadır. Özellikle Cumhuriyet Anıtının açılışı bu durumu daha net bir şekilde belirginleştirmektedir.1928-1938 yılları arasında İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olan Muhittin Üstündağ kendi döneminde Fransız Mimar Henri Prost’a İstanbul Nazım Planını hazırlatmıştır.Henri Prost bu planda İstanbul’da 2 ana park tasarlamıştır. Bunlar, Tarihi Yarımadada arkeoloji parkı olarak 1 Nolu Park, Taksim-Maçka arasında yeşil alan olarak 2 Nolu Park olmaktadır. 2 nolu Parkın başlangıcı olan Taksim Gezisinin başında ise Taksim Meydanı düşünülmüştür. Prost, bu planın 15 Ekim 1937 tarihli raporunda Taksim Meydanında tiyatro, toplantı, konferans, sergi salonları olan bir yapı önermiştir. 5 Aralık 1938 tarihinde İstanbul Vali ve Belediye Başkanlığına atanan Dr Lütfü Kırdar da bu çalışmalara aynı hızla devam etmiştir. Lütfü Kırdar döneminde İl Genel Meclisinin aldığı kararla Taksim Meydanına bu fonksiyonları içeren Opera Binası, Harbiye’ye ise Açık hava Tiyatrosu inşasına karar verilmiştir. Opera binası için bir yarışma açılmış ancak kazanan proje uygulanmamıştır. Bu arada Temmuz 1946 tarihinde inşaatına başlanan Açıkhava Tiyatrosu Ağustos 1947 tarihinde faaliyete başlamıştır.

Opera Binasının projelerinin hazırlanması görevi Belediyenin mimarı olan Rüknettin Güney ile birlikte mimar Ferudun Kip’e verilir. Rüknettin Güney Maçkada İnönü Evi, Kadıköyde Halk Eğitim Merkezi, Harbiyede Konak Sineması, Beyoğlunda Evlendirme Dairesi gibi binaların müellifidir ve naif bir mimari anlayışı vardır. Ancak İdare, Taksim’e devletin gücünü gösteren anıtsal bir yapı istemektedir. Bu açıdan,  Rüknettin Güney’in çalışmalarına Ferudun Kip ortak edilerek, istenen tarzda bir mimari proje çıkmasının sağlanmasının düşünüldüğü sanılmaktadır. Ferudun Kip, Doğan Erginbaş ve İsmail Utkular ile birlikte 1954-1960 yılları arasında inşa edilmiş olan Çanakkale Abidesinin tasarımını yapan ekibin içersinde yer almıştır.  

                                                               Opera Binası Maketi

Rüknettin Güney ve Ferudun Kip’in birlikte çalışmaları ile hazırladıkları projedeki bina, daha çok Ankara’daki Cumhuriyet sonrası yapılmış olan kamu binalarına benzemektedir. Projede önerilen binanın İstanbul’daki benzeri olarak ise Doğan Erginbaş, İsmail Utkular ve Ömer Güneyin 1939-1947 yılları arasında gerçekleştirdikleri,1949 yılında resmen açılışı yapılmış olan Radyo Evi Binası gösterilebilir. Gerçekten idarenin istediği şekilde ağır bir mimari tarzda olan Opera Binası projesinin uygulamasına 29 Mayıs 1946 tarihinde İstanbul’un Fethinin kutlandığı bir günde temel atılarak başlanmıştır. Amaç, İstanbul’un Fethinin 500. yıldönümü olan 29 Mayıs1953 tarihinde Opera Binasının açılışını yapmak idi. Ancak bu tarihte özellikle mali sıkıntılar sebebi ile yapının kaba inşaatının bir bölümü bitirilebilmiştir. İstanbul Belediyesi kendi mali olanaklarının bu inşaatı gerçekleştirmeye yetmeyeceğinin farkına varmıştı. Bu sebepten Bina 15 Temmuz 1953 tarihinde 6165 sayılı kanunla Maliye Bakanlığına devredilmiştir. Bu arada İktidar değişmiş, Rüknettin Güney Belediyedeki görevinden ayrılmıştır. Yeni İktidar yapının projelerinin Dünyadaki gelişmelere göre yeniden gözden geçirilmesini düşünmektedir.


                                                                 Opera Binası Cephesi

Opera Binası İnşaatı (Saçak Köşesinde Girinti ve Cephe Betonlarında Pencere Çıkıntıları Var)

1956 yılında Rüknettin Güney ve Ferudun Kip tarafından bir tadilat projesi hazırlanarak idareye teslim edilmiştir. Ancak bu arada inşaatın sorumluluğunu üzerine alan Bayındırlık Bakanlığı, bu iş için kendi bünyesinde bir proje bürosu oluşturmuş, başına da mimar Hayati Tabanlıoğlu’nu getirmiştir. Bu ekibin hazırladığı tadilat projesi ile inşaata devam edilmiştir. Opera Binasının açılışı 12 Nisan 1969 tarihinde Aida Operası ve Çeşmebaşı Balesi galası ile yapılmıştır. Yeni binada eskisine göre bazı değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Özellikle bir önceki projede bulunan dört köşesindeki girintiler ve cephesindeki pencereler kaldırılmıştır. Yeni binanın köşeleri girintisiz, Meydana bakan cephesi komple cam yapılmış, camın üzeri ise alüminyum elemanlarla hareketlendirilmiştir Açılışa dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay katılmıştır. İstanbul Kültür Sarayı adıyla açılan bina ertesi yıl 27 Kasım 1970 tarihinde Cadı Kazanı oyunu oynanırken çıkan bir yangın sonucu tekrar faaliyet dışı kalmıştır. Bu yangında Topkapı Sarayından getirilen bazı değerli eserlerinde yandığı veya zarar gördüğü söylenmektedir. Yeniden onarılan bina 6 Ekim 1978 tarihinde bu sefer Atatürk Kültür Merkezi adıyla faaliyetine başlamıştır. Bu yenileme sırasında da mimar Hayati Tabanlıoğlu Bayındırlık Bakanlığı adına görev yapmıştır. 

                                                 Opera Binası Büyük Salon Planı

AKM 27691 m2 lik bir arsada, 14821 m2 ye oturmakta ve 52000 m2 inşaat alanına sahip bulunmaktadır. İçersinde 1500 kişilik Büyük Salon, 750 kişilik Konser Salonu, 350 kişilik Stüdyo Salonu, 350 kişilik Çocuk Tiyatrosu, Şehir Galerisi, 400 kişilik Lokanta ve ayrıca Hizmet Mekânlarının (hazırlık atölyeleri, dekor ve kostüm depoları, prova ve bale salonları vs ile 650 arabalık açık ve kapalı otopark) bulunacağı düşünülmüştür. Ancak bugünkü binada 1300 kişilik Büyük Salon, 500 kişilik, 250 kişilik, 200 kişilik Salonlar, Sanat Galerisi ve idari birimler bulunmaktadır. 

                                                             Atatürk Kültür Merkezi 

AKM nin faaliyetine 2000 li yıllarda son verilmiş, 2005 yılında yıkılması düşünülmüş, STK ların baskısıyla 2007 yılında 1. Gurup Kültür Varlığı olarak tescil edilmiştir. Bugün restore edilerek faaliyete geçeceği günü beklemektedir. AKM nin tarihinde yukarıda adı geçen mimarların dışında zaman zaman fikirlerine başvurulan yerli ve yabancı mimarlar yer almaktadır. Diğer taraftan da İstanbul Belediyesi ve Bayındırlık Bakanlığı olarak iki kamu kurumu bulunmaktadır.

AKM’nin, önerildiği 1937 yılından bugüne 75, inşaatına başlandığı 1946 yılından bugüne ise 66 yıllık öyküsü bu şekildedir. Bina, bu kadar yıl içersinde 25-30 yıl faaliyette kalabilmiştir.


Ben, ilkokula başladığım yıllardan üniversiteyi bitirdiğim yıllara kadar bütün öğrencilik hayatım boyunca bu binanın inşaatını izledim. Açılışından hemen sonra merakla ilk gittiğimde hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Belki de abartılı anlatımlardan dolayı, binadan mimari tarzda çok şey beklediğim için böyle olmuş olabilir. AKM yi kullanan İstanbullulardanım. Büyük Salonda çeşitli gösteriler, yandan girilen salonda film izledim. Gümüşsuyu tarafındaki kapıdan çıkılan en üst kattaki sergi salonunda çeşitli sergilere katıldım. Sergi salonuna her çıktığımda, buraya kafe yapılsa daha yararlı olacağı duygusuna kapıldığımı da ifade etmeliyim.


Bana göre Kültür Merkezi, içersinde sinema, tiyatro, konser, gösteri, sergi vs salonları, kütüphaneler, STK ların toplanabilecekleri mekânlar, çeşitli sanat, salon sporları vs anlamında kursların verilebildiği bölümler bulunan bir bütünlükte olmalıdır.


AKM, 75 yıllık öyküsü ve içersinde kültürün dışında hiçbir fonksiyonun bulunmaması ile korunmayı fazlasıyla hak etmektedir. Ancak 1956 yılında Opera Binasının İnşaatıyla ilgilenen teknik heyetin raporu incelendiğinde, binanın taşıyıcı sisteminin bugünün yönetmelik şartlarına uygun hale getirilmesi için fazlaca gayret sarf edilmesi gerektiği belli olmaktadır Yıkılıp aslına uygun olarak yeniden inşa edilmesinin ise prosedürle ilgili sorunlar çıkarıp çıkarmayacağı belli değildir.


Ancak sonuç olarak, AKM nin bir şekilde yukarıdaki öyküsü ile birlikte orada yaşayabilmesinin sağlanmasının gerekli olduğu kabul edilmelidir.
ARİF ATILGAN NİSAN 2012

25 Temmuz 2015 Cumartesi

TAZICILAR OCAĞI
Arif Atılgan

Tazı hızlı koşan bir köpek cinsi olarak bilinmektedir. Ancak Osmanlı zamanında hızlı koşan soylu bir Arap atı cinsine esb-i tazı denilmektedir. Şimdiki Selimiye Kışlasının Haydarpaşa tarafında eski Kavak Sarayının bahçe duvarının devam ettiği Üsküdar-Kısıklı yolunun ayrım noktasına Duvar Dibi ismi verilmiş. Duvar Dibinin Haydarpaşa tarafı Kavak Sarayının ahır vs tesislerinin alanı olarak değerlendirilmiş.

Selimiye’deki Baytar Okulunun önündeki Tıbbiye Caddesi ile Orduevi Otoparkı üzerinde, Osmanlı zamanında Tazıcılar Ocağının bulunduğunu öğreniyoruz. Burada tazı atlarının ahırları ve görevlileri yer almaktadır. Tazıcılar Ocağının bağlı olduğu merkez şimdiki Doğancılar Parkı mevkiinde bulunan Ocak olup bunların kayıtları Bostancı Ocağında tutulurmuş. Tazıcılar Ocağının kurucusu Kanuni Sultan Süleyman’dır. Bu binaların 1838 yılında Abdülmecid tarafından yeniden yapıldıkları anlaşılmaktadır. Bugün Selimiye Stadının alt tarafındaki Astsubay Orduevinin bulunduğu yerde Tazıcılar Ocağı Mescidi bulunmakta imiş. Tazıcılar Ocağının ortasında Tazıcılar Çeşmesi yer almaktadır. Çeşme kare planlı hazneli (depolu) meydan çeşmesidir. Dört tarafında yalakları bulunup oradan hayvanların su içmeleri sağlanırmış.

                                                                 Tazıcılar Çeşmesi

Tazıcılar Ocağının Üsküdar tarafında 1812 tarihli Nevnihal Hatun Namazgâhı bulunmaktadır. Orduevinin kapısının iç tarafında 1869 yılında ölmüş olan Hasip Paşanın Namazgâhlı Çeşmesi bulunmakta. Tazıcılar Ocağının Karacaahmet Mezarlığına doğru üst tarafında 2. Abdülhamid zamanında 1891 yılında yaptırılan Baytar Okulu bulunmaktadır.

                                                                Hasip Paşa Çeşmesi

Tazıcılar Çeşmesinden denize doğru, denize yakın bir alanda Zağarcılar Ocağı bulunmaktaymış. Zağar da bilindiği gibi hızlı koşan bir cins av köpeğinin adıdır. Zağarcılar Ocağının yakınına 1640 lı yılların başlarında, Darüsaade Ağası (Kızlar ağası) İbrahim Ağanın adını taşıyan mescid inşa edilmiştir. Daha sonra kendi haline bırakıldığı için harap olan bu mescidin adı Harap Mescid olarak bilinir. Mescidin karşısındaki alanda ise 1654 tarihli yine namazgâhlı Müsahip Hazinedar Ali Ağa Çeşmesi bulunmaktadır.

Kanuni zamanında kurulmuş olan bu ocaklar yeniçeri ocaklarında oldukça önemli mevkilerdir.

                                                 Müsahip Hazinedar Ali Ağa Çeşmesi

Şimdiki Tıbbiye Caddesi yolu 1950 yılında yapılırken yolda kalan Tazıcılar Ocağı binaları yıkılmış. Bu binaların büyük kapısı üzerinde bulunan kitabeler Tazıcılar Çeşmesi üzerine yerleştirilmiştir. Kitabenin üzerindeki Abdülmecid’in tuğrası sonradan kazınmıştır. Birinci kitabeden binaları 1838 yılında Abdülmecid’in yaptırdığını anlıyoruz. İkinci kitabeden de onarım işini 1891 yılında 2.Abdülhamidin yaptırdığını anlıyoruz.
1. Kitabe:
Kitabenin aslı:                                                                    Kitabenin tercümesi:            
Semenderan-ı semt-i nusret olsun ömr-ı sermedle /Yardımlar olsun uzun ömürle güzel atlara                            
                                                                                            hükmeden

Cihanın şahı Han Abdülmesid ma’deled peyra         /Adalet peşinde giden cihan padişahı Abdülmecid    
                                                                                           Han         
Süreydi esb-i tazi-i sehasın hatime elbet                   /Elbet sonuna kadar süreydi varlığı tazı atının  
Olup ahırına sayis iderdi culvden istinga                   /İhtiyaç sahibi olmazdı ahırına seyis olan

Nasıl bir dizgin itdiyse bu esb-i tund-i gerdüne        /Bu sert tabiatlı atı nasıl yönettiyse
Harunluktan ani da kurtarub ram eyledi hala           /Tembellikten huysuzluktan kurtarıp kendisine 
                                                                                        boyun eğdirdi                                                                    
Bu nev ahuri inşa etdi ferman-ı humayuni                /
Suvar-ı hassa-i şahanesi esbabına valla                        /

Bu müstahkem bina bu şekl-i dilkeş  tarz-ı müstesna/ Hayvanlar için yapılan bu müstesna bina hem 
                                                                                               gönül çeken biçimi                                                                 
Mahallinde yapıldı hem behahim dil feza oldi            /Hem de yerli yerinde çok güzel ve iç açıcı oldu

Bu istabl-ı metini yapdı şah Abdülmecid ala              /Bu sağlam ahırı şanı yüce padişah Abdülmecid          
                                                                                             Han yaptı                                                                                    
Bu tarihi lebiba askeriye eyledim müjde                    /Bu tarihi akıllı askere müjdeledim                 

1259/1838
El-Müznigür-Raci Yesari-Zade Mustafa İzzet            /Allah’ın Gufranına Sığınan Günah Sahibi
Gafferallahu Zunubihima                                               Yaserizade Mustafa İzzet 



2. Kitabe:
Kitabenin aslı:                                                                  Kitabenin tercümesi:       
Bu istabli zeman-ı şevketinde eyledi te’sis              /Azamet devrinde bu ahırı tesis etti
Anan-ı tab feza-yı feyz-i   rahmethane-i cennet     /Cennet gibi feyzevinin bulut tabiatlı gökyüzünü

Temaşa eyleyüb tarihini yazdı kuli muhtar              /Seyredip tarihini yazdı kuli muhtar
Harab olmuşdi tecdidi’tdi hakan-ı kerem mu’tad  /Cömertlik adeti olan hakan harap bu yeri yeniden
                                                                                         onardı
Mukaddes valid-i sultan hamid padişah ecdad       /Ecdadı ve babası mukaddes padişah olan sultan
                                                                                        Hamid
Bu istabli hamid han eyledi i’mar ve esb-i abad     /Bu ahırı Hamid Han imar ve bayındır etti

1309                                                                                /1891
Muhammed Nazif Gafaralehü                                     Merhamet üzerine olsun Muhammed Nazif    

Günümüzde Tazıcılar Meydan Çeşmesi (Eski), Müsahip Hazinedar Ali Ağa Çeşmesi (1654), Nevnihal Hatun Namazgâhı (1812),  Hasip Paşa Çeşmesi (1869 Öncesi) ve Baytar Okulu (1891) yerlerinde durmaktadır.

Tazıcılar Ocağı binası veya binaları, Tazıcılar Ocağı Mescidi,  Zağarcılar Ocağı binası veya binaları, Harap Mescid (1640) ise günümüze kalamamışlardır.

Anlaşıldığına göre kabaca şimdiki Kavak İskele Cad, D100 ve Karacaahmet Mezarlığı arasında kalan üçgen alan Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren Kavak Sarayının avda kullanılan Tazı atları ve Zağar köpekleri için ayrılmış.

Arazi Planı (X ile İşaretlenenler Tahmin Edilen Yerlerdir). 1-Kavak Sarayı,2-Sarayın Bahçesinin Alt Duvarı,3-Tazıcılar Ocağı,4-Tazıcılar Mescidi,5-Tazıcılar Çeşmesi,6-Zağarcılar Ocağı,7-Harap Mescid,8-Müsahip Ali Ağa Çeşmesi,9-Nevnihal Hatun Namazgâhı,10-Hasip Paşa Çeşmesi,11-Baytar Okulu

Eldeki bilgileri toparladığımızda Kanuni zamanında mezarlık tarafında atların ahırlarını da içeren Tazıcılar Ocağı binaları, ardından Tazıcılar Çeşmesi yaptırılmış. Şimdiki astsubay orduevinin bulunduğu alanda Tazıcılar Mescidi inşa edilmiş. Sonraki yıllarda Alanın denize yakın bölümünde köpeklerin barakalarını da içeren Zağarcılar Ocağı binaları yapılmış. Daha sonra:
1640 lı yıllarda aşağıdaki Zağarcılar Ocağı yakınında Darüssaade Ağası İbrahim Ağa tarafından İbrahim Ağa Mescidi veya diğer adıyla Harap Mescid inşa edilmiş,
1654 yılında Zağarcılar Ocağı yakınına namazgâhlı Hazinedar Musahip Ali Ağa tarafından Musahip Hazinedar Ali Ağa Çeşmesi yapılmış,
1812 yılında Tazıcılar Ocağı yanına belli ki ihtiyaçtan dolayı Nevnihal Hatun Namazgâhı yapılmış,
1845 yılında Müsahip Hazinedar Ali Ağa Çeşmesi Abdülmecid tarafından onarılmış,
1838 yılında Tazıcılar Ocağı Binaları Abdülmecid tarafından yeniden yapılmış,
1860 lı yıllarda, Tazıcılar ocağı yakınında 1869 yılında ölen Hasip Paşa tarafından Hasip Paşa Çeşmesi yapılmış,
1891 yılında buradaki hayvanların tedavisi için 2. Abdülhamid tarafından Baytar Okulu yapılmış,
1891 yılında Tazıcılar Ocağı Binaları 2. Abdülhamid tarafından onarılmış,
1905 yılında Hasip Paşa Çeşmesi Paşanın oğlu Zeki Bey tarafından onarılmış,
1950 yılında Tıbbiye Caddesinin geçmesi sebebiyle Tazıcılar Ocağı Binaları yıkılmıştır.

Kitaplarda Tazıcılar Ocağının Yol Sebebiyle Yıkıldığı Yazıyor. Ancak 1937 Tarihli Fotoğrafta Yola Pek Zararı Olmadığı Görünüyor.

Anlaşıldığı kadarıyla 1551 yılında Kanuni zamanında Kavak Sarayı yapıldıktan sonra Tazıcılar Ocağı, Mescidi ve Çeşmesi yapılmış. Ocaktaki insanlar için mescid, insanlar ve hayvanlar için çeşmenin gerekliliği dolayısıyla bu üçlünün bir tesis oluşturduğunu anlıyoruz. Deniz tarafında Zağarcılar Ocağının yanındaki İbrahimağa (Harap) Mescidi ve Müsahip Ali Ağa Çeşmesi 1640 lı ve 1650 li yıllarda yapılmış. Bu bilgiden hareketle Zağarcılar Ocağının da o yıllarda yapıldığını düşünebiliriz. Yani alanda zağar köpekleri tazı atlarından yaklaşık yüz yıl sonra bakılmaya başlanmış.

1812 yılında Nevnihal Hatun Namazgâhının yapılması çevrenin kalabalıklaştığını gösteriyor. 1860 yılında ihtiyaç duyulduğu için Hasip Paşa Çeşmesinin yapıldığını, Çeşme yapıldıktan sonra Tazıcılar Çeşmesinin sadece hayvanlar için kullanıldığını düşünebiliriz.

Tazıcılar Ocağı 1838 yılında Abdülmecid tarafından yenilenmiş. 1891 yılında ise gerek Ocaklardaki tazı ve zağarların gerekse Selimiye Kışlasındaki diğer hayvanların bakım-tedavisi için Baytar Okulu yapılmış.

Selimiye’de Astsubay Orduevinin bulunduğu bölge olan mezarlıktan denize kadar uzanan alanın Osmanlı zamanında Sarayın avda kullanılan at ve köpekleri için ayrıldığını bilelim istedim.
ARİF ATILGAN Temmuz 2015. 

23 Temmuz 2015 Perşembe

Kent Mektupları



TAKSİM (İNÖNÜ) GEZİ PARKI
Arif Atılgan

1928-1938 yılları arasında İstanbul’un hem Valisi hem de Belediye Başkanı olan Muhittin Üstündağ İstanbul’u planlı hale sokmak istemiş ve Fransız mimar Henri Prost’u İstanbul’a davet etmişti. İstanbul’a gelen Henri Prost’un hazırladığı 1937 tarihli İstanbul Nazım Planında iki büyük Park önerilmektedir. Bunlardan biri Tarihi Yarımadada Arkeloji Parkı olarak 1 Nolu Park, diğeri ise Taksim-Maçka arasında yeşil alan olarak 2 Nolu Park olmaktadır.

2 No lu Park Taksim Meydanından başlamakta, Harbiye, Maçka ve Dolmabahçe’ye kadar uzanan yaklaşık 30 Hektar büyüklüğünde bir alanı kaplamaktadır. 5 Aralık1938 tarihinde İstanbul Valiliği ve Belediye Bakanlığına atanan Dr Lütfü Kırdar da aynı çalışmalara devam etmiş, 1939-1942 yılları arasında çizimleri bitirilen projenin uygulamasını gerçekleştirmiştir. Lütfü Kırdar, İnönü adıyla anılan Gezi Parkının uygulamasını 1943 yılında bitirmiş ve açılışını kendisi yapmıştır.

                                                 Taksim Gezi Parkı     (Kırıcıoğlu Arşivi)

Gezi Parkının gezinti bölgesi Taksim-Harbiye arasındaki 1500 MT lik kısım idi. Bu parkın başlangıç yeri Taksim Meydanının bulunduğu alandı. Parkın başlangıç noktasına cumhuriyetin ikinci adamı İsmet İnönü’nün heykelinin dikilmesi planlanmıştı. Heykelden Vakıflar Oteli (Sheraton-Ceylan İntercontinental) ne kadar olan kısım düzenlenmiş, daha sonrası ise yürüyüş alanı olarak bırakılmıştı. Maçka- Dolmabahçe aralığı ise ağaçlık alan olarak kalmıştı. Aslında Plana iyi bakıldığında Maçka ve Gümüşsuyu yükseltilerinin arasında kalan, Harbiye’den Dolmabahçe’ye inen vadinin tamamının yeşil alan olarak düşünüldüğü görülecektir. Belli ki Prost bu vadiyi ilerde kent kalabalıklaşsa da insanlara temiz hava aldıracak bir alan olarak düşünmüştü.

Tarif edilen vadiye baktığımızda planın paftalara çizildiği 1939 yılında bu alanda şu binalar bulunmakta idi: Taksim Kışlası (1780), Taşkışla (1846-1852), Dolmabahçe Gazhanesi (1853-1856), Harbiye (1864), Pastör Hastanesi (1896) ve Dolmabahçe Sarayı Ahırları.

2 No lu Plana uygun düzenleme yapılırken, yerine park yapılmak üzere,  önce 1940 yılında Taksim Kışlası yıkılmıştı. Diğer yandan planla ilgili olarak Taksim Belediye Gazinosu (1940) ve Açıkhava Tiyatrosu (1947) inşa edilmiş idi. İsmet İnönü’nün heykelinin ise 1940 lı yıllarda kaidesi hazırlanmış, ancak 1950 yılından sonra siyasi nedenlerle heykel kaidesinin üzerine konmamıştı. O yıllardan sonra da alanın adı Taksim Gezisi olarak anılmaya başlanmıştı. Heykel 1982 yılında İsmet İnönü’nün Maçka’daki evinin karşısındaki parkın ortasına konmuştu.
  
                                2 No lu Park Alanı                                       (Kırıcıoğlu Arşivi) 

Yukarıda tarif edilen vadide bugün şu binalar da bulunmaktadır:
Dolmabahçe Sarayı Ahırlarının yerine İnönü Stadı (1947), İstanbul Radyoevi (1949), Spor Ve Sergi Sarayı (1949) ve daha sonra Lütfü Kırdar Uluslar Arası Kongre Merkezi (1996), Hilton Oteli (1955), Divan Oteli (1956), Muhsin Ertuğrul Sahnesi (1970), Harbiye Orduevi (1974),  Taksim Belediye Gazinosu yerine Vakıflar Oteli (Sheraton-Ceylan İntercontinental) (1975), Atatürk Kitaplığı (1981), Cemal Reşit Rey Konser Salonu (1989), Hyatt Regency Oteli (1994), Gökkafes (1998),  Pastör Hastanesi yerine Konut Binaları (2006), ve Maçka Parkı içersindeki çeşitli yapılaşmalar.

Mimarlık camiası bu yapıların bazılarına sempatiyle, bazılarına ise antipatiyle bakmaktadır. Ancak onları gerçekleştiren mimarların bazılarının önemli isimler olduğunu belirtmekte yarar vardır sanırım.

                                              2 No lu Parkın Bugünkü Havadan Görünümü

1960 lı yılların ikinci yarısında mimarlık eğitimim sırasında topografya dersimizde, o yıllarda boş olan Taşkışla binasının alt tarafındaki arazinin haritasını çıkarmıştık. Bu arazi İnönü Stadının otoparkına kadar doğal bir şekilde iniyordu ve bugün üzerinden geçen yol henüz inşa edilmemişti. Bugünkü Gökkafes’in bulunduğu alanın civarında ise metruk sayılabilecek iki katlı ahşap bir ev vardı. Bana göre İstanbul’un en güzel manzaralı evi olan bu binada daha sonraki yıllarda Lalezar Gazinosu adında bir eğlence mekânı faaliyet göstermişti. Maçka Parkının içerisi ise tamamen vahşi ormanlık alan gibiydi. Maçka’dan Taşlık’a doğru inen yokuşun Parka bakan kısmında oluşturulmuş balkon şeklindeki teraslarda bulunan banklarda oturmak büyük keyifti. Bugün bu teraslardan, merdivenlerle aşağıdaki parkın içersinde bulunan çeşitli eğlence yerlerine inilmektedir.

Taksim-Harbiye arasındaki Gezi alanının içersinde bugüne kalmış tek boş alanın, Gezi Parkının planlandığı yıllarda oradaki tek dolu alan olan Taksim Kışlasının bulunduğu yer olduğu görülmektedir. Yıkılmış kışlayı tekrar inşa ederek bu alanı da doldurmanın doğru bir tarafı yoktur. Aslında bütün vadiye yapılmış olan, yukarıda sayılan çok sayıdaki binalara rağmen burasının yine de yeşil kaldığı tespit edilebilmektedir. Sadece Gezi Parkının değil, Vadinin tamamının bu haliyle bile korunabilmesi yine de kazançtır diye düşünüyorum.
ARİF ATILGAN MİMDAP NİSAN 2012


21 Temmuz 2015 Salı

Kent Mektupları



MALTEPE’DE SAHİL DOLDURULUYOR
Arif Atılgan

Aşağıdaki satırlar 2004 yılının Ocak ayına ait Mimarlara Mektup dergisinde ‘Çifte Havuzlarda Büyük Kulüp Marinası’ başlıklı yazımdan alıntıdır. Buraya aldığım bölümde Büyük Kulüp ile ilgili kısımlar çıkarılmış, nokta nokta gösterilmiştir:

1970'1i yıllar köyden kente göçün çoğalması ile dikkatleri çekmiştir. Taşı toprağı altın olarak nitelendirilen İstanbul, bu göçten en fazla nasiplenen kentimiz olmuştur. 1960'h yılların sonuna kadar bir milyonu geçmeyen İstanbul nüfusu, 1970'1i yılların ortalarında 1,5-2 milyona doğru sıçrayınca akla gelmeyen birçok sorun ortaya çıkmıştı. Bu sorunlardan bir tanesi de plajların halka yetmemeye başlamasıdır.

İnsanlar, denize girmek için özellikle hafta sonları kent dışına çıkıyordu. Her tarafı deniz olan kentte halk, denizi, iskele kenarlarından görebilir hale gelmişti.

Halkı denize kavuşturmak için Anadolu yakasının Kadıköy-Tuzla arası doldurularak kilometrelerce uzunlukta bir sahil şeridi elde etmek düşünüldü. Burada piknik ve park alanları, yürüyüş yolları, balık tutma terasları, denize girilecek kıyılar, halkın sahip olabileceği küçük tekneler için tekne barınakları oluşturulacaktı.

Doğaldır ki, böyle bir amaçla da olsa denizin doldurulmasının kentimiz için çok önemli riskleri vardı Aşağıda sıraladığım bu riskler göze alındı ve maalesef hepsi de oluştu.

1. Doğa katledilecekti, edildi: Bu amaç için doldurulan molozun çamuru, Marmara Denizi'nin büyük bir bölümünü etkiledi. Denizin dibini kaplayan bu tabaka, eskiden ıstakoz tutulabilen bu denizde yıllarca balık bile çıkmamasına sebep oldu.

2. Coğrafya yok edilecekti, edildi: Bu kıyılarda, bugün bile kara tarafına bakıldığında fark edilebilecek küçük koylar, burunlar vardı. Bunların hepsi yok olduğu gibi sahil adeta cetvelle çizilmiş bir şekle sokuldu. Ayrıca İstanbul'un tek falez kıyı örneği olan Moda ve Salacak kıyılarında artık bu görüntü hissedilemez hale geldi.

3. Yalılar yok olacaktı, yok oldu: Yalı, parselinin en az bir cephesi denizle sınır olan yapılara denir. Bu yapıların önü toprakla doldurulunca hepsi bir anda bahçeli eve dönüştü. Dolayısıyla İstanbul'un olmazsa olmaz özelliklerinden biri olan yalılar, yok edilmiş oldu.
İstanbul için Haliç, Boğaz, Ayasofya vb ne derece önemliyse, yalılar da o derece önemlidir. Yalıların yok olması, bu değerlerin yok olması kadar önemli bir olaydır.

4. Bu dolgu alanı başka yerlere kötü örnek olacaktı, oldu: Başta İstanbul’un diğer kıyıları olmak üzere Türkiye’nin hemen her yerinde bu tip çalışmalar yapıldı.

Tüm bu risklere karşın milyonu bulan bir insan kitlesi, denizle buluşturulmak isteniyordu. İstanbul’da doğup denizi görmeyen insanlar oluşuyor, İstanbullu denizden kopmaya başlıyordu. İşte doğruluğu yanlışlığı bugün bile tartışılabilecek bu amaç için bütün riskler göze alınıp sahilin doldurulmasına karar verildi ve 1980 li yıllarda işe başlandı.

20 yılı aşkın bir süredir sahilde dolgu, kazı, düzenleme, künk döşeme gibi birçok inşaat faaliyeti devam etti. Bugün artık işler derlenip toparlanıyor. Ayrıca bu sahilde kanalizasyon atıkları için bir arıtma tesisi yapıldı ve kanallar bu tesise bağlandı. Her ne kadar fiziksel arıtma yapacak olan bu tesis ‘kimyasal arıtma yapsa daha iyi olurdu’ diye eleştirilse de önümüzdeki yıl deniz eskisi gibi pis ve kokulu olmayacaktır. Artık önümüzdeki yaz halkımız bu sahili kullanabilecektir.

İşte tam bizler bu alanı kullanmayı hayal ederken, buralar bazı etkin kurum ve kişilere tahsis edilmeye başlanmış.
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………
……………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Ancak görülüyor ki halkımız kendi için yapılan bu sahillere sahip çıkmazsa, yakın bir gelecekte çeşitli tahsislerle deniz kıyısı kapanacaktır. Yani denizle İstanbulluların arasında yine bir duvar örülmüş olacaktır.

İstanbul halkı, bu konuda önce bilgilenmeli sonra bilinçlenmelidir. Gerek STK ları ile kurum olarak, gerekse kendileri birey olarak sahillerine sahip çıkmalı, yasal ortamda yapılabilecek her şeyi yapmalıdırlar. 

Bu yazıdan alıntı yapmamın sebebi, bu sıralarda Küçükyalı-Maltepe arasındaki 2500mt uzunluğundaki sahil bandının denize doğru 400mt daha doldurulmaya başlanmasıdır. Sanki yetkililer 2004 yılında yazdıklarımı haklı çıkarmaya çalışmaktadırlar. Gazete haberlerinden öğrendiğim bu rakamlara göre hesap yapıldığında, yeni doldurulan kısım 1 Milyon m2 lik bir alan olacaktır. Şu sıralarda anroşman çalışması, yani doldurulacak alanın çevresinin kayalarla doldurulması işleri yapılmaktadır. Yaklaşık bir yıl sürecek bu çalışmadan sonra da ortadaki boş alanın toprakla doldurulmasının yapılacağı belli olmaktadır. Bu suretle elde edilecek alan planlarda gösterildiği şekilde tesisleşecektir. Bu tesisler kafeteryalar, restoranlar, lunaparklar, binicilik kulübü, yelken kulübü vs olacakmış. Ancak resimdeki uzun dalgakırandan anlaşıldığı kadarıyla, sanki esas amaç buraya bir marina yapmak gibi görünmektedir.


Sahil dolgu alanı bir süredir gerçekten oraların sahibi olan halkımız tarafından kullanılmakta idi. Ancak bu arada onlar için donla denize giriyorlar, mangal yapıyorlar gibi olumsuz propagandaların yapıldığı da dikkatleri çekmekteydi. Sanki bu şekilde halkın sahil dolgu alanına layık olmadığı anlamında kamuoyu yaratılıyordu. Hâlbuki insanlar mayo giymeyi de, etrafa zarar vermeden mangal yapmayı da kısa zamanda öğrenmişlerdi.

Ülkemiz ilginç bir dönem yaşamaktadır. Bu dönemde vapur ve otobüs renkleri için halk oylaması yapılmaktadır. Ancak halkın yaşamını birinci derecede ilgilendirecek büyük projeleri, insanlar inşaata başlandığında öğrenebilmektedirler.

Akıllara estikçe denizler doldurularak çok değerli alanlar elde etmenin son derece yanlış olduğunu bilebilmek gerekir. Bu çalışma bittiğinde, daha önceki dolgu alanı ile birlikte deniz 500-600mt doldurulmuş olacaktır. Bu anlayış devam ettiği takdirde bir süre sonra Adalarla Anakara birleşecektir. Ayrıca buralara yapılacak tesisleri gerçekten halk kullanabilecek midir? En önemlisi ise bu sahil bandı yıllarca inşaat alanına dönecek, bu süre içersinde hiçbir şekilde insanlar burayı kullanamayacaklardır. Zaten bugün saç levhalarla yolun deniz tarafı kapatılmış ve şantiyeler kurulmuş durumdadır.

Ülkemizde sıra dışı olan her şey önce halk için gerçekleştirildiği söylenerek yapılmaktadır. Ancak daha sonra halkın elinden alınıp üst düzey ekonomik durumda olanlara kullandırılmakta, halk kendi için yapılmış olan yerlerin yanına bile yaklaşamamaktadır. Bu şüpheciliğe sebep olarak Fenerbahçe yarımadasına bakılabilir. Orası aslında tamamen halkın kullanacağı sahil iken şimdi halk büyük bir kısmından denizi bile görememektedir.

Bir süredir özellikle kentsel dönüşüm projeleri ile İstanbul’da soylulaştırma operasyonu yapıldığı belli idi. Görülüyor ki sahiller de bu operasyonun içersine alınmaktadırlar.
ARİF ATILGAN ARKİTERA NİSAN 2012








Kent Mektupları



KÖPRÜ, TÜNEL, VİYADÜKLER ÜCRETLİ OLACAK (GATS ANLAŞMALARI)
Arif Atılgan

          Başlıktaki haberin konusu, bana 2003 yılında yazdığım bir yazımı anımsattı. O yıl, gündemde olan üç kanun tasarısı ile ilgili fikirlerimi açıklarken konuya değişik açıdan bakmıştım.  Aşağıdaki satırlar, 7 Temmuz 2003 tarihli Akşam Gazetesinde ‘GATS Anlaşmaları’ başlığı ile yayınlanan yazımdır.
            Son günlerde 3 yasa tasarısı kamuoyunda tartışılmaktadır.Bunlar 'Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı','Merkezi İdare ile Mahalli İdareler arasında görev,yetki ve kaynak paylaşımı ile hizmet ilişkilerinin esasları hakkında kanun tasarısı','Yerel Yönetimler Reform Taslağı' dır.
            Bu yasa tasarılarının ortak ana fikri, küçültülmüş merkezi idareyi kamu idaresi, genişletilmiş yerel yönetimleri ise şirket gibi kabul etmek şeklindedir.
            Bütün bu yasaların hazırlanmasının sebebi 1994 yılında imzalanan GATS anlaşmalarıdır.
            GATS nedir?
            1994 yılında Dünya Ticaret Örgütü kurulmuştur. Bu örgüte üye ülkelerin aralarında DTÖ şemsiyesi altında 3 ana anlaşma yapılmıştır:
            1-GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması)
            2-TRİPS (Patent ve Telif Hakları Anlaşması)
            3-AOA   (Tarım Ticareti Anlaşması)
            Bunlardan GATS anlaşması ülkeler arasında karşılıklı hizmet alışverişlerini tarif eder.
            Türkiye 1994 yılında GATS anlaşmalarını imzalamıştır. Ancak bu anlaşmaların yayınlanması 1999 yılında olabilmiştir. Belli ki bu anlaşmalar imzalandığında doğru dürüst kamuoyu tartışması açılmamış, belki imzalayanlar da ne olduğunu tam olarak algılayamamıştır.
            GATS ‘ın ana prensibi her hizmetin piyasalaşmasıdır. Yani bu anlaşmaya göre kamu hizmeti yoktur, Sosyal Devlet olmamalıdır.
            GATS’ a göre, kamu idaresi kamu hizmeti yapabilir. Ancak aynı hizmeti özel şirketler de yapıyorsa, kamu idaresi o işi özel şirketin yaptığı bedelle yapabilmek durumundadır.
            Örneğin: Kamu idaresi hastanelerde sağlık hizmeti verebilir. Ancak aynı sağlık hizmeti özel hastanelerde özel sektör tarafından da veriliyorsa, kamu idaresi o hizmeti özel hastane ücreti ile yapmak zorundadır. Kamu hizmeti adı altında ucuz veya ücretsiz yapamaz.
            Veya Kamu İdaresi okullarda eğitim hizmeti verebilir. Ancak aynı eğitim hizmeti özel okullarda özel sektör tarafından da veriliyorsa, kamu idaresi o hizmeti özel okulların ücreti ile yapmak zorundadır. Kamu hizmeti adı altında ucuz veya ücretsiz yapamaz.
            Yani tüm kamu hizmetleri, özel sektörün fiyatları ile yapılabilecektir. Bundan sonra devlet tarifi de değişecektir. Sosyal Devlet kavramı ortadan kalkacaktır. Kamu hizmeti adı altında halka Sosyal Devletin ucuz veya ücretsiz herhangi bir hizmeti olamayacaktır.
            Ayrıca, yine bu anlaşmaya göre tüm hizmetler yabancılar tarafından da yapılabilecektir. Gelen yabancı sermayeye en az yerliler kadar koruma yapılması zorunludur.
            GATS anlaşmaları içinde “salkımlama” diye bir model vardır. Salkımlama modeline göre, yapılan bir hizmetin kendisi GATS içinde değilse bile içindeki diğer GATS’ a ait hizmetler dolayısıyla o da GATS içinde kabul edilir.
            Örneğin turizm işi GATS içinde değil varsayalım. Ama turizm, içinde yer alan ulaşım, elektrik, su, vs... gibi hizmetlerden dolayı GATS’ a sokulabilir.
            Veya tarım işinde ekininizi kendiniz tüketebilirsiniz. Ancak çarşıya götürüp satamazsınız. Zira çarşıya götürünceye kadar işin içine nakliye, akaryakıt, vs... girmektedir. Bunlar GATS ‘a dâhil ise ürününüzü uluslararası fiyatla satabilirsiniz.
            GATS anlaşması 1994 yılında imzalanmış ve 10 yıllık uyum sürecinden sonra kesin yürürlüğe girmesi kabul edilmiştir. Yani 2004 sonu itibari ile bu anlaşma şartları ülkemizde uygulanacaktır. Bu kadar önemli anlaşmalar kamuoyunda hiç tartışılmamakta, bilgilendirme yapılmamaktadır.
            GATS dan çıkmak için bu anlaşmayı imzalayan 147 ülkeden diğer 146 ülkenin, sizin çıkmanız sebebiyle uğrayacakları zararı tazmin etmeniz gerekmektedir.
            Lütfen, toplumun her kesimi çıkarılan yasalara, medyadaki haberlere bu anlaşmaları göz önüne alarak baksın.
            GATS anlaşmaları herkes tarafından öğrenilsin. DTÖ ‘ye ait anlaşmalar bol bol tartışılsın.
            Bu bilinçle yerel yönetimler yasası incelensin. Yerel yönetimlerin alacağı şekil, merkezi idareye verilen rol tartışılsın.
            Ulusları ortadan kaldırıp dünyayı bir köy gibi yönetmek isteyen güçler bu tip anlaşmalarla amaçlarına ulaşmak istemektedirler. Ayrıca Matrix gibi filmlerle de dünyayı tek bir ulus şeklinde kafalara sokmakta, ulusları yok saymaktadırlar.
            Bu anlaşmalarla ummadıkları kadar hızlı ve kolay ilerlemektedirler. Zira DTÖ’ nün eski başkanlarından biri bile “bu anlaşmalara imza atanlar neye imza attıklarının farkında değiller” diyebilmiştir.
            Siyasettekiler ve medyadakiler bu konulardan uzak görünüyorlar. Görünen o ki bu konulara girmiyorlar veya önemsemiyorlar.
            Eğer gerçekten girmemişlerse, girsinler, araştırsınlar ve toplumda bol bol tartışma ortamı yaratarak halkımızı bilgilendirsinler.
           Bugünlerde gündeme gelen ‘Otoyollardan sonra çevreyollarında da ücretli geçiş dönemi başlıyor. Yeni karara göre otoyol veya erişme kontrolünün uygulandığı karayollarında güzergâhın tamamının yanı sıra çevreyolu, bağlantı yolu, köprü, tünel ve viyadüklerde de ayrı ayrı geçiş ücreti uygulanabilecek.’haberi üzerine, 2003 yılında yayınlanmış yukarıdaki yazımı tekrarlamak ihtiyacını duyduğumu belirtmek istiyorum.
           Aslında uzun süredir GATS ın etkileri belirgin bir şekilde belli olmakta idi. Özel hastane ve okulların bolca hizmete girmesi bu durumun toplumu en etkin şekilde ilgilendiren tarafıdır. Zira sosyal devletin en önemli kamu hizmeti sağlık ve eğitimdir. İnsanların giderek özel okul ve hastanelerin eline teslim edilmesinde işin bu tarafı hiç konu edilmemektedir. Aksine insanlarda yoğun bir şekilde özellere karşı sempati duyulmasını sağlayan kamuoyu yaratılmaktadır. Artık hiç kimsenin aklına sosyal devletin kamu hizmeti gibi bir görevi olduğu gelmemektedir.
            Bir süredir belediyeler sokaklarda otopark parası toplamakta, insanlar kendi kapılarının önüne arabalarını park edememek durumu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Ulaşım özelleşmekte, hatta bazı kuruluşlar kendilerine özel değişken ücret tarifesi bile uygulayabilmektedirler.
            Tarım şirazesinden çıkmış bir durumdadır. Yabancı tohumlara mecbur kalınması gerçekleşmiş, maalesef köylümüzün atalarından gördüğü geleneksel tarımın tohumları tamamen yok olmuştur. Geleneksel tohumlardan evinin kıyısında köşesinde saklamış olanlar, bu tohumları yakınlarının evliliklerinde düğün hediyesi olarak değerlendirmektedirler. Meralar yapılaşmaya açılmış, hayvancılık fabrikalaşmış, uzmanlar sütlerde süt olmadığını açıklamaktadırlar. Öte yandan artık köylüler pazara ürettikleri sebze meyveleri satmaya değil, aksine onları satın almaya gider olmuşlardır.
            Halkın kullandığı sokak çeşmeleri yok edilmiş, insanların dışında hayvanlar bile suyu parasız tüketemez olmuşlardır. Haberleşme paket tarifelerle aylık abone parası ödenir hale sokulmuş, kullandığın kadar ödemek dönemi tamamen unutulmuştur.
            İnşaat sektörüne hiç girmiyorum. Ama yakında marketlerde hazır tip projelerin satılma dönemi başlarsa şaşırmayalım.
           Örnekler vererek yazıyı uzatmak istemiyorum. Ancak GATS, hangi iktidar olursa olsun uygulanmak durumundadır. Belki de bundan sonra başarılı iktidar olmanın göstergesi Ülkemizi GATS ortamının dışına çıkarabilmekle belirlenecektir.
ARİF ATILGAN MAYIS 2012


20 Temmuz 2015 Pazartesi


Kent Mektupları



SARAÇLAR ÇEŞMESİ
Arif Atılgan
Karacaahmet Mezarlığı ile ilgili araştırma yaparken Mezarlığın 14 mevkiinden birinin Saraçlar Çeşmesi Mevkii olduğunu tespit etmiştim. Tarihi Mezarlık Kızıltoprak’a kadar devam edermiş.. Saraçlar Çeşmesi bölümü, İbrahimağa Camii çevresi ile Ayrılık Çeşmesi arasında kalan alanmış.

1776 yılında Saraçlar Kâtibi Abdullah Efendi burada namazgâhlı bir çeşme yaptırmış. Çeşme ve çevre Saraçlar adıyla anılmış.

                               Leonardo De Mango’nun ‘Haydarpaşa’ Tablosu (1897)

Taş ve tuğladan yapılan çeşmenin ayna taşında hem musluk hem de kitabe bulunmaktadır. Ayna taşının arkası çeşmenin haznesidir. Haznenin üzerindeki set namazgâh olarak kullanılmıştır. Çeşmenin altındaki yalağın her iki yanında hayvanların su içmesi için geniş yalaklar varmış. Yakındaki pınarlardan gelen su devamlı akmaktaymış.

Kitabesinin sözleri Şekercizade Seyyid Feyzullah Sermed’e aittir.

Habbeza nüzhet-feza-yı kıt’a-i huld-i berin
Kim nazir olmaz ana sahn-ı feza-yı gülistan

Sahibü’l hayr itdi icra iki ma-i müstefad
Nuş eden bir kâsesin bulur hayat-ı cavidan

İstirahat itmeğe bi-tab olan züvvar içün
Doğrusu muhtac idi bir böyle tarha bu mekân

İsteyen alsun vuzü’ kılsun namaz itsün du’a
Eylesin tahsil-i gufran-ı Hüda-yı müste’an

Sermeda tarihin işrab et ataş-ı ümmete
Suffa-i nadide “aynan fiha tecriyan”
1190 (1776)

                                                 Ayna Taşında Kitabe ve Musluk

Sonraki yıllarda namazgahın bulunduğu set üzerinde bir kır kahvesi yapılmış.. Üsküdarlı ressam Hoca Ali Rıza çeşmenin tablosunu yapmış. Tarihçi Süheyl Ünver bu tablodan bahsetmekte ve kendisinin de çeşmenin başındaki kahvehanede 1915-1920 yıllarında Tıp Fakültesine giderken ders çalıştığını ifade etmektedir. Ayrıca yine o yıllarda Çeşmenin yalağından taşan sulardan meydana gelen doğal havuzda kazların ördeklerin yüzdüğü yazılmaktadır. Saraçlar Çeşmesi yakınında yaşamış olan yazar Hicran Göze, Kadıköylü Yıllarım adlı kitabında buradaki anılarından bahsetmiştir.

Hoca Ali Rıza’nın ‘Haydarpaşa’da Saraçlar kahvesi Ve Çeşmesi’ Tablosu (1930 Öncesi)  

1956 yılında yapılan yol çalışmaları sırasında çeşme ve kır kahvesi tamamen molozların altında kalmış, yok olmuştur.

  Eski Planda Çeşmenin Yeri

İbrahimağa’dan Karacaahmet Türbesine doğru giden, Osmanlının Sürre Alayının kullandığı Tören Yolu da bu çeşmeden dolayı Saraçlar Caddesi olarak anılmıştır. Günümüzdeki adıyla Dr Eyüp Aksoy Caddesinin deniz tarafında Sadrazam Halil Hamid Paşanın mezarının olduğu sofa bulunmaktadır. Halil Hamid Paşanın iki mezarı vardır. 1. Abdülhamid zamanında reformlara imza atan Halil Hamid Paşayı çekemeyen diğer devlet ileri gelenleri kendisi hakkında söylentiler çıkararak idamının gerçekleşmesini sağlamışlardır. 1785 de Bozcaada’da idam edilen sadrazamın vücudu Adaya, başı ise İstanbul’da Karacaahmet Mezarlığına gömülmüştür.

Çeşmenin Bugünkü Uydu Görüntüsünde Yeri. Mavi Çizgi Seyit Ahmet Deresinin halen görünen kısmı                                                      

1950 li, 1960 lı yıllarda Ayrılık Çeşmesi Mezarlığının arkasındaki yol molozlarla kaplı, kullanılmayan bir durumda idi. Ayrılık Çeşmesi de yarısına kadar molozların içersinde idi. İbrahimağa Camiinin köşesindeki çeşmenin yalağından İbrahimağa Çayırında otlayan koyunlar su içerlerdi. Çevrede kurbağa sesleri eksik olmazdı. Şimdiki AVM nin bulunduğu alan ise yoldan birkaç metre çukurda kalan, ortasında bostan kuyusu olan zerzevat tarlası idi. 

Saraçlar Çeşmesi Kadıköy’ün yok olan tarihi değerlerinden biridir.
ARİF ATILGAN HAZİRAN 2012 

Not:2020'de yeniden düzenlenmiştir.